TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

Avrupa Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
• Cengiz Bahadır Özdemir l 17 Eylül 2010 0 Yorum

Beşiktaş: 1  CSKA Sofya: 0

Hiç öyle derin analizlere, tek tek oyuncu durumlarına, sahanın boktanlığına girmeyeceğim. Maç öncesi kadroyu gördüğüm zaman oyuncu değişikliklerini beklemenin faydalı olacağını düşündüm. Çünkü bu kadroda kilidi açacak sadece Guti vardı. Kilidi açabilirdi ama içeri kim girecekti? Nobre-Holosko-Hilbert üçlüsünden bunu beklemek hayalcilik olurdu. Rakip tabi ki çok güçsüz. Ama savunma yapacakları çok belli. Sürekli ileri doğru top şişirecek 7-8 tane adamın ceza sahası ve çevresinde olduğunu düşünün. Yukarıda saydığım üçlüden hangisi bu adamları eksiltip pozisyon yaratabilir? Hiçbiri. Bu yüzden maç başlamadan evvel Q7 ve Bobo'nun ne zaman gireceklerini merakla bekledim.
Q7 girene kadar 1 saat geçmişti. Bu 1 saat içinde doğru düzgün pozisyon yakalayamamıştı Beşiktaş. Cılız şutlar, etkisiz kafa vuruşları dışında bir şey yoktu. Ancak Q7 girince ortalık biraz daha hareketlendi. Önce sol sonra sağ kanatta etkili oldu. Çok fazla adam geçemedi ama hareket halinde olarak rakibin dengesini bozdu. Bir gerçek var; Q7 oyunda olunca Guti daha bir canlanıyor. O da farkında bazı şeylerin. Bobo da girince artık rakip takım tamamen savunmaya çekildi. Son 15 dakika kontradan bir-iki pozisyon yakaladılar ama Sheridan tek başına bu pozisyonlardan yararlanamadı. Son dakikada gelen serbest vuruş ve Guti'nin güzel ortası maçı bitirmişti. O ortaya mükemmel bir şekilde yükselen ''Alman Ernst'' takımı galibiyete taşıdı. Beşiktaş'ın üç puanla lige başlamasını sağladı.

Maçı ikiye ayırabiliriz. İlk 1 saatte Beşiktaş geçen seneki gibiydi. Ceza sahası ön çizgisine gelip bir şey yapamayan bir takım görüntüsündeydi. Son yarım saatte ise verkaçlarla, sağlı sollu ortalarla rakibi şaşırtan ve zorlayan bir takım vardı. Fenerbahçe maçı öncesinde Beşiktaş'ın sorunu da bu olacak. Ya geçen seneki gibi kilitlenecek ya da kilidi açacak oyuncularıyla birlikte modern futbol oynayacak. CSKA, Beşiktaş'ın rakibi değildi. Bu yüzden, bu maçı ölçü olarak kabul etmek zor. Asıl ölçü, pazar gününe.

• Onur Saygın l 27 Ağustos 2010 0 Yorum



Şahsen hem 2006 hem de 2008 şampiyonluklarının Galatasaray'ın başına gelen en kötü şeyler olduğunu düşünüyorum. Her iki şampiyonluk da eksiklerin görülmesini engellediği gibi pek çok gereksiz insanın kulüp içinde yükselmesini sağladı.

2008 yılında Galatasaray şampiyon olurken en öne çıkartılan yönü neredeyse tamamı Türk oyunculardan oluşan bir kadroyla sahada olmasıydı. Ama neredeyse tamamı kullanılan kimse yabancı kontenjanının nasıl bu kadar kötü kullanılabildiğini sormadı. Bir hafta önce yürüyecek hali olmayan futbolcuların Feldkamp istifasını verdikten sonra bırakın doksan dakikayı imkan verseler 180 dakika maç yapabilecek kondisyona ulaşaması şampiyonluğa inanç oldu. Son altı haftaya girilirken takımın başına teknik direktör getirememek bir anda kendi evlatlarına güvenmek olurken, o güvendikleri insanı nedense bir sonraki sezon için düşünmediler. Futbolcuya dayalı düzenin getireceği bir şampiyonluk için takımın tarihini hiçe sayanlar şimdi aynı düzen tarafından aşağı çekiliyor.

Adnan Polat Galatasaray'da 2006 yılında gölge başkan olarak göreve geldiğinden bugüne kadar olanları kimse unutmadı. Kulübün marka değeri ne Gs Store ürün yelpazesiyle ne de bu ürünlerin fiyatı ile artıyor. Ali Sami Yen'de Şampiyonlar Ligi müziğini duymayalı 4 sene geçmişken kimse bana projelerimizle beraber büyüyoruz masalını anlatmasın. Eric Gerets'e yapılanlar, Skibbe'nin yardımcılarının kovulması, Ümit Davala'nın işine son verildiğini televizyondan öğrenmesi, takımın ruhsuzlukta çığır açtığı Kocaeli maçı sonrası belki de o durumda en az suçlu olan Skibbe'nin kovulması ve taraftarın önüne atılan son yem olan Bülent Korkmaz'ın yaşadıkları. Bunlar sadece teknik direktörlerin başına gelenler. Oyuncuların durumu burda tek tek yazmaya başlasam büyük ihtimalle 3-4 tane post atmam gerekicek.

Kulüp yönetiminin Hasnun Galip'ten Florya'ya taşınmasına izin verenler bu gelinen noktanın en önemli sorumlusu. Ben artık sahada oyuna küsen, kendi istekleri olmayınca yüzü asılan futbolcu görmek istemiyorum. Teknik direktörü hakkında onun da son şansı yüzsüzlüğüne girecek futbolcu istemiyorum. Unutmasınlar formanın önündeki arma arkasında yazan isimden her zaman daha değerlidir.

Maç için fazla söylenecek söz yok. Eldeki malzemeden güzel futbol izlememiz zaten olanaksız. Üstüne bir de umursamazlık eklenince altı resmi maçta sadece bir galibiyet gayet normal duruyor. Asıl işin acı tarafı savunma yönüyle öne çıkan en az 6 oyuncu ile sahaya çıkan Galatasaray'ın her maç gol yemesi. Rijkaard futboldan anlamıyor noktasına kadar eleştirebilen insanların bir kaç tanesi hariç sahadaki Türk futbolculara ne diyeceklerini de merak etmiyor değilim.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum

Trabzonspor: 1  Liverpool: 2

Maçı açmaya fırsat bulduğum anda skor 1-0 Trabzonspor lehineydi. Dakika 20'ydi henüz. Aklıma ilk gelen şey, ''Daha zaman var, atarız bir tane daha'' oldu. Trabzonspor bana bu umudu veriyordu çünkü. Karşısındaki takım Liverpool olabilirdi. Ancak Trabzonspor'un, şehirle bütünleştiği zaman yenemeyeceği takım yoktu. Ancak olmadı. Takımdaki bazı oyuncular, bu stresi kaldıramadı. İnanç vardı ama kafalarını ayaklarına hakim kılamadılar. Ceyhun'un girdiği stres, attığı paslardan belli oluyordu. Burak yine kendini gösterme çabası içinde kayboluyordu. Teofilo yalnızlar rıhtımına demir atmıştı. Bir türlü organize olamayan Trabzonspor, bu sefer ilk yarıyı atlatıyordu.
Ancak ikinci yarıda Liverpool baskısı hakimdi. İlk maçtaki gibi değildi. Bu sefer ikinci yarının 80. dakikasına kadar topa sahip olan taraftı Liverpool. Yenilmeyecekler ve turu atlayacaklardı. Bu belliydi. Tam ''Trabzonspor bu baskıyı kırabilir mi'' derken o an geldi. Cale'nin boşalttığı alandan kaptırıp giden Glen Johnson, karşısına çıkan Egemen'i kolaylıkla geçti. Egemen'in bu girişi için de ayrıca kitap yazılabilir. Bu kadar dengesiz bir şekilde rakip karşılanmaz. Onun açtığı boşluktan Johnson içeri ortalar ve Ngog'dan önce topa dokunan Giray kendi kalesine golü atar. Sonrasında gelişen hızlı atak ve Kuyt'un golü. Trabzonspor gururlu bir şekilde sahadan ayrılır. Taraftarın alkışları her iki takımadır.
İlk maçta Umut için epey laf etmiştim. Umut olsa farklı olur muydu? Bu tarz sorular hiçbir zaman gerçekçi bir şekilde yanıtlanamaz. -se/-sa larla futbol yürümez. Ben ilk maçtaki Umut'u eleştirirken kafamda Jaja vardı, Gabric vardı, Alanzinho-Yattara-Colman'lı forvet arkası vardı. Bunların hiçbiri sahada olmayınca Burak ve 45'er dakikalık Yattara/Alanzinho ikilisini izlemek durumunda kaldık. Trabzonspor bu maçtan sonra tur atlayabilirdi. Olmadı. Ama lig için tehlikeli olduğunu gösterdi. Şenol Hoca, Umut'un kafasının karıştığını düşünmüş olabilir. Kararına saygı duymaktan başka çare gelmez. Tarih, Liverpool'un 2-1 kazandığı yazacak. Benim canımı sıkan da bu. Liverpool, Türkiye sınırları içerisindeki ilk galibiyetini aldı. Dileriz, son galibiyeti olur.

• Serhat Gürcan Gündüz l 0 Yorum




Maçın teknik taktik analizi yapılır elbet. Fenerbahçe'nin 90 dakikanın sonlarına doğru yorgun düşmesi, uzatmaların sıkıntılı geçeceğini gösteriyordu zaten. Fakat ilk başta bir şeyler söylemem gerekiyor PAOK taraftarıyla alakalı.

Maç başlamadan önce stada doğru giderken birden trafik kilitlendi. Hani trafik sıkışmadı. Bildiğiniz kilitlendi. Sonra Kadıköy'ün elektriği kesildi. Anlam veremedik çünkü Anadolu Yakasında oturan biri olarak, ilk defa gördüğüm bir manzaraydı, Kadıköy'de elektriğin kesilmesi. Boğa heykelinin oradan aracımızla stada doğru gitmeye çalışırken, polisler "aşağıda yol kapatıldı, başka bir yoldan gidin" dediler. Stada doğru giderken, salı pazarının kurulduğu yerde cam kırıkları vardı. Polisler yolu kesmiş, insanları kaldırımdan dahi yürütmüyordu. Bir polisle konuştuk, "Yunanlılar taşkınlık yaptılar, az önce savaş alanı gibiydi burası" dedi. Arabalara saldırmışlar, bira şişelerini geçen insanlara atmışlar. Daha sonra maraton tribününe doğru giderken (salı pazarından oraya kadar her yerde polisler vardı bu arada) PAOK taraftarlarının stada girmeye çalıştıklarını, polisle kavga ettiklerini gördüm. Daha sonra biz yerimize çıktık, Yunan seyircilerde yerlerini almaya başladılar. Hemen hemen hepsinin elinde cam bira şişeleri vardı. Nasıl soktuklarına anlam vermeye çalışırken ilk giren grup, barikatları sallamaya, vurmaya başladılar. Çok geçmeden işaret fişeği yolladılar üzerimize. Herkes polislere "bunlar bunu nasıl soktu stada" derken, polisler "karışmayın siz, maçınızı izleyin" tarzı cümleler kuruyordu. Çok geçmeden alt kattan bir yaralı haberi geldi. Bir kızın suratında cam şişe patlamış. Biz polis müdahale eder derken, polisler açık tribün önüne yani Fenerbahçe'lilerin olduğu yere doğru yığıldılar. Bütün bunlar olurken maç başladı. Fenerbahçe tribünlerine cinsel organlarını gösterenleri mi ararsınız, el kol hareketi yapan mı ararsınız hepsi vardı. Tabi maç başlayınca seyircilerin ve PAOK'luların dikkati oraya doğru döndü. Yanlış hatırlamıyorsam, 27. yada 30. dakikalar arası PAOK taraftarı pkk bayrağı açtılar. Önce Fenerbahçe tribünlerinden küfürler yükseldi, ardından polisin bir şeyler yapması, o bayrağın indirilmesi istendi, polisler ise sadece izledi. Polisin bu tepkisizliğine dayanamayan bir grup taraftar PAOK tribününe doğru yürümeye başladı. Ne o bayrağın açılmasına, nede işaret fişeğine bir tepki göstermeyen polis, üzerine doğru gelen taraftarlara direk joplarla girdi. Önümde 70 yaşlarında bir amca vardı. Söylediği söz ise bütün gecenin özetiydi. Amca aynen şunları söyledi; "Bu yaşıma gelene kadar çok şey gördüm. Fakat pkk bayrağı açanları Türk polisinin koruduğunu ilk defa görüyorum."

Şimdi gelelim Fenerbahçe'ye. Öncelikle Baroni geçen seneye göre daha fazla sırıtmaya başladı kanat adamlarının da hızlı olmasıyla. Hatta Fenerbahçe taraftarının sevgilisi Alex bile sırıtıyor takımda. Tabi ki bu listeye Dos Santos'u da eklemek gerek. Uzun zamandır izlediğim en yavaş bek oyuncularından birisiydi bu gece. Geri geldiğinde atağa çıkamadı, atağa çıktığında geri gelemedi. Gökhan Gönül, Stoch, Niang, Mehmet Topuz ve Volkan için pek söylenecek bir şey yok. Sadece Mehmet Topuz bazı pozisyonlarda yanlış pas tercihleri yaptı, yada pas atmakta gecikti.

Sanırım Dia sakat olduğundan dolayı Aykut Kocaman Baroni ile başlıyor. Yoksa Mehmet Topuz - Emre Belözoğlu ikilisinin çok daha verimli olacağını oda düşünüyordur. Fakat bundan sonra Aykut hocanın kredisi kalmadı. Aziz Yıldırım'ın kredisi kaldı mı o tartışılır. Bugün çoğu taraftar "Yönetim istifa" diye bağırma konusunda bir hayli istekliydi.

• Mustafa Akkaya l 0 Yorum


Yukarıdaki tasarım tesadüf eseri mi yoksa planlanarak mı böyle oldu bilemeyiz. Ancak bir gerçek var ki hakikaten yıkıldık. Dört takımımızdan da son derece umutluyken elde sadece Beşiktaş'ın kalması tam bir hayal kırıklığı. Öyle ki, 1981/82 sezonundan bu yana ilk kez hem Fenerbahçe hem de Galatasaray olmadan bir Avrupa macerası yaşayacağız. Trabzon'a ise 180 dakikalık mücadelesinden dolayı bir teşekkür borçluyuz. Biraz şans olsaydı bu gece şehrin altını üstüne getirebilirlerdi. Ne yapalım? En fazla Bursa ve Beşiktaş'a 'yolunuz açık olsun' diyebiliyoruz. Yıllar yılı Avrupa'da gerçek anlamda başarısız bir ülkeyiz. Ve bunun çözümü pahalı transferler veya her sene teknik direktör değiştirmek falan değil. Başka bir şey... Futbolu yönetenlerin artık biraz daha uzun vadeli planlar yapmasının zamanı gelip de geçmiyor mu?

• Serhat Gürcan Gündüz l 20 Ağustos 2010 1 Yorum



Herhalde Fenerbahçe taraftarını bu maçtan önce en çok üzen gelişme Emre'nin sakatlığı olmuştur. Çünkü Emre olmadığında Fenerbahçe orta sahada çok yavan kalıyor. Çok çalışan ama bal yapamayan arılar gibiler. Emre'nin oyunu kanatlara açması Fenerbahçe'yi çok rahatlatıyordu. Selçuk ve Christian ise garantici oyuncular olduğundan risk almayıp (ki aldıklarında topu hep kaybettiler), savunmayı ve ileri hücum hattını rahatlatamadılar. Gerçi Emre olmasa da Stoch bu işi yapabilirdi, ama ne yazık ki Stoch'ta olmayınca Selçuk-Christian ikilisi ceza sahasından 40 metre geriye gelen Alex'e vermek zorunda kaldılar her topu. Kaleden bu kadar uzakta kalan Alex ise etkili olamadı tabi ki. Sadece Mehmet Topuz ve Gökhan Gönül işbirliği ile başlayan ataklar tehlikeli oldu ilk yarıda. Fenerbahçe'nin orta sahasının bu kadar düşeceğini tahmin ediyordum fakat Caner'i ilk 11 de görmeyi hiç beklemiyordum şahsen. Özer Hurmacı yedek soyunurken, Aykut Kocaman Caner ile başladı maça. Bütün maç boyunca yaptığı tek hata buydu Aykut'un. Bilica'nın yerine oynayan İlhan ise açıkça söylemek gerekirse bana Bilica'yı hiç aratmadı. Aynı basit hataları yaptı fakat çokta kritik bir kaç top kesti.

İkinci yarı başladığında Fenerbahçe Niang ile sahadaydı. Senegal'li oyuncu Fenerbahçe adına inanılmaz bir hareket getirdi maça. İlk yarı eksik olan kanatlara topun dağılımını ileride topu alarak kendisi yaptı. O girene kadar yatan Fenerbahçe onun enerjisi sayesinde tekrar hayata döndü. Tek eksik goldü. Buna rağmen yine sakat ve cezalı oyuncuların fazlalığı sebebiyle Selanik'ten boynu bükük döndü Fenerbahçe. Aykut Kocaman maç sonu; "tura yakın taraf biziz" diyordu. Aynı tarz bir konuşmayı Young Boys maçı sonrası da yapmış, fakat Fenerbahçe elenmişti. Bu seferde Fenerbahçe elenirse, camiadan gelecek tepkileri Aziz Yıldırım ne kadar göğüsleyebilir o da ayrı bir yazı konusu.

Rövanş mücadelesinde Fenerbahçe daha şanslı gözüküyor. Fakat şöyle bir tehlike var. Dün akşam izlediğimiz PAOK, Ajax karşısındaki PAOK değildi. Onlarda da bir form düşüklüğü var. Yinede Antalya maçının ilk yarısındaki oyun ve dün geceki ikinci yarı Fenerbahçe'nin doğru yolda olduğunu gösteriyor. Fenerbahçe ikinci maçta turu geçecektir.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 1 Yorum

Liverpool: 1  Trabzonspor: 0

''Bir umuttur insanı yaşatan'' lafını severim. Genelde ezik edebiyatı ile bağdaştırılır ancak buna katılmam mümkün değil. Dün akşam izlediğim maçın ilk yarısının son dakikasına kadar bu umut içimde oldu. Daha önceki yıllarda görmüşümdür; ufak bir takım çıkıp büyük takıma sürpriz yapar ve maçı kazanır. Ancak uzun zamandır bir Türk takımının bunu başardığını görmemiştim. İşte Trabzonsporlu oyuncular, dün akşam, yaklaşık 35 dakika bu takımlar gibiydiler. Çıktılar, takır takır toplarını oynadılar. Liverpool'u katı savunma yaparak değil, orta sahada pres yaparak durdurmaya çalıştılar. Kazandıkları topları da ayaklarında tuttular. Böylece maçın temposunu ayarlama imkanı buldular.

Ancak ne olduysa 35. dakikadan sonra oldu. Özellikle ileri uç elemanları oyundan düştü. Orta sahadan çıkan toplar, doğrudan rakip savunmaya geçti. Umut-Teofilo-Colman-Burak dörtlüsü top almakta zorlandılar. Aldıkları topları da saniyesinde rakibe verdiler. Böyle olunca da Liverpool baskısı daha da arttı. O ana kadar fazla ileri çıkmayan savunma da orta sahaya gelince Trabzonspor pozisyon bulmakta zorlandı ve kendi yarı alanına çekildi. Tam ilk yarı kazasız belasız atlatılıyor derken savunmanın hatası geldi. Glawocki'nin yükseldiği ve vurduğu top, Ceyhun'un sırtına çarpıp sekti ve bir anda Babel'in önünde kaldı. O ana kadar etkisiz gözüken Babel de bulduğu ilk fırsatı değerlendirdi ve duraklama dakikalarında takımını 1-0 öne geçirdi.
İngiltere deplasmanında, oynaması gerektiği gibi oynayan Trabzonspor'un, ikinci yarıda disiplinden kopmaması gerekiyordu. Ancak korkulan gerçekleşmişti. Liverpool baskıyı arttırmış ve Trabzonspor'u sahaya hapsetmişti Ard arda gelen atakları savuşturmakta zorlanıyorlardı. Egemen'in ceza sahası içinde yaptığı net faulü görmeyen hakem, bir dakika sonra Serkan Balcı'nın benzer hareketini görüp penaltıyı çalıyordu. O ana kadar iki kritik kurtarış yapan Onur, bir kez daha kalede devleşti ve Joe Cole'ün penaltısını kurtardı. Bu noktada Cole'e de değinmek gerek. İlk resmi maçında kırmızı kart görüp, ikinci resmi maçında penaltı kaçırmak kolay olmasa gerek.

Penaltıdan sonra bir pozisyon daha veren (Jovanovic'in karşı karşıya kaldığı pozisyon) Trabzonspor ilerleyen dakikalarda dengeyi tutturdu. Ancak bunun için 25-30 dakika geçmesi gerekiyordu. Bu denge sağlandığı sırada Umut'un kaçırdığı akıl almaz gol pozisyonu ise tüm Trabzonspor destekçilerini yıkıyordu. Umut'un gol kaçırmadaki üstün yeteneklerini biliyorduk. Ancak böylesi bir maçta, böylesi kritik bir pozisyonda topu kaleciye nişanlaması inanılır gibi değildi. O pozisyon dışında başka bir şey olmadı ve maç 1-0 Liverpool üstünlüğü ile sona erdi.
Peki Liverpool zorlandı mı? Kesinlikle. Hodgson, ikinci maçta Kuyt-Gerard-Torres gibi oyuncularını oynatacaktır. Çünkü hafife alınmayacak bir takım olduğunu gösterdi Trabzonspor. Şenol Güneş ise Colman'ın bu kadar kötü oynayacağını tahmin etmiyordu herhalde. Arjantinli oyuncu iki pası bir arada yapamadı. Burak'ın zaten ne oynadığı belli değil. Umut ise bu takımda yedek olarak oturmaya devam etmeli. Hocanın çift forvetli, korkusuz sistemi güzeldi. Ancak ikinci maç daha farklı bir kadro gerekecek. Alanzinho-Yattara ikilisinin olduğu ve Colman-Selçuk-Ceyhun ile desteklenecek bir takıma ihtiyaç var. Ayrıca Gabric konusu açıklığa kavuşmalı. Adam sakat değilse neden kafilede yer almaz? Sakatsa, nasıl bir sakatlığı var ki haftalardır ortalarda görünmüyor? Neticede ikinci maçta ''Umut'' yoksa gruplara kalma umudu vardır.
Not: Trabzonspor taraftarı için ayrı bir yazı yazmak gerekir. Anfiel Road'u, Avni Aker'e çevirdiler. Tebrikler.

• Anıl Can Yıldırım l 19 Ağustos 2010 0 Yorum


"Galatasaray'ın adının olduğu her yerde umut vardır" diye buyurmuştu büyüklerden Derwall. Evet, bu söz geçmişte de geçerliydi şu anda da gelecekte de... Problem umudun olmaması değil, Galatasaray'ın adının olmaması.

Bir düşünün, Türk takımlarında başarısızlıkta fatura kendimizi bildik bileli ilk kime kesilir. Aynı isim geldi değil mi aklınıza. Peki bir daha düşünün, bunca hayal kırıklığına, başarısızlığa rağmen Galatasaray'da çıt çıkarılmayan tek kişi kim? Deminki sorunun cevabı, bu soruda da çıkar karşımıza. Bugün takım dağılmış, kendi evinde 2-0 mağlup durumdayken oyuna Barış Özbek'i ve Serkan Kurtuluş'u aldığı için tribünde ve ekran başında kafayı duvarlara sürten yığınla taraftar Rijkaard'a mı kızıyor, tabii ki hayır. Uzun süredir ilk defa bir teknik adam arkasında tribün baskısı olmadan çalışıyor Türkiye'de. Ama ne fayda, takım zor durumdayken ümitsiz bir şekilde sahanın içinden hocasına bakan oyuncu, hocasının da yedek kulübesindekilere bakıp çaresizlikler içinde kıvrandığını görüyor. Bugün PAOK'a yenilen Fenerbahçe'de Semih'in yerine Niang, yanına Gökhan Ünal, arkasına da Özer Hurmacı girebiliyorken, geçen seneyi A2 takımında geçirmiş Serkan Kurtuluş ve 24 yaşına kadar 2. ligden yukarsında hiç oynamamış Mehmet Batdal'ın yerine alternatifi yok Galatasaray'ın...

İşte bu yüzdendir ki Galatasaray'ın yaptığı maçlar hakkında sistem, taktik ve diziliş olarak yazı yazmamaya, eleştiri yapmamaya devam ediyorum. Bir Galatasaray'lı olarak, Galatasaray her gol yediğinde, her puan kaybettiğinde içten içe umutlanıyorum ve kalın kafalıların idrak mekanizmasının faaliyete geçmesini umuyorum.

"Amacımız, İngilizler gibi toplu halde oynamak, bir renge ve isme sahip olmak, Türk olmayan takımları yenmek" ise, laf kalabalığından, reklamdan çok icraate ihtiyacımız olduğunun bilinmesi gereklidir. Yaldızlı, rengarenk formalarla şampiyon olunsa Palermo, büyük statlarla Avrupa Kupası kazanılsa Napoli her sene kafaya oynardı.

Ha bu resmi seçmemin nedeni mi? Özel değil, denk gelmiş...

• Atilla Nesipoğlu l 17 Ağustos 2010 1 Yorum


Beşiktaş hazırlık maçlarına devam ediyormuş gibi geliyor. Bir türlü kurtulamadım bu havadan. Schuster'in geniş kadroyu ve bol yabancılarını değiştire değiştire kullanmasının da bunda payı var. Bugün Ekrem'i, İsmail'i, Cenk'i ve Hilbert'i daha fazla izleme şansı bulduk. Gözümüzü Quaresma'dan ayırabildiğimiz anlarda tabii.

Oyuncuları değerlendirmeden önce takıma bakarsak, Beşiktaş'ın geçen sezonlardan farkı ne Q7 ne Guti. Yepyeni bir takım oldular Schuster'le. Savunmayı orta sahaya kadar çıkartan, kaybettikleri toplara bile ön alanda basan bir takım. Guti ve Quaresma'yı geçen yılın takımına koysanız yine fark yaratırlardı fakat bu kadar etkili olabileceklerini sanmıyorum. Savunmayı devamlı öne çıkartıp, oyunu 40 metrede oynama arzusunu alkışlamamak elde değil. Zaman geçtikçe daha iyi olacaklarını söylemek içinde futbol alimi olmaya gerek yok.


Futbolculara geçecek olursak öncelik Quaresma'nın. Onu tenkit etmenin haddim olmadığını düşünüyorum. Bu topraklara fazlaymış gibi geliyor. (Bu fazlalıktan İsmail faydalanırda milli takımın sol bek sıkıntısı da çözülür.) Attığı golü tekrar tekrar izlemek lazım Q7'nin. Daha fazlasını da izlettirecektir bize. Top hep onun ayağında kalsın istiyor insan izlerken. Attığı muhteşem golü sonrası malzemeci Süreyya'ya koşması da ayrı bir güzellikti.

Guti'nin hazır olmadığı her halinden belli. 3. viteste oynadı bugün. Sadece oyun zekası ile götürdü işi. Bu haliyle bile yeterli olabiliyor. Hilbert golünü attı, çok koştu, aralara kaçtı ama... İşte o "ama"dan beni kurtaramıyor nedense. İsmail günün en çok bindirme yapan ismiydi. Fakat çok fazla faul yaptı. Rakibini çıkartmadan prese başlayan Beşiktaş'a çok zarar verdi bu savruk halleri. Yeteneklerinin çok altında üretken olabildi. Diğer tarafta Ekrem bildiğimiz görüntüsünden uzak. Taktiksel yapıdan da olabilir ama çok fazla çıkmadı ileri. Beşiktaş'ın en zayıf bölgesi burası gibi gözüküyor şu an.


 Bu kadar yabancı ve pahalı transferler yaparken Beşiktaş önce Necip'i şimdi de Cenk'i sundu bizlere. Direğe yaslanıp çekirdek çıklatsa garipsemeyeceğimiz bir maçın 90. dakikasında rakip forvetle karşı karşıya kaldı. Doğru zamanda doğru yerde olmayı başardı. Bir kaleci için en önemli özelliklerden biri olan konsantrasyona sahip olduğunu kanıtladı bizlere.

Güzel bir gece geçirmiştir maçı izleyenler. İnönü Stadı'nın çimleri biraz rahatsız etti bizleri o kadar. Tribünler canlı takım hareketli ve bu sıcakta bile arzulu. Taraftarlarına keyif verdiği boyutta rakiplerine de korku saldı Beşiktaş. Biz keyfini çıkartacağız, gerisini onlara karşı sahaya çıkacak antrenörler düşünsün

• Kadir Ar l 6 Ağustos 2010 0 Yorum

Şampiyonlar Ligi kuralarının hemen ardından Avrupa Ligi'nin gruplar öncesindeki son eşleşmeleri de belli oldu. Turu geçecek 37 takımın yanına ŞL play-off'larından gelecek 10 takım ve son şampiyon olarak Atletico Madrid'in gelmesiyle 4'er takımlı 12 grup oluşturulacak.

Tüm takımları tek tek değerlendirmenin anlamı yok. Almanlar ve İtalyanlar fire vermezler. İspanyollar ufak bir ihtimal de olsa Villarreal'den fire verebilir. İngilizler ise umarım Liverpool'dan fire verir. Celtic karşısındaki Utrecht ise sürpriz adayım...

Bizimkilere gelince; Galatasaray ve Beşiktaş'a şimdiden gruplarda başarılar dileyebiliriz. (Yine de Metalist'i unutmamak gerek) Ajax'a karşı izlediğim Paok, Young Boys önündeki Fenerbahçe'yi dağıtır ama yapılacak takviye ve Young Boys önündeki ders almışlıkla beraber %51 Fenerbahçe diyorum ben bu eşleşme için.Özellikle ilk maçta, ateşli Paok seyircisinin önünde sağlam dururlarsa (ki o ortamda Stoch'u çok arayacaklar kontra atak konusunda) Kadıköy'de bu sefer sürprize izin vermezler. İşin ilginç tarafı ise Young Boys'la oynarken, Ajax'ı elesin diye desteklediği takımla eşleşti Fenerbahçe. Trabzonspor için yine şanssız bir kura oldu. Geçen sene Toulouse'la eşleşip Avni Aker'de Gignac'ın gazabına uğramışlardı. Bu sezon daha da beterini çektiler. Liverpool'un problemli yapısı, beklenen satışın gerçekleşmemiş olması ve Trabzonspor'un Şenol Güneş'le yakaladığı ivmeyi göz önünde bulundurduğumuzda biraz umutlanıyoruz ama elbette ki Liverpool ağır favori. Yine de işin romantik kısmına baktığımızda, Gerrard ve Torres'in Avni Aker'e gelecek olması, 34 yıl önce Liverpool şimdikinden daha büyük bir takımken Trabzon'da mağlup edilmesi gibi hoş anektodlarla karşılaşıyoruz...

• Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum

Beşiktaş: 3  Viktoria Plezen: 0

Değerlendirme yazısı yazmak için yanlış bir maç aslında. 9 kişi kalmış bir rakibi, kendi evinde, 3-0 yenen bir takımın neyini anlatabiliriz ki? Ama kadro yeni, teknik heyet yeni, yönetim kurulu yeni ve hatta taraftar profili bile yeni olunca insan ister istemez Beşiktaş'ı sezon öncesi itibariyle yazmak istiyor. Yukarıda bahsettiğimiz yenilikler kağıt üstünde kalıyor ne yazık ki. Yönetim kurulu yeni ama yapılanlar aynı. Göz boyamak için uğraşılıyor. Taraftar kandırılıyor. Taraftar yapılan transferlerle her şeye sünger çekiyor ama coşkusundan, hırsından, desteğinden bir şey kaybetmemiş. Teknik heyet yeni ama hoca kafasındaki taktik tutmayınca yine eski takıma dönüş sinyalleri veriyor. Kadro yeni ama gol atılana kadar oynanan oyun geçen sezonu hatırlatıyor. Gelin, dün geceye şöyle bir bakalım:
İlk maçta zorlanan Beşiktaş, bu maça çıkarken avantajlı olan taraftı. Rakip takımın mutlaka gol bulması gerekiyordu. Ama sadece bundan dolayı takımın rölantide oynayıp turu geçmeye çalışması beklenemezdi. Sahadaki kadro galibiyet için yeterliydi. Ama oyun öyle değildi. Orta sahada Delgado o kadar çok top kaybediyor, Quaresma o kadar çok top eziyor ve Holosko o kadar alakasız bir şekilde oynuyordu ki; Ernst-Necip ikilisi sürekli rakibin hızlı ataklarına engel olmaya çalışıyordu. Bobo yine yalnızları oynuyordu. Toraman-Zapo ikilisi ise uyumsuzdu. Toraman'ın hamle hataları, Zapo'nun isabetsiz uzun toplarıyla birleşince ortaya can sıkıcı bir oyun çıkıyordu. Ancak 30. dakikada Bobo'nun yaptığı pres sonucu kazanılan top ve ardından gelen faul/kırmızı kart maçın şeklini değiştiriyordu. İlk maçta da yapılan presle penaltı kazanılmıştı. Plezen savunmasının prese karşı zayıf kaldığını da böylece rahatlıkla söyleyebilirdik. Kırmızı kart sonrası Plezen oyundan iyice kopmuştu. Ancak Beşiktaş, yeni yeni kendine geliyordu. 39. dakikada Q7 farkını ortaya koyuyor ve şık bir vuruşla topu ağlara gönderiyordu. Golden sonra herkeste bir rahatlama oluşmuştu. İlk yarının sonlarında, soldan gelen Plezen atağı golle sonuçlansa bu kadar rahat olunmayacaktı.
İkinci yarıya da rahat başladı Beşiktaş. Quaresma'nın, Limbersky karşısında bir kez daha şov yapması ve Çek oyuncuyu kırmızı kartla oyundan göndermesi takım adına olumlu bir gelişmeydi. 57. dakikada Quaresma bu kez kanadından gelip şık bir orta yapıyor ve Delgado da bu ortaya kafayla dokunarak takımını iki farklı öne geçiriyordu. Delgado'nun golü, daha önceden iki gol attığı Zürih maçını hatırlattı. Orada da arka direkte kafa golü atarak hayatının maçını çıkarmıştı. Ancak bu maç için ''hayatının maçı'' demek oldukça zordu. İkinci golden sonra işin şov yönü daha fazla ön plana çıktı. Quaresma istediklerini yapabiliyor, Delgado-Necip gibi futbolcular uzaktan şutlarla kaleyi yokluyorlardı. Rakibin gardı düşmüştü. Nihat-Tabata oyuna girmişti. Derin toplarla rakip savunma delinmeye çalışılıyordu. 71. dakikada ise sahneye bu sefer Holosko çıkıyordu. Holosko, gerçek anlamda sahneye çıkıyordu. Çünkü sahada var olduğuna kimse inanmıyordu. Sol çaprazdan, sağ ayağının içiyle attığı şık golle farkı üçe çıkarıyordu. Maç da bu skorla sona eriyordu. Açıkçası Beşiktaş, geçen seneden farklı bir oyun ortaya koyamadı. Q7'nin savunma dengesini bozup attığı gol sonrası takımda farklılık gördük. Geçen sene bir Q7 olmadığı için Beşiktaş kilit açmakta zorlanıyordu. Guti de gelince kilitli kapıları açmak için birden fazla anahtar olacaktır. Bunların dışında, maç sonunda akıllarda kalan bir diğer konu takımdan kimlerin gönderileceği ile ilgiliydi.

Sivok'un sözleşmesi dondurulduktan sonra geriye bir adam kalıyordu fazlalık olarak. Delgado, bu kadar ısrarla oynatıldığına göre oynayacak. Schuster'in kafasında Delgado var. Toraman da sakatlanınca Zapo-Ferrari ikilisinin de gönderilmeyeceği kesinleşti. Sanki ilahi bir güç, Zapo-Ferrari gönderilmesin diye Sivok-Toraman'ı sakatlıyordu. Geriye Fink-Tabata-Holosko üçlüsü kalıyordu. Tabata da oyuna sonradan giren bir oyuncu ve Schuster kendisine şans veriyor. Ancak Delgado'nun yedeği olan Tabata, Guti geldikten sonra gözden düşecektir. Sadece Ernst-Necip ikilisinin olduğu yerde Fink'i yollamak büyük hata olacaktır. Holosko ise hala muamma. Kötü oynadı bu maçta. Geldiğinden beri muhteşem oynadığı bir maç da yok. Ama hücumcu ve kanattan içeri giren bir adam. Schuster kendisinden vazgeçmeyecektir.

• Atilla Nesipoğlu l 0 Yorum


Eski günlerini aratsa da G.Saray halen ligimizin en avrupai takımı. Formayı kim giyerse giysin kodlanmış gibi benzer performansları sergilemeyi başarıyor. Dün buna en güzel örneği Mustafa Sarp gösterdi. Tribünler tarafından gösterdiği performans beğenilmeyen orta saha oyuncusu sahanın en iyisi olmayı başardı OFK Belgrad karşısında. Geçen sezonu benzer bir performansla açtıktan sonra ilerleyen haftalarda hayal kırıklığı yaşatsa da bugünkü maçın en iyisiydi. Attığı gol ve kazanıp Kewell'ın önüne servis ettiği top ile turun kolaylanmasını sağlayan oyuncu oldu.

Kewell'ın da Sarp'a eşlik edişi ve Aykut'un yardımları ile turu farklı bir skorla geçmeyi bildi G.Saray. Transferi biraz da mecburiyet ve taraftarı mutlu etmek için yapılmış olan Kewell attığı gol, yaptırdığı penaltı ve rakibi eksik bırakmasıyla ondan vazgeçmeyen tribünleri haklı çıkarttı. Aykut'un işi Avustralyalı oyuncuya göre biraz daha zordu. Bir türlü alamadığı "1" numaralı forma ve üzerinde dönen yabancı kaleci transferi yetmezmiş gibi kötü bir gol yiyerek başladığı maçı, skor 2-1'ken yaptığı kurtarışlarla kredisini arttırmış olarak kapadı.


Çok eleştirtirdiğim Rijkaard'ın da hakkını vermem lazım. İlk maçın ardından elenme korkusu yaşaması muhtemel takımını sahaya rahat ve stresten uzak çıkartmayı başarmış. İstanbul'da cehennemi yaşadıktan sonra Belgrad'da cenneti bulmuş olarak dönüyor G.Saray. Sarı-Kırmızılı takım konsantrasyonun düştüğü dakikalar dışında 90 dakikayı hazırlık maçı tadında oynadıysa, futbolcularına bu ortamı oluşturan Hollandalı teknik direktörü kutlamak gerekli. Rijkaard, "Elenirseniz tarihe geçeceğinizden haberiniz var mı?" diye soran gazeteciye basın toplantısını terk ederek cevap vermemişti. Bugün takımı oynadığı futbolla soruyu da onun adına yanıtlamış oldu.

Ve bitirirken Arda'yı konuşmazsak olmaz. İçeride dışarda, çimde kumda kazanmak için her şeyi yapan kaptan yine çok etkiliydi. Artık iyi futboldan fazlasını oynaması beklenen Arda maçtaki duruşu ve maç sonrası açıklamları ile bir kez daha farkını ortaya koydu. Bazen Türkiye'de yetiştiğine inanamıyorum. Sanki Almanya'da futbolu öğrenmiş de ülkeye geri dönmüş gibi geliyor bana. Topu ayağında daha az tutması ve doğru anlarda oyunu forse etmesi sezon başında benim gördüğüm en büyük artısı. Cana'nın ektraya kaçmadan sadece işini yaptığı, sonradan oyuna giren Pino'nun güzel asisti ve Mehmet Battal'ın golü de dünün akıllarda kalan performanları oldu.

• Anıl Can Yıldırım l 0 Yorum


Statta seyrettiğim ilk maç sonrasında bu maç için hiç umutlu değildim. Fenerbahçe'nin de zayıf Young Boys'a elenmesiyle içimdeki karamsarlık artmıştı. Elenebilirlik ihtimalinin bu kadar su yüzüne çıkması, ya da bir başka deyişle öyle bir ihtimalin varlığının hissedilmesiydi adeta. Amacım maçı dakika dakika, pozisyon pozisyon irdelemek değil. Fakat bu 5 gollü galibiyet sonrası kimse skor yazısı beklemesin. Söylenmesi gerekenler, sırf ileride "bakın biz söylemiştik" demek için ya da buradan koskoca Galatasaray yönetimine uyarıda bulunmak için değil, bizi okuyan kitleye olan saygımızdan dolayı söylenmelidir.

Öncelikle Galatasaray kadrosunu ele almak gerekir. Fakat Rijkaard'ın sahaya sürdüğü takımı eleştirmek için değil, Rijkaard'ın eline verilen oyuncu topluluğuna göz atmak için. Futbol A.Ş. ve Sportif A.Ş. birleşimi sonrası defterden bir kalemde silinen 200 milyon liralık borç, Seyrantepe'ye yapılan muazzam stad, Kalamış Tesislerinin lodos sonrası tadilatı ve Yelken Şubesine hizmet vermesi, Galatasaray Adası'nın 2006'da kiraya verilip ismi değiştirildikten sonra hüviyetini tekrar kazanması... Adnan Polat yönetiminin son iki yıldaki idari başarıları bu saydıklarım. Dikkatinizi çeken bir şey oldu mu? Mesela bahsettiğim gelişmelerin yaşandığı Spor Kulübünün bir tane bile saha içi zaferinin olmayışı gibi. Bu yetmezmiş gibi ilerlemek yerine gerilemesi, insanın aklına "Acaba Kongre'den yanlış aday mı seçildi?" sorusunu getirmiyor değil. Haldun Üstünel'in önce görevinden sonra da yönetim kurulu üyeliğinden azledilmesi, üstü asla kabuk bağlamayacak bir yara olacaktır Adnan'lar yönetiminin. Bugün yönetimin hala transfer beklentisiyle taraftarı oyalayabilmesinin nedeni, birinin çıkıp Adnan Polat'a, "Adnan Sezgin'in sahadaki Galatasaray için yaptığı 3 olumlu somut aksiyon sayabilir misiniz?" diye sormamasındandır.

Madem sahadaki Galatasaray dedik, o zaman ona da bir göz gezdirmek gerek. Yapılan transferlerle giden gelenlere bir bakalım. Keita gönderildi, yerini Serdar Özkan veya J.P. Pino'nun doldurması beklenmekte. Geçen sezon yüzüne bakılmayan Servet, yokluktan Neill'in yanına yerleşti. Davul zurnayla gönderilen Leo Franco'nun, Aykut'tan daha kötü bir kaleci olduğunu söyleyenle hararetli tartışırım, ki ikisi de Galatasaray'ın kalecisi değildir. Ufuk herkesin hayali, ama kimse kapalı kutu olduğunu kabul etmek istemiyor. Top ayağına yakışmayan savunmadan topu alıp ilerideki incecilere aktarması için Cana getirildi. Fakat bu takım 3 savunma yönü ağır basan oyuncuyla oynadıkça, M. Sarp, Ayhan ve Barış 3'lüsünden ikisini görmeye devam etmek zorunda kalabiliriz. O bölgede oynaması bu saydığım 3'üne oranla daha makul olan Elano, sıkışık trafikte araba şarjı satan işportacı misali ilk teklif verenin camından içeri atılacak gibi. Adnan'ların şu ana kadar tek olumlu hamlesi, taraftarın tepkisinden çekinerek uzattıkları Kewell kontratı. Forvette sakatlıkları artık can sıkmaya başlayan Baros'un arkasına, ligin ikinci yarısının Şubat ayında 25'ine basacak, genç yetenek(!) Mehmet Batdal'ın alınması sadece, yönetimin bir kumar alışkanlığı olduğunu gösterir.

Vasıfsız, yapıcı olmayan eleştirilerde bulunmamak için ortada adı geçen Ledesma veya Rosicky gibi yüksek profilli oyunculara bu takımın şiddetle ihtiyacı olduğunu vurgulamak isterim. Bugün sokağa çıkıp Galatasaray taraftarlarına, hangi 2 mevkiye transfer istediklerini sorarsanız yüzdeler size net bir 2 mevki vermeyecektir. Galatasaray'ın (her ne kadar yabancı hakkının kaleciye kullanılmasına kesinlikle karşı olsam da) kaleye, defansa, orta sahaya ve forvete ihtiyacı olduğunu değişik kombinasyonlarla söylecek bir taraftar topluluğunu tatmin etmek zorunda yönetim.

Haftalardır içimde biriktirdiğim kendimce yanlışlarımı ve doğrularımı sıraladıktan sonra maça ve Galatasaray'ın sistemine ve dizilişine de birşeyler söylemek isterim. toplamı 10 eden ve çoğunlukla 4'ü defansa kullanılan dizilişlerin kalan 6'sını değişik(!) şekillere sokup yeni bir şey söyleyemeyeceğimi biliyorum. Bu yüzden Rijkaard'ın tek forvetli sistemi benimsediğinde hemfikir olup, forvet hariç kalan 5 oyuncunun bireysel olarak incelenmesinden yanayım. Bu incelemeye takımın lideri, herşeyi olarak aslanların önüne zincirlenen Arda Turan'la başlayalım. Ya da direk olarak gevelemeden belirteyim. Arda'dan forvet arkasında, Adnan Polat'ın deyimiyle "10 Numara" oynamasını beklemek, onu bitirmektir. Zihinsel olarak kuvvetli olmadığından, kaptanlığı ve 10 numarayı aldığından beri topun ayağında kalma süresinin artışı, 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya'daki enflasyon artışıyla kafa kafaya gider. Sol kanatta üzerine düşenden fazlasını yapmaya çalışmaması ve oyunu basit oynaması onun, alamet-i farikasını ortaya çıkarmasına yetecektir. Cana'nın yanına alınacak, iki ceza sahası arası gidip gelebilen, ayağına top yakışan, mücadeleci bir orta saha bu bölgedeki sıkıntıyı çözebilir. Elano'nun gönderilmesi durumunda ise yerine, hücumdaki topu yönlendirme görevini Arda'nın sırtından alabilecek bir oyuncu gerekli gözüküyor. Tabii bu dediklerim klavye başında tuşlara hevesle ardı ardına basarak düşünülmesi ve yazılması kolay olan fakat uygulamada, hele ki Adnan Sezgin gibi bir Truva Atı'nın önderliğinde çok zor hatta imkansız gibi gözüken adımlardır. Bir Galatasaray taraftarı olarak zerre haz etmesem de göbekten bağlı olduğumuz Adnan Sezgin ve ebedi dostu Adnan Polat'ın eğrisini doğrusuna denk getirmelerini beklemekten başka çaremiz yok gibi.

• Atilla Nesipoğlu l 30 Temmuz 2010 0 Yorum


Sahaya çıkan 11'i gördükten sonra ilk aklıma gelen, geçen sezonki F.Bahçe mağlubiyeti sonrasındaki Sivasspor deplasmanı oldu. Mustafa Sarp, Ayhan Akman ve Barış Özbek'i en son bir arada o maçta izlemiştim. O günden farklı olarak Mehmet Topal yerine Serdar özkan görev aldı. Barış kanat yerine orta saha oynadı.

O günle bugün arasındaki ortak nokta ise G.Saray'ın iki maçı da mutlak kazanması gerekiyordu. Galibiyete ihtiyacı olan G.Saray iki zayıf rakibinin karşısına da üç defansif orta saha ile çıktı. Sivas'da 1-0 dan yakalanmışlardı. bugün 2-0'dan yakalandılar. 6 Nisan 2010'dan, 29 Temmuz 2010'a kadar geçen 114 günde yaşanan değişim geriye doğruysa durup bir kenar yönetime sormak lazım ne iş diye.

Rakip Serdar Özkan'ı bile durdurmakta zorlanıyor. Bu takıma karşı Rijkaard'ın tercihi, rakip kale sahasına girmeyen 3 orta saha. Dörtlü defans ve kaleciyi de eklersek toplam sekiz futbolcu golden uzak. G.Saray'a geldiği günden beri sistemi oturtması beklenen Hollandalılar'dan istenen bu değildi sanırım. İki kötü golü yemese G.Saray maçı 2-0, biraz da şansı olsa daha farklı da kazanabilirdi. Sıkıntı tabelada değil, tribünde. Rijkaard'a ilk günden bu yana destek olan, en kötü günde bile sırtını dönmeyen tribünlerde. Hücum futbolu izlemeye gelen G.Saraylılar memnun değiller. Cana'yı, Kewell'i, Pino'yu izlemek istiyorlar Ayhan'ı, Mustafa Sarp'ı, Barış'ı değil! Yönetimin önüne koyduğu malzemeyi kalitesiz bulablir ama bundan daha keyifli bir futbol ortaya çıkartmalı Hollandalı. 


G.Saray Spor Kulübü'nü neresinden tutsanız elinizde kalıyor bu aralar. Bu kaosun ortasında tek bir ışık parlıyor o da Arda. Kaptan belli ki geçen sezonun sonunda yaşananları arkasında bırakmış. Attığı iki gol ile takımını öne geçirdi. Sadece attığı gollerle değil driblingleri ve pasları ile takımını ileriye taşıdı. Statta ve ekran başındakilere futbol izletti. En tepeden en alta akdar kötü yönetilen G.Saray'da bir onu karartamadılar. Umarım parlamaya devam eder genç yıldız.

Not: G.Saray'ın, Ali Sami Yen'in ölümünü mezarı başında andığı bir günde sahaya parçalı Sarı-Kırmızı ile çıkmak yerine, reklam yapmak adına "mercan" renkli forma ile çıkması da ayrı bir tartışma konusu.

• Efe Yılmaz l 0 Yorum

Sanki lig biteli iki buçuk ay olmamış. Transfer dönemi yaşanmamış, futbolcular antrenman yapmamış. Bu maç uzun bir aradan sonra oynanan ilk resmi maç değil sanki, ligde 35. hafta maçı. Nereden tutsak elimizde kalacak bir yapı var ortada. Aslında sezon öncesi takım analizlerine bırakmak istiyordum bazı konuları ama zamanı geldi sanırım.

Galatasaray yönetimi sanırım geçen sene hiçbir maçı izlemedi. 3 tane Galatasaray maçı izleyen normal bir insan Sarp, Ayhan ve Barış'dan oluşan orta sahanın istenilen düzeyde performans alınamayacağını anlar. Ucuz hesaplarla, bakkal zihniyetiyle transfer yapılmaktan vazgeçilsin artık. Rijkaard geçen sene çok net bir şekilde oyuncu kalitesinin yetersizliğinden bahsetmişti. Bu kaliteyi arttıran bir hamle hala yok. Cana'nın yanına en az onun kalitesinde ve bireysel yetenek olarak biraz ilerisinde bir adam alınsın. Polak ve benzeri alternatiflerden bir tanesi gelecekse, Galatasaray yönetimi gidip "Yeni Rakı" ile anlaşsın çünkü bu sezon başka türlü gitmez.

Geçen sezon Baros'un sakatlanmasından hiç ders almamış yönetim, şu anda 2 forvet var kadromuzda. Hani Galatasaray her kulvarda kupalara adaydır ya yıllardır, 3 kulvar için 2 forvetimiz ve bir Kewell'ımız var. Ayrıca yönetimden bir isteğim daha var, Neill'ın yanına ona köstek olacak değil, destek olacak bir oyuncu getirsinler. Zaman zaman rakibin zaman zaman Servet'in kademesine giriyor Neill işi çok zor.

Gelelim olayın teknik direktör ve saha içi boyutuna. Frank Rijkaard geçen sene tecrübe ettiğimiz gibi yeni transferleri takıma biraz geç koyan birisi. Normaldir, kondisyon ve uyum süreci gibi bilimsel birikim gerektiren konularda bilgisi bu blogun bütün yazarlarının bildiğinden fazladır. Ama eğer bu takım bu maça bu üç orta saha ile çıkıyorsa onunda bir düşünmesi lazım. Benim Frank Rijkaard sevgim gereğinden fazla sanırım o yüzden bu yaptığı harekete kendimce bir açıklama getirdim. Takımın kadrosunun kalitesizliğini, yönetimin gözüne sokmak istedi sanırım. Umarım bu maçtan sonra Adnanlar bu işin dandik adamlarla olmayacağını anlamışlardır. Frank Rijkaard'ı eleştirdiğim nokta ise 11 kişiye 1 senedir skoru korumayı öğretememesi ve hala Aykut'un kaleci olduğunu düşünmesi. İlk gol kısmetsizliktir, futbolda böyle goller olur. Ama eğer bir takım kornerden öyle gol yiyorsa, ortada savunma kurgusunun ve bir kalecinin varlığından bahsetmek mümkün değil. Ve geçen sene bu günden takım özellikle bir konuda çok geride. Tobol maçı ve diğer çerez maçlarda duran toplardan gol buluyorduk. Belli ki sevgili kıvırcık bu sene bu konuya eğilmemiş. Son eleştirim ise o tribünü sadece laf olsun diye dolduran taraftara. Bir takım taraftarı yenilen gollerden sonra uzatmalarla birlikte 6 7 dakika daha varken, susuyorsa gelip taraftar edebiyatı yapmasın. 5 şampiyon takım içinde taraftarıyla en az maç kazanan takım Galatasaray.

Olayların güzel yönüne bakacak olursak, Neill bıraktığı yerden devam ediyor. Arda hırslı, Serdar istekli, Mehmet'de gelecek var, Kewell'ı bu formayla görmek güzel. Ama Mayıs 2010'dan Temmuz 2010'a, hatta Temmuz 2009'dan günümüze çözülen bir sorun yok. Futbolcular tatil yaptı, demek ki yönetimde bu tatile uyum sağlamış. Sonuçta Frank Rijkaard bir aşçı ve eline ne malzeme verirseniz ortaya ona göre bir sonuç çıkar. Evet aşçımızın da bazı hataları var ama önüne konana malzemenin kilit noktalarında sorunlar var.

Turun geçilip geçilmemesi mesele değil. Ama özellikle son üç sezondur Galatasaray'a hakim olan yapboz düzeninin değişmesi lazım. Önümüzde daha çok maç var, umudu kaybetmemek lazım.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 29 Temmuz 2010 0 Yorum

Viktoria Plezen: 1  Beşiktaş: 1

Beşiktaş, Avrupa Ligi 3. Ön Eleme maçında, Çek Cumhuriyeti'nin Plezen takımıyla 1-1 berabere kaldı. Bakmayın berabere kaldı dediğime. Eğer futbol tanrıları, melekleri bir araya gelip de uzlaşabilselerdi, Beşiktaş ilk yarıda 3-4 tane gol yiyip ülkeye dönüş yapacaktı. Bu dönüş sonrasında Nobre, Delgado, Hilbert de feci dayak yiyeceklerdi. Ancak tanrılar ve melekler anlaşamayınca devreye Hakan Arıkan girdi. Kurtardığı toplarla takımını ayakta tutmaya çalıştı. İlk yarıda her kurtarışı sonrasında arkadaşlarına ana-avrat küfreder gibi bakması da gözlerden kaçmadı. Ancak kimse de bu bakıştan utanmadı. Öyle ki, son derece basit bir duran top organizasyonuna engel olamayan Beşiktaşlı savunma oyuncuları golü yediler. Herhalde bu umursamazlığa kızan Hakan da, yediği gol sırasında kaleyi falan bırakıp kale alanı çizgisinin ötesine geçip topu kurtarmaya kalktı. Başarması imkansızdı. Neticede Plezen 1-0 öne geçtiği vakit kimse şaşırmadı.

Golden sonra takımda yine pek bir şey olmadı. Yine savruk, yine çok pas hatası yapan bir Beşiktaş vardı sahada. Ancak Plezen savunmasının yaptığı tek hatayı Quaresma iyi değerlendirdi. Yaptığı pres sonucu topu kapmak isterken düşürüldü. Düştü mü, düşürüldü mü tartışmasına girmiyorum. Ben düşecek bir temas göremedim. Ancak eğer temas varsa bu net olarak penaltıdır. Neticede hakem de penaltıyı gösterdi. Maçın en kötü oyuncularından Delgado skoru 1-1'e getirdi ve devreye de bu moralle girildi. İlk yarıda görülen en önemli şey Ernst'in, dört-beş adamla gelen Plezenli oyuncuları tek başına durdurmaya çalışmasıydı. Nobre-Nihat sadece hücuma çıkarken geriye geliyordu. Q7 kanadını önemsemiyor, Hilbert ise pozisyon alamıyordu. Delgado alışık olmadığı bir bölgede ve stilde oynamak istese de beceremiyordu. Hücuma çıkışlarda da inanılmaz top kayıpları yaşanıyordu. Yani kısacası, Necip şarttı.
İkinci yarıda oyuna Necip girdi. Nihat bu maçta fazla varlık gösterememişti. Böylece oyunun dengesi değişti. Plezen yine birkaç tehlike yaratmak istedi. Bunun dışında hızlı çıkışlar yapamadıkları gibi, orta sahada daha fazla boğuşmak zorunda kaldılar. Ernst-Delgado merkezli pas trafiğine Necip de eklendi. Belirtmeden edemeyeceğim; Necip'in bu yükselen performansı beni heyecanlandırıyor. Topu ayağına alışı bile taraftara güven veriyor. Savruk değil. Pas atmayı biliyor. İleri çıkıp alternatif yaratabiliyor. Savunmadaki zamanlama ve pozisyon hatalarını en aza indirgerse büyük bir oyuncu olabilir. Oyunun ileri aşamalarında Beşiktaş daha hakim ve rahat oynadı. 75. dakikadan sonra yine kontrolü Plezen'e verseler de bu sefer fazla dağılmadılar. Oyuna sonradan giren Bobo iki önemli pozisyonu harcadı. İlkinde oyuna ısınamadığı için gelen topa net bir şekilde vuramadı. İkincisinde ise top az farkla dışarı çıktı. Bobo, özellikle arkası bu kadar sağlamken coşmalı.

Peki neden siyah-beyaz bir maç diyorum? İlk yarı kapkara bir oyun izledik. İçimiz sıkıldı. Takımın bu haline inanamadık. Ancak ikinci yarı daha dengeli ve olması gerektiği gibi oynadık. Çok mu iyi? Hayır. Ama deplasmanda, ilk maçta, henüz sezon başıyken bu oyun yeterliydi. İlk kez bu sezon Beşiktaş'ı 90 dakika izledim. Çok daha fazla çalışmaları gerekecek. Özellikle Delgado ve Tabata ile ne yapılacağı belli olmalı. Hilbert gerekirse bek oynatılmalı. Nobre'ye kibarca yedek kulübesi gösterilmeli ve Necip-Ernst ortaklığı işletilmeli. Daha bu takıma Guti'nin geleceğini de unutmamak gerek. Bu takım, bir seviye üste çıkmalı. Guti, bunu tek başına yapacak güçte. Yeter ki diğerleri de ona ayak uydursun. 

• İhsan Yılmaz l 2 Yorum



Takımların iyi yönlerini görmek kolaydır, ama kötü yönleri genelde gözden kaçar. İlk yarı Beşiktaş’ın kötü yönleri gözden kaçamayacak kadar belirgindi. Schuster maçtan önce yaptığı açıklamada bu maçın takımın görüntüsü açısından önemli olduğunu söylemişti. Gerçekten de öyle; ama hazır olmayan bir tek takım değil, aynı zamanda işlenmeye çalışılan sistemdi.

Sadece geçen sene değil, 4-5 senedir Beşiktaş hücum futbolu oynamıyor. Üstelik geçen sene oynadığı defansif oyun takımın genetiğine iyice işlemiş durumda. Bernd Schuster’in takımın başına gelmesi bu sebeple çok önemli. Hücum futbolu! Takımda (özellikle uzun zamandır oynayan bazı yerli oyuncular) hücum futboluna hiç alışık olmayan oyuncular var. Bu durumu düzeltmenin iki yolu var. Ya alışık olmayanları ve alışamayacakları takımdan bıçak gibi keseceksiniz, ya da bu oyunculara, sisteme alışması için gerekli zamanı vereceksiniz. İşte burada Guti ve Quaresma transferleri devreye giriyor, çünkü bu oyuncular hücum futboluna yatkınlar. Peki yeterli mi? Plzen maçı bu soruların cevabı için yeterli değil. Ama genel soruları cevaplayacak anahtarlar var.

Defansın yaptığı hatalarda Ferrari sesleri yükseliyor ama Ferrari aranan adam değil. Ferrari çok iyi bir defans oyuncusu ve kademe hataları çok az olan bir oyuncu olabilir, ama iyi bir defansif oyuncu değil. Çünkü topu önde karşılayamadığı gibi topu oyuna hızlı da sokamıyor. Defansın arkasına yaslanarak oynadığından kademe hatalarını çok hızlı kapatıyor, ama önde olduğunda bu hataları bu kadar çabuk kapatamıyor. İbrahim Toraman ise motivasyonu yüksek olduğu maçlarda hatasız ama biraz kırıldığında kademe hataları yapan bir oyuncu. Bunu da hırsı ve mücadelesi ile kapatmaya çalışıyor. Sivok ise bu mevkide başarılı olabilcek bir oyuncu çünkü risk almayı ve oyunu önde kurmayı biliyor ama top kayıplarında ağır kalıyor.

Defansta bu tür problemler olunca Ernst orta sahada yalnız kalıyor. Aslında beklenen Delgado’nun ona yardıma gelmesi ama Schuster’in istediği defansın öne çıkıp ona yardım etmesi. İkinci yarıda oyuna giren Necip her ne kadar tempoyu düşürüp orta sahayı rahatlatsa da inatçı Schuster’in bu sistemi bozmayacağını düşünüyorum.

Guti transferi bu konuda yine kilit bir önem taşıyor, çünkü orta saha açığını kapatacak ve pas trafiğini düzenleyecek kişi. Delgado’nun orta sahanın önüne bile gelmediğini düşünürsek, Guti Ernst’i en azından orta dilimde rahatlatacak biri.

İlk yarı sonundaki penaltıda, önemli olan o pozisyonda Quaresma’nın baskı yapmasıydı. Disiplinsiz ve taktik düzene uygun olmayan bir oyuncu damgası yiyen biri için o baskı ve isteği göstermesi önemli.

Kanatlarda Beşiktaş’ın sorun yaşaması yine defansın öne çıkmasındaki ince ayara bağlı. Eğer Beşiktaş, Schuster’in istediği gibi saldıran bir takım hüviyeti kazanmak istiyorsa bu defansif nüansı iyi ayarlaması lazım. Çünkü sağ ve sol uçta oynayan oyuncular defansif yönleri iyi olmayan oyuncular. Kanat aralarındaki mesafe uzarsa ortada yalnız kalan Ernst güçsüz kalır ve rakip takım bu kademe açıklarını lehine kullanır.

Beşiktaş’ın en kusursuz gözüken yeri, bu maçın da adamı olan Hakan’ın mevkisi; Kaleci. Denizlispor’dan Cenk’i de alarak doğru bir iş yapan Beşiktaş’ın canını yakabilecek goller ya şanssızlıktan ya da mucizevi bir şekilde gelir.

Kanatlarda Nihat-Quaresma ve ortada Guti varken herkes Nobre’den gol kralı olmasını bekler ama Schuster’in tercihi o olur mu? Zor gibi. Golcü tercihi Bobo ya da yeni alınacak biri olacaktır.

Bu maç için dikkat çekici başka bir olay, rakip takımın önceden hiç izlenmemiş olması. Schuster her ne kadar bu maçta takımını görmek istediğini söylese de rakibin izlenmemesi Turkcell Super Lig’de başa bela açabilir. Kapalı kutu Anadolu takımları her zaman büyüklere sürpriz yapmıştır. Tayfur Hoca’nın deneyimlerini Schuster ile paylaşacağından eminim.

• Onur Saygın l 0 Yorum


2008-2009 sezonu öncesi yöneltilen ''Galatasaray'ın kaleci transferine ihtiyacı var mı?'' sorusuna dalga geçerek ''Buffon falan gelmeyecekse gerek yok'' cevap vermişti Aykut. 4,5 sene oldu Alex 85. dakikada frikikten Aykut'a gol atarken. İlk maçı demiştik, o yüzden tedirgin yan toplarda ama sağolsun kendisi bizi haksız çıkarmak için 4,5 senedir inatla çabalıyor. Kendisi her korner olduğunda rakip takım penaltı kullanırmış hissi oluşturdu sağolsun.

Leo Franco kötü bir kaleciydi ama ıslıklanmayı hak etmemişti. En azından maç devam ederken. Bugün son dakikalarda bu seferde Aykut ıslıklandı. Yediği hatalı golden dolayı mı ıslıklandı? Yoksa 4,5 sezondur her yan topta şaşkın ördek misali çıkayım, dur çıkmayayım, tam ortada durayım en iyisi o diye diye sebep olduğu bir Şampiyonlar Ligi sezonu ve muhtemel bir Avrupa Ligi sezonu mudur?. Eğer ikinci sebepse sonuna kadar destekliyorum. Yaş itibariyle çok fazla kaleci seyretmedim Galatasary formasıyla. Ama kendisi Volkan Kilimci'den sonra en az güven veren kalecidir bana. 2 gün içinde 3 maç seyrettik, hatta ben bu yazıyı yazarken Beşiktaş maçı devam etmekte 3 takımda Türk kalecilerle oynadı. Volkan ve Hakan takımlarının avantajlı skorla dönmelerini sağlarken Aykut olan avantajı yok etti. Hep söylenir ''alt yapıdan bi çocuk yok mu Barış'tan daha kötü mü oynayacak'' diye sanırım yakın zamanda Aykut Erçetin de buna benzer bir cümlenin parçası olucak.