TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

Atilla Nesipoglu l 14 Haziran 2013 0 Yorum



Metin&Kemal Kahraman kardeşlerin Adını Deniz Koydum şarkısındaki şiirde söyledikleri gibi aslında olanlar: “Düştük yola güzel şeyler bulmak umuduyla.”

Ne hükümeti düşürmek ne iktidara yürümekti fikrimiz ne de Amerikan emperyalizmini yıkmak. Her sesimizi yükselttiğimizde boğazımıza basanların karşısına çıkmaktı hedef.

Aradığımız o güzel şeyleri de Gezi Parkı’nda bulduğumuzdan da ayrılamadık oradan. İşten, okuldan, evden çıkıp gittik sırf bu yüzden. Duyan geldi, gören yerleşti. Gezi Parkı’nda kurulan ütopyanın güzelliği giden herkesi uyandırdı. Birlikte yaşamak gerçekten mümkün. Bu kadar rengin bu kadar çeşit fikrin bir arada olması o kadar etkileyiciydi ki insanlar tüm baskıya rağmen geri adım atmadılar.

Kimse diğerine gidiyoruz demedi, gidiyor muyuz diye sordu. Yanındakinin siyasi fikrini merak etmedi. Irkını, dinini değil sadece nerede olduğunu öğrenmek istedi. İyi misin en çok kullanılan cümle oldu direniş boyunca, arkadaşına dostuna değil, sağındakine solundakine tanımadıklarına sordu.

Ne ben beni buldum kendimde ne de kendim beni buldu bende; birbirimizi bulduk Gezi Parkı’nda. Her geçen gün bizi yalnızlaştırmaya çalışanlara rağmen yalnız olmadığımızı gördük. Şimdi her önceki günden daha da güçlüyüz.

Bundan sonra ne olacak?
Buradayız! Önce bunu iyi sindirmek gerek. Kayıplarımızı unutmadan kazanımlarımızın altını çizmeliyiz. Ve altını çizmeliyiz ki artık bizden korkuyorlar. Bilmeliyiz ki ülkeyi yöneten mecliste temsil edilmiyoruz. Direnişin her gününde bunu daha da iyi gördük. Bu noktadan sonra AKP’nin CHP’den, BDP’nin MHP’den farkı yok. Birine karşı diğerine oy vermek anlamsız çünkü hiçbirinin bizi anlama ihtimali yok.

Verilen mücadele boyunca her sıkıntıdan kurtulmamızı sağlayan, en kötü anda yüzümüzün gülmesini mümkün kılan zekânıza güveniyorum. Direniş boyunca en büyük korkum, bu açığa çıkan enerjinin boşa gitmesiydi. Bundan sonraki en büyük hedefim de gitmemesi yönünde olacak.

Şiirle başladık şarkı ile bitirelim. “Duyuyor musun sesi, işte bu halkın öfkesi. Olmayacak hiçbir zaman bir başkasının kölesi. Sanki kalp atışları karışıyor davullara yürüyoruz gururla yeni bir yarına sen de gel katıl bize…”


Direnişin ilk gününden bu yana elinizdeki flamaları parti bayraklarını bırakın dememizin nedeni apolitik olma kaygısı değildi aslında. Biz barikatın arkasındayız, bundan sonrası size kalmış. Siyasi söylemlerinizi bir kenara bırakıp bize katılın, bizi içinize çekmeyi denemeyin. Barikatın arkasında size de yer var. Bundan öncesini değil bundan sonrasını birlikte kurmak isteyen herkese yer var…

Kemal Mardin l 5 Haziran 2013 0 Yorum


Bu listeyi dün hazırlayacaktım ama iyimser bir umut haline kapıldığımdan vazgeçmiştim. Dün gece gördük ki polis henüz huzura katkı sağlamaya niyetli değil ve özellikle Anadolu'da sert müdahalelere devam ediyor. Polis terörüyle nerede ve nasıl karşılaşabileceğimiz hala belirsiz. Bu yüzden de dikkatli olmaya ve tedbiri elden bırakmamaya ihtiyaç var. Aşağıdaki liste, bugüne kadar yaşadıklarımdan çıkardığım notlardan oluşuyor. Eksik veya atladığım noktalar olabilir. Hatırlatırsanız onları da eklerim. Özellikle barikatlara ilk kez yaklaşacak olanların okumasını tavsiye ederim.

----

Dışarıya, akşam eve dönemeyecek gibi çıkın. Ertesi gün de sizi idare edecek kadar kıyafet sırt çantanızda bulunsun.

Kıyafet dışında, çantanızda mutlaka şunları bulundurun: Maske, gözlük, solüsyon (Rennie, Talcid veya Gaviscon artı su), bol peçete, ıslak mendil, şarj cihazı, eldiven, atkı veya şal, baret, makul miktarda yiyecek ve su.

Gaz maskesinde ucuza kaçmayın. Paranızın yettiği kadarıyla en iyisini alın.

Sade, kollarınızı ve bacaklarınızı kapatan kıyafetler giyin.

Direniş noktalarına varana kadar kendinizi belli etmeyin.

Yanınızda bozuk para bulundurun.

Arkadaş grubunuzla birlikte hareket edin, yalnız dolaşmayın.

Direniş noktalarına yakın oturan arkadaşlarınızla irtibatta olun. Gece onlara sığınabileceğinizi önceden haber verin.

Evden dolu şarjla çıkın. Cep açık ve kim aramış servislerinizi aktive edin.

Gideceğiniz noktaya en uygun varış güzergahını belirlemek için en son tweet’leri kontrol edin. Ezbere iş yapmayın.

Güvenmediğiniz kişilerin tweet’lerine asla inanmayın, yaymayın.

Direniş noktalarına vardığınızda hemen alanı kontrol edin. Barikatları ve kaçış yollarını inceleyin. Polisin saldırabileceği noktaları hesaplayın. Kapısı açık apartmanları tespit edin.

Barikat kurarken ucuz kahramanlık kovalamayın, kendinizi sakatlamayın. Ağır yükleri kaldıracağınız zaman çevrenizden yardım isteyin.

Barikatlara ikili gruplar halinde yaklaşın. Arkadaşınızla yan yana değil, önlü arkalı durun. Arkada duran kişiyseniz gözünüzü arkadaşınızdan ayırmayın, gaz atıldığında hemen yanına gidin ve geriye beraber gidin.

Gaz atıldığında panik yapmayın. Asla koşmayın, insanları itmeyin. Yapabiliyorsanız bombayı barikatın arkasına geri atın. Aksi halde gaza arkanızı dönün ve yürüyerek uzaklaşın. Makul bir uzaklığa ulaştığınızda yüzünüzü dönün ve size yaklaşan insanlara solüsyonla müdahale edin.

Kendinizi iyi hissedene kadar bekleyin ve barikata geri dönün.

Gaz atılmasa da belirli aralıklarla yüzünüze solüsyon uygulayın.

Polis ne kadar sert müdahalede bulunursa bulunsun, karşılık vermeyin, taş atmayın. Saldırgan değil, direnişçi olduğumuzu unutmayın.

Polis barikatı yıktığında asla ama asla ara sokaklara kaçmayın. Kalabalıktan hiçbir şartta ayrılmayın.

Ara sıra kapısı açık apartmanları kontrol edin. Katlarda bekleyen ve gazdan etkilenmiş insanlara yardım edin.

Arkada bekleyenlere kızmayın, herkesin acı eşiğinin aynı olmadığını unutmayın. Bari maskeni ver gibi isteklerde bulunmayın, insanları tedbirsiz bırakmayın.

Olası bir gözaltında durumunda direnmeyin, boşuna dayak yemeyin. Karakolda hemen avukat talebinde bulunun. Avukat gelmeden ifade vermeyin.

Alkol almayın. Ayık ve enerjik olun.

Enerjiniz bittiğinde kendinizi zorlamayın. Evinize gidip dinlenin, ertesi gün yine enerjik gelin.

Kemal Mardin l 4 Haziran 2013 0 Yorum


Ben bir marjinalim. Ben bir çapulcuyum. Alkoliğim, yer yer serseriyim. Bazen provokatör, bazen de teröristim. Yaşadığım ülkenin başbakanının gözünde, ben böyle biriyim. Günlerdir hükümeti devirmek için uğraşıyor, bu uğurda iç ve dış güçlerden yardım alıyorum. Demokrasiyi işlemez hale getirme amacıyla, halkı galeyana sürüklemeye çalışıyorum. Yine başbakana göre, amaçlarım da bunlar.

Peki, aslında ben kimim? Gerçekte amaçlarım neler? Bu amaçlarımın oluşmasındaki sebepler neler? Nelerden üzüntü duyuyorum, neler hayal ediyorum? Bilmiyorsunuz değil mi? O zaman buradan başlayalım. Çünkü en büyük derdim bu. Bilmenizi istiyorum. Ben nasıl biriyim, nasıl bir dünyada yaşıyorum, nasıl bir dünyada yaşamak istiyorum; bunların hepsini bilmenizi istiyorum. Komik gelebilir, katılmayabilir veya anlamayabilirsiniz. Hatta öfkelenebilir, kızabilirsiniz bana ve düşüncelerime. Hepsi kabul ama ben sizden tek bir şey istiyorum. Beni dinleyin, bir kez olsun kulak verin. Anlamaya bile çalışmayın, sadece dinleyin.

Açık konuşayım; ağacı, doğayı, yeşili önemserim ama uğruna da meydanlara çıkmam. Bu dünyanın artık kurtarılma eşiğini aştığını, ne yaparsak yapalım, çok geçmeden yok olacağını düşünürüm. Ancak benim gibi düşünmeyen, hala umut olduğuna inanan ve bunun için mücadele eden insanlar var. Bir kısmıyla bir haftadır tanışıyorsunuz, tanışıyoruz. Hepsi çok güzel insanlarmış. Kesinlikle şafak operasyonlarıyla saldırılacak, çadırları yakılacak, oksijen için savaşırken ciğerleri gazla doldurulacak insanlar değiller. Ama görüyorum ki siz pek sevmediniz bu insanları. Onlar size kitap okudu, siz bildiğinizi. Onlar size börek ikram etti, siz gazınızı. Onlar TOMA’nın karşısına geçip gitar çaldılar, siz su sıkıp akorlarını bozdunuz. Onlar gelin konuşalım dediler, siz mümkün değil dediniz.

Bir süre uzaktan izledim. Onları da sizi de dinledim ve karar verdim ki bu insanların size sesini duyurması şarttı. Varsın, yine sizin dediğiniz olsundu ama tepkilerini bu kadar güzel dile getiren insanlar sizinle masaya oturup en azından dertlerini anlatmayı hak ediyordu.

İşte, bu yüzden geçtiğimiz cuma akşamından beri karşınızdayım. Bana meydanlarda veya bir barikatın arkasında rastlamış olabilirsiniz. Sizin nerede, nasıl arsızlaştığınıza göre ben de orada, ona göre elimden geleni yapmaya başladım. Taksim’e sokmayız dediniz, ne hakla deyip maskemi taktım geldim. Beşiktaş’a gireceğiz dediniz, ne münasebet deyip gözlüğümü, ilacımı kaptım, barikatın arkasına geçtim. Kibir motorlu ve içten yanmalı zihinleriniz hep daha da sertleşmenize neden oldu. Zaman zaman beni öldürmeye çalıştınız. Ciddiyetinizi, üzerime attığınız portakal gazı ile anlatmaya çalıştınız ama haklı olduğunuza ikna olmadan vazgeçemezdim, üzgünüm. Birkaç insan hayatı, çokça yara bere, atmosfere kat yapacak kadar gaz ve viraneye dönüşen sayısız sokak sonunda anladınız ki, bunu da yapmanızın imkanı yok. Çünkü anladınız ki, haksızsınız! Tebrik ederim, başardınız.

Dünkü (pazartesi) tavrınız için teşekkür ederim. Türkiye’nin en önemli meydanını bize teslim etmeyi kabul ettiniz. Egonuzda yara açtı bu, biliyorum ama boşverin be; bizdeki yaralara sayalım, ödeşmiş olalım. Fiziksel yaralarımıza maneviyatınızı pansuman yapmayı hak ettik bence. Az buz üzmediniz bizi.

Başında da dediğim gibi, bizler iyi insanlarız. Onca şeye rağmen, dünkü tavrınızı ödüllendirmek istedik. Başbakanlık Ofisi’ne ilişmeyin yeter dediniz, kabul dedik. Demeyenler oldu, ikna ettik. Sizin de dediğiniz gibi aramızda provokatörler var. Sizden artan kala zamanımızda onlarla da mücadele ediyoruz ama bazen başaramıyoruz. Dün de iş başındaydılar ve pasif duruşumuzu yer yer sabote ettiler. Ne yapalım, onlar için de yine biz özür dileriz.

Sanıyorum ki bundan sonra ne olacağını merak ediyorsunuz. Çünkü iddialarınızın aksine, partiler, kişiler, kurumlar üstü, tecrübenizin olmadığı bir halk hareketi ile karşı karşıyasınız. Şimdi, bir de en önemli gücünüz olan medya elinizden kayıp gidiyor. Yurt dışından gördüğünüz ve borsaya da yansıyan tepkiden zaten allak bullak olmuş durumdasınız. O yüzden size daha fazla acı çektirmeyeyim. Olacakları anlatayım da, zorlanmayın.

Öncelikle şuna emin olabilirsiniz; biz asla ama asla polise saldırmayacağız. Domates, biber, patlıcan; ne gazı atarsanız atın yerimizde dimdik duracak, karşılık vermeyeceğiz. Bizler saldırgan değil, direnişçiyiz. Haksızlığınıza, zulmünüze, anlayışsızlığınıza karşı direnişteyiz. Hayat tarzımıza yaptığınız müdahaleleri engellemeye çalışırken hayata müdahale etmeyeceğiz. Bizi dinleyene, anlamaya çalışana kadar sadece ama sadece direneceğiz. Mevcut tavrınızı koruduğunuz, yalanlar söylemeye, halkı kandırmaya devam ettiğiniz sürece, meydanlarımıza sizi sokmayacağız. Hükümetinizi devirmek gibi bir amacımız yok. Bizler devrimci değiliz. Yönetim tarzınızdan elbet memnun değiliz, istifa ederseniz ziyadesiyle memnun oluruz ama bunun için zor kullanacak halimiz yok. Bu direnişin ne kadar süreceğine siz karar vereceksiniz. Tekrar hatırlatayım, bir tek talebimiz var: Bizi dinleyin! Bunu yapmaya hazır olduğunuzda haber verin, sizi Taksim’e davet edeceğiz; oturacağız; konuşacağız. Biz değil, siz bizi ikna etmeye çalışacaksınız. Yapabilirseniz, seve seve tekrardan meydanlarımızı sizinle paylaşacağız. Merak etmeyin, biz yüzsüz değiliz; tepenize çıkmaya çalışmayacağız. Güvenin bize; hayatınızda ilk kez. Göreceksiniz, her şey çok güzel olacak.

Kemal Mardin l 15 Mayıs 2013 0 Yorum


Tribün terörü! Güzel laf; aynı trafik ve enflasyon canavarları gibi... Cümle içinde kullananı, konuya dair farkındalık sahibi gösteren; istenmeyen olayların peşi sıra, televizyon KJ'lerinden, köşe yazılarından, bilenin bilmeyenin ağzından eksilmeyen jenerik bir tanımlama.

Huyumuzdur; önlemi değil, reaksiyonu severiz. Doğal olarak da tribünü doldurur, terörünü konuşuruz. İlerisi için bir takım önlemler, statlardan uzaklaştırılması gereken kişiler, Avrupa'dan birkaç elit örnek ve daha bir sürü lakırdı. Olaylar, mekanlar, koşullar değişir; dahiyane öneriler ve bunları sunan dahiler asla. Geçtiğimiz hafta sonu içinde 19 yaşında bir genç öldürüldü, bir şehir savaş alanına döndü, içimizdeki ırkçılık yeniden gün yüzüne çıktı... Son bir aya bakıp terör örneklerimizi geometrik olarak artırabilir, çeşitlendirebiliriz. Yersiz bir uğraş olur. Zira herhangi bir olayı, yapanı stada almayarak çözmeyi akıl etmişiz nasıl olsa. Keseriz cezasını olur biter. En olmadı, afili sıra numarasına sahip birkaç yasa daha çıkarır, birkaç seneye temizleriz bu pislikleri statlardan.

Temizleyemezsin kardeşim, temizleyemezsin bilader, temizleyemezsin ammo, temizleyemezsin hafız... En azından bu hitap farklılıkları bile sana bir şey ifade etmiyorsa, sen bir boku temizleyemezsin. Her statta birkaç, toplamda yüzlerce, birbirlerine hitap şekilleri bile farklı tribün grubunu, bunlara mensup yüz binlerce insanı tek tip gördüğün sürece temizlik dediğin, halının altına toz süpürmekten halsizce olur.

Herhangi bir Fenerbahçe-Galatasaray maçında 50.000 küsür kişinin stada gittiğinin farkındayız değil mi? Dünya üzerinde 20 ülke, bundan daha az nüfusa sahip. Yani ülke boyutunda bir kalabalıktan söz ediyoruz ve detaylandırdığımızda da bu kalabalıkların bir ülkeye benzerliğinin sadece sayıda kalmadığını görürüz. Tribünlerin de amigo olarak anılan yöneticileri, gerek maç içi gerek maç dışı yükünü çeken işçileri, elini eteğini çekmiş güngörmüş burjuvası, etliye sütlüye karışmak istemeyen orta sınıfı, vazgeçmiş küskünleri, münferitleri, dünyaya yeni gelmiş bebek misali ilk kez maça gelenleri vardır. Vardır da vardır... "Tribünde zengini de fakiri de omuz omuzadır" klişesinden sıyrılıp bu detaylı katmanları incelemek, bilmek, kapalı kapılar ardından tribün mühendisliği yapmaya girişirken birincil şarttır. Ancak sizi temin ederim ki yapacağınız hiçbir mühendislik, cinayetle sonuçlanacak bir tribün olayını önleyemez. Çünkü böylesi olayların sebebi, saydığım tüm katmanları birleştiren ama kaynağı statların çok çok dışında akan bir bela.

On yıl kadar önce Türkiye'nin bir tribününde bir kişi bıçaklanarak öldürüldü. Ertesi gün manşetleri süsleyen iki kelime malumunuz. Gerçekte ise olay bir tribün terörü değil, "kız meselesi"ydi. Olayın tribünde gerçekleşmiş olması ise sadece bir rastlantıdan ibaretti. Hepimizin malumu olan son hadise, Burak Yıldırım'ın ölümü ise stattan kilometrelerce uzakta gerçekleşen, kaynağı tribüne dayanan ama yine de tribünlerden, takımlardan, katilin de kurbanın da üzerlerindeki formalara rağmen, taraftarlıktan bağımsız bir ölüm. Yüzeysel baktığınızda tam tersi, biliyorum. Ancak tam da bu yüzeysellik yüzünden, muhtemelen çok geçmeden bir Burak Yıldırım daha ayrılacak aramızdan. Sonra bir tane daha...

Bu ülkede her gün yaşanan vahşetin, caniliğin, ölümlerin haddi hesabı yok. Milletçe sadizmin doruklarında dolaşıyoruz. Ne var ki bu ruh hastası halimize uygun olarak, ölümleri bile reytingine göre gündemimize alıyoruz. Son bir yıl içinde bu topraklarda yaşanan ölümlü ölümsüz tüm tecavüz vak'alarının bir tribün cinayeti kadar ses getirmediğinin farkında mısınız? Bazı ölümlere öğrenilmiş bir içselleştirme ile yaklaştığımızın? Bazı ölümler diye bir şey olduğunun? Ölümlerin şeklen kategorize edilirken sebeplerinin aslında aynı olduğunun?

Akla hayale gelmeyecek, türlü şekilde cinayet bu ülkenin artık genlerine işlemiş bir eylem. Çekip vuruyor, çekip saplıyoruz. Bazen bir sokak arasında, bazen bir meydanda, bazen tribünlerde, bazen bir evin içinde. Çünkü nefret ediyoruz. Takımından, cinsiyetinden, dininden, dilinden, görüşünden ya da sadece varoluşundan nefret ediyoruz.

Burak Yıldırım öldü; çünkü katiliyle farklı takımları tutuyorlardı. Olayı bu şekilde tanımlarsak çözümü nerede arayacağımız belli. Gider, tribünlerde cadı avına çıkarız. Olağan şüphelilere önlem alır, kendimizce görevimizi yaptık deriz. Peki, hepimiz birer olağan şüpheli değil miyiz aslında? Hepimiz bir şeylerden nefret etmiyor muyuz? Bize, sevmiyorsak nefret etmemiz; ifade ve anlaşma özürlerinden kaçışın biricik dostu nefreti iliklerimize işlememiz öğretilmedi mi?

Burak Yıldırım öldü; çünkü katili, onun tuttuğu takımdan nefret ediyordu; ve muhtemelen diğer birçok şeyden. O gün, o saatte ve aynı yerde, yüzlerce farklı kişiyi, yüzlerce farklı sebepten öldürebilirdi ve bizim belki de haberimiz dahi olmazdı.

Gelin bir daha düşünelim... Bir sonraki tribün cinayetini önlemek için çözümü gerçekten tribünlerde mi aramalıyız?