TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

Serhat Gürcan Gündüz l 22 Ocak 2011 0 Yorum



Notre Dame Üniversitesinin Amerikan Futbol takımı Fighting Irish'in yeminidir başlıktaki söz. "Bugün şampiyon gibi oyna!" yazısına dokunarak çıkar oyuncular sahaya. Üstelik Fighting Irish'in renkleri de sarı-lacivert. Zaten tek ortak noktaları bu. Ne aynı spor dalında mücadele ediyorlar, nede Fenerbahçe'nin bu takım kadar geliri var. Gerçi sadece Fenerbahçe değil, bütün Süper Lig takımlarından bile fazla geliri var bu üniversite takımının. İsteyen araştırabilir.

Fighting Irish 169 yıl önce kurulduğunda da her maçına "Şampiyon gibi oynamak" için çıkıyordu, bugünde rakip kim olursa olsun yine aynı şekilde çıkıyorlar sahaya. Peki ya Fenerbahçe?

Bütün hafta "Altın değerinde üç puan" naraları duyacaksınız. Trabzon puan kaybetti ya hani, "Şampiyon" olmak için mutlaka kazanmak zorundaydı Fenerbahçe. Bu kadar kötü oynamalarının sebebi, kazanmak zorunda olmanın stresi idi. Pardon ama, hala bunlara inanlar var mı?

Şimdi "Fenerbahçe bugün hangi taktikle oynadı?" diye sorsam, kaç kişi cevap verebilir? Kadrolar açıklandığında herkes 4-3-1-2 veya 4-3-3 şeklinde oynayacak sandı Fenerbahçe'yi. Fakat işin aslı Özer girene kadar Aykut Hoca takımı 4-2-3-1 şeklinde oynattı. Özer girdikten sonra 4-4-1-1, Dia girdikten sonra 4-5-1 veya 4-6-0 düzenine geçti takım. Düşünün durum bu kadar karışık. Kenarda Stoch-Dia-Özer dururken neden Niang sol açık oynadı, buna hele hiç anlam veremedim.

Niang gibi bir golcü nasıl rezil edilir, bunun en güzel örneğini izledik 80 dakika boyunca. Hem savunmada adam kovalasın, hemde takımın Alex'den sonra gol beklediği ilk isim olsun. İleride top kaptırınca taraftarın tepkisini alsın, morali bozulsun adamın. Sonra soralım hep birlikte "Niang'ın performansı neden bu kadar düştü?" diye. Saçmalık işte bildiğin...

İnanın o kadar kötü bir maçtı ki, Gökhan'ın golünün güzelliğini anlatmak bile ayıp olacak adama. O yüzden kusura bakma Gökhan, yazamam o golü bu başlık altına.

Dökülen bütün takımdan ayrı olarak iki oyuncu var ama yazmak istediğim. Semih ve Selçuk. "Selçuk tamam ama , Neden semih?"

Bir gol atmak için nerede, ne zaman bulunması gerektiğini çok iyi biliyor Semih. Top nereye düşer, nasıl vurursam gol olur diye herkesten önce düşünüp gidiyor o noktalara. Çok önemli yetenekler değil mi bunlar bir forvet oyuncusu için? Peki Semih A takımda oynamaya başladığından beri kaç hoca gördü? Kaç tanesi ilk 11 başlattı düzenli olarak? Yahu geçtiğimiz sene Güiza bile onun önünde oynamadı mı? Basın hep hocaları suçladı doğal olarak, peki arkadaş Semih'in hiç mi suçu yok? Kaç maç var, 11'de başlayıp, etkili olduğu?

Bilim adamlarını toplayıp araştırma yapmaya gerek yok bunun nedenini anlamak için. Semih Şentürk, rakiplerinden fizik olarak daha güçlü olduğu her maç, Niang'ı bile yedek bekletir. Bakın bu kadar iddialı konuşuyorum. Peki Semih'in kaç defa özel antrenör tutup, fizik gücünü arttırmaya yönelik çalışmalar yaptığını duydunuz? Tabi ki böyle bir kişisel hocanız yoksa, bununla kordineli çalışacak beslenme uzmanınız da olmaz. Ondan sonra biz de sorarız "Neden bizim aramızdan bir C. Ronaldo çıkmıyor?" diye.

Binmeyin arkadaşım Porsche'nin en pahalı arabasına. Bir düşük modeline binin, aradaki farkla kendi özel ekibinizi kurun. Eviniz 12 odalı değilde, 11 odalı olsun 3 yıl bu adamların maaşlarını verin.

Yazı nereden nereye geldi arkadaş.

Selçuk içinde geçerli yukarıda yazdıklarım. Fakat onun asıl problemi psikolojik bana kalırsa. Maçın bitmesine 25 dakika kalmış, rakip kaleyle arandaki mesafe 30 metre, rakibini de beşe dört yakalamışsın. Pası sana veriyor takım arkadaşın, sen bırakıyorsun... Kusura bakma Selçuk Ağabey ama, taraftar seni bu yüzden istemiyor takımda. Ne bir sorumluluk alıyorsun savunmadan top çıkarma konusunda, nede beş metre yanındaki arkadaşına pas atabiliyorsun. Tam yedi sene olmuş, santim ileri gitmemiş futbolun. Bir top kaybettin diye değil taraftarın sana tepkisi, bunu artık anla. Bir saat daha geç git ağabey kız arkadaşının yanına. O bir saat içinde pas antrenmanı yap. Tabi senin isteğin sadece Galatasaray maçlarında gol atıp, bir yıl daha kalarak milyon dolarlar götürmekse, onu bilemem tabi ki...

Neyse, toparlayalım yazıyı. Her başarının kupa kaldırmak olduğu güzel ülkemde, elbette en değerli şey şampiyonluk yolunda alınmış bir üç puandır. Ama Fenerbahçe taraftarı mutlu olacak mı bu şekilde şampiyonluk geldiğinde? Zaten bu kadar karaktersiz bir oyun anlayışıyla kaç takımı yenebilir ki bundan sonra. Dün Beşiktaş taraftarı takımları aynı oyunu oynayıp 5-1 kazanmayıp, maçı 1-0 kaybetseydi yine aynı şekilde mutlu olacaktı. Kızmayın ama dün Beşiktaş gerçekten "Şampiyon" gibi oynadı.

Şimdi Aykut Kocaman'ın önünde iki yol var. Ya bu sene takıma bir "oyun karakteri" kazandırarak, seneye Fenerbahçe taraftarının hak ettiği futbol ve futbolcularla şampiyonluk kupasını kaldıracak, yada bu senenin sonuna kadar Fenerbahçe taraftarına eziyet çektirerek yarışın içinde kalacak.

Not: Diyorum ki Aykut Hocam, soyunma odasına Basri Dirimlili'nin kafasında bandaj olan resmini ve bu "Play Like A Champion Today" yazısını astırsan, güzel bir motivasyon kaynağı olabilir Trabzon maçı öncesinde. Hatta o resmin çekildiği gün rahmetli Basri'nin kafatasında kırık ve yarık ile oynadığını, kafası o haldeyken bile topa kafa vurduğunda, tribünlerin "şap" sesini duyduğunu anlatırsın maç öncesi konuşmanda. Belki onun cesaretinin, onun savaşçılığının kırıntıları düşer akıllarına da, Fenerbahçe'nin oyuncusu olmanın ne demek olduğunu anlayarak çıkarlar sahaya. Bence bir dene değerli hocam.

Cengiz Bahadır Özdemir l 21 Ocak 2011 0 Yorum

Kadın tenisçilerin, oyunları dışında her zaman güzellikleri de ön plana çıkmıştır (Jankovic ve Schiavone, siz üzerinize alınmayın). Hal böyle olunca, sezonun ilk büyük turnuvasında, bütün gözlerin Avustralya'ya çevrildiği bir ortamda Dannii Minogue da markasını tanıtmak istemiş. Victoria Azarenka'yı yanına almış ve birlikte çekim yapmışlar. Çekimin tamamını izleme şansı bulamadım. Ancak videonun 42. saniyesindeki görüntü ile 1:10'daki görüntü dikkatimi cezbetti. 1,57'lik Dannii Minogue'un kıvraklığına karşılık 1,80'lik Azarenka'nın odunsuluğu hoş olmamış. Neyse, zaten kadın okuyucuların dikkatini çekmek için bunu buraya koyuyorum. Hep spor, hep spor nereye kadar...

Cengiz Bahadır Özdemir l 20 Ocak 2011 0 Yorum

İşlerden dolayı Avustralya Açık'a yeterli ilgiyi gösteremiyorum ama 10-14 arasındaki maçları iki gündür, büyük bir keyifle izliyorum. Bir-iki kelam edip dükkanı kapatalım. İlk tur maçlarından David Nalbandian-Lleyton Hewitt maçı müthişti. Soluksuz bir şekilde izletti kendini bu iki veteran. Veteran diyoruz ama 5. setteki performansları adeta eski günlerine selam yollar nitelikteydi. Ev sahibi olarak mücadele eden Hewitt her ne kadar servislerinden daha fazla sayı çıkarmış olsa da Nalbandian'ın file önünde daha etkili olduğunu gördük. Ama her şey bir yana, iki kere maç sayısını kaçıran Hewitt kritik hatalar sonunda maçı kaybetti. Bizse 5 saatlik bir şölenle ekrandan ayrıldık.
İlk turda Sam Querrey, Nikolay Davydenko gibi seribaşı isimlerin elenmesi ise sürpriz oldu. İkinci turda izleyebildiğim ve heyecan dolu geçen bir diğer maç ise Gilles Simon-Roger Federer arasındaydı. Geçen sene burada çeyrek final gören Fransız raket, Federer'in de en büyük belalısıydı. Daha önceden iki kere karşılaşmışlar ve ikisini de Simon kazanmıştı. Maçın ilk iki setinde Federer'in büyük üstünlüğü vardı. Ancak ne olduysa bundan sonra oldu. Simon durumu 2-2 yaparak oyunu 5. sete getirdi. 5. sette de oyunu kolay kolay bırakmadı Fransız raket. Federer'in maç puanını almasını defalarca engelledi. Ama o da bir insan ve karşısındaki de Federer (yani insanın biraz daha gelişmişi). Yorgunluk ağır bastı ve Simon elenmekten kurtulamadı. Ama Federer de epey yoruldu. Bakalım ilerideki maçlara nasıl yansıyacak? İzleyemediğim ama ilginç maçlardan biri de Tipsarevic-Verdasco maçıymış. Tipsarevic iki kere öne geçmesine rağmen maçı 5 set sonunda Verdasco'ya vermiş. Zaten 5. setteki 6-0'lık sonuç da Tipsarevic'in nefesinin yetmediğinin bir göstergesi. Verdasco da şaşırtmak üzereymiş.
Djokovic-Dodig arasındaki maçta da beklendiği gibi büyük bir mücadele vardı. Djokovic elbette kazanacaktı ama Dodig kolay pes etmedi. Maç 1-1'e geldiğinde blog yazarlarından Alican Keser ile birlikte "Acaba?" dedik. Der demez de Djokovic lafı ağzımıza tıktı ve 6-0, 6-2'lik setlerle maçı 3-1 kazanmayı bildi. Özellikle son sette Djokovic'in rakibini ezen vuruşları vardı.
Kadınlarda seribaşı raketler yollarına devam ediyorlar. Genel olarak bir sürpriz yok. İlk turda 17 numaralı seribaşı Rezai'yi, ikinci turda da Jelena Dokic'i eleyen Çek Barbora Zahlavova Strycova üçüncü turda Na Li ile oynayacak. İki tenisçi de formda ve zevkli bir maç bizleri bekliyor. İlk turda elenen Ana Ivanovic ise birçok kişiyi üzdü. Ekaterina Makarova karşısında ilk seti alan Sırp raket, ikinci seti kaybedip final setinde bitirici hamleyi yapamayınca ilk turdan turnuvaya veda etti. Elbette sakatlığının da etkisi vardır ama Ivanovic'in ilk turdan elenmesi büyük kayıp.

İkinci tur maçlarında Marion Bartoli, elemelerden buralara kadar gelmeyi başaran Rus Vesna Manasieva'ya 2-1 yenilerek büyük bir sürprize imza attı. Bir diğer seribaşı Wickmayer de Letonyalı Sevastova'ya 2-0 yenilerek veda etti. Wozniacki-Williams-Schiavone-Henin gibi sporcular ise yollarına dolu dizgin devam ediyorlar. Yarın da kalan ikinci tur maçları oynanacak ve üçüncü tur maçları belirlenecek. Dananın kuyruğunun kopacağı yer de burası. Artık daha fazla sürpriz ve daha uzun süreli setler izleyebiliriz.

Tufan Tulpar l 19 Ocak 2011 0 Yorum




 Cuma öğleden sonrasında takvimler 19 Ocak 2007' yi gösterirken

Hava ve zemin şartlarının hep değişken, hep anlaşılamayan olduğu günde iki takımda sahadaki yerlerini alır ve "mücadele" başlar. Ama ne mücadele! Kuralların izin vermekte zorlandığı ölçülerde sertlikler, bire birler, omuz omuzalar, itmeler, kakmalar...
Nihayi amaçtan çoktan uzaklaşmış bir oyun seyrediyoruz derken aniden bir hareketlenme olur mücadelede. Ayaklar altında çiğnenmekten balçık haline dönen bu topraklarda Taksimspor'lu futbolcu topu ayağına alır. Top ondadır artık. Oyun stilini "şehirli bir güvercine" benzetir . Ürkek ama özgür. İsmiyle müsemma bu futbolcunun gösterecek meziyetleri, sahada söyleyecek sözleri vardır.

İsmiyle müsemma demiştik ya varsın bize kendi anlatsın ismini: 'hu' ve 'yerant' kelimelerinden oluşuyor. Hu ateş demek, yerant da canlılık, ataklık. Anadolu'dan gelen bir tamlama...
Biz tekrar maça dönelim. "Sol" kanata açılan topla birlikte hareketlenir bu ateş gibi genç. Taraflı tarafsız herkes heyecanlıdır artık futbol adına güzel hareketlerdir bunlar. Kafasını kaldırır ve şöyle etrafına bakar. Kim var kim yok diye. Bir başınadır anlaşılan. Bildiği gördüğü kanattan devam eder. Sürdürür dribblingini...

Artık dönmek yoktur. Sonuna kadar kaleye kadar devam. Çünkü önemini yitirmiştir artık kale de, kaleci de, rakip de. Çünkü güzeldir futbol, oyun, hayat güzeldir... Pas mı? Şut mu?...Pas mı? Şut mu? derken sert mi sert müdahale... Top bile şaşkın şaşkın yuvarlanmaya devam ederken müdahale sahibi kendini gösterir. Yeni Pelitlispor 'un "sağ" beki. Kimsenin bilmediği tanımadığı bu genç adam ancak birçok defa kadrodışı kalmasıyla tanınır. Ama artık o da kadrodadır. Kendisine verilen görevi de layığıyla getirmiş yıllarca unutulmayacak sert müdahalesini yapmıştır. Bu müdahale sahibi için hocası: "Futbola meyilliydi .Sol ayağı kuvvetliydi Kendisini biz kadro dışı bırakmadık. O uzak durduğu için kendi kendini kadro dışı bırakıyordu Onun yapacağına inanmıyordum ama bazılarının tetiklemesiyle yapabilecek bir kapasitesi vardı. Yönlendirme var. Çünkü onun kendi kafasıyla yapacağına inanmıyorum. O tarz bir insan değildi'' der.

Cuma öğleden sonrasında takvimler 19 Ocak 2007' yi gösterirken;

Yeni Pelitlispor'lu Ogün Samast'ın sert müdahalesiyle yerden kalkamayan Taksimspor'lu futbolcu Hrant Dink'dir ve oyun bir daha başlamamak üzere durmuştur.


Onur Güler l 18 Ocak 2011 0 Yorum


Aslında bu yazıyı yazmak için çok geç oldu ama konuşulanlardan o kadar sıkıldım ki o gecenin farklı bir yönünü, şu güne kadar konuşulması gerekenleri öne çıkartmak istedim.

Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena'nın açılışına birkaç gün kala heyecan sarmıştı beni. Hem tarihe tanıklık edecek olmaktan, hem yeni stadı görecek olmaktan, hem de Ajax'ı izleyecek olmaktan dolayı. Şimdi geriye dönüp baktığımda, açılışın gölgede kalacağını kestirememiştim. Gündem böyle bir olayın etkisi altında kalmışken, özürler havada uçuşurken, Galatasaray'a sahip çıkacak bir başkanı kalmamışken (neyse ki bilinçli taraftar var ve bunların birçoğunu tanıyor olmaktan dolayı mutluyum)...vs. oynanan maç unutuldu.

Sarı kırmızılı takım, ASYTT Arena'da Ajax ile bir de maç yaptı. İsim Ajax olunca küçümseyen kişiler, ciddiye almayanlar oldu tabi. Ancak açılışın ardından konuşmamız gereken yapılan gösteriler, stat gözlemleri dışında Emre Çolak'ın yeniden doğuşu(umarım), Juan Emmanuel Culio'nun takıma uyumu, Lorik Cana'nın geri dönüşü, Semih Oğuz'un oyuna girdiği anda sanki uzun zamandır Galatasaray'da oynuyormuş gibi oynaması, Emiliano Insua'nın Culio ile iyi anlaşmasına rağmen Hakan Balta'nın yedeği olarak değerlendirilmesi, Cumhur Yılmaztürk, Anıl Dilaver, Ajax'ın sahaya farklı bir kadroyla çıkmasına rağmen sistemini ne kadar iyi uygulayabildiği, atağa çıkışları, Stekelenburg'un oyun görüşü ve böyle bir kalecinin takıma getirdiği yarar(Hele ki Galatasaray'da olduğu gibi geriden oyun kurabilen tek bir oyuncuya sahip değilseniz), ve belki de dev bir takıma gitmeden önce son kez canlı izleyebildiğimiz Luis Suarez.

Keşke cumartesi gününden bu yana yaşanan stadyumdan çıkış, 'Allah kuruşu', twitter'dan yapılan açıklamalar...vs. olmasaydı da bu konulara değinilseydi. Eminim herkesin psikolojisi daha yerinde olurdu. Öte yandan isim tartışması sürüp giderken, bir öneri getirmek istiyorum. Şimdi bırakalım kompleksi falan, Türk Telekom ismini de anlaşma yapılmışken kenara atamayız ama Ali Sami Yen ismini ön planda tutarak Ali Sami Yen Türk Telekom Arena diyebiliriz. Kısaltması da ASYTT Arena.

Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum

Hamilton: "Winning my first race felt better than having sex"
Raikkonen: "Maybe he never had sex"

Kadir Ar l 17 Ocak 2011 1 Yorum


Steve Bruce da transferi doğruladığına göre artık kesinleştiğini söyleyebiliriz. Darren Bent 18 milyon sterlin karşılığında Sunderland'den Aston Villa'ya transfer olmak üzere...

Martin O'Neill'ı istifaya zorlayıp yerine Gerard Houlier'i getiren, 37 yaşındaki kulüpsüz kalan Pires'in takımı yola sokabileceğine inanan Randy Lerner dipten bir türlü kurtulamayınca, sezon başında O'Neill'e vermediği bütçeyi Houlier'in emrine teslim etti. Bent'in transferiyle ilgili herhangi bir olumsuz düşünceye sahip değilim. Zaten kariyerindeki bu 4. transferiyle kendisi için ödenen bonservis bedeli 47 milyon sterline ulaştı. Bana göre Premier Lig'in an itibariyle en iyi 3 forvetinden birisidir. Kanatlara kaçmaz, geriye gelip top almaz, oyun kurmaz. O sadece golcüdür, ceza sahasında işini yapar. Hem de fazlasıyla iyi yapar. Agbonlahor'la da mükemmel ikili olacaklardır, Houlier bir sürpriz yapmazsa...

Şampiyonlar Ligi için Mark Hughes'u yollayan City geçen sezon bu hedefine ulaşamayınca gayet mutlu olmuştum. Allardyce'ı yollayan Blackburn yöneticileri gerekçe olarak ilk 5 hedeflediklerini belirttiler ama Ronaldinho peşinde koşup medyada hava atmaktan transfer sezonunun yarısını boşa geçirdiler. Newcastle, Chelsea'yle berabere kalan, Arsenal'i dışarıda yenen, ezeli rakibine 5 atan ve takımı düştüğü Championship'ten çıkaran Hughton'ı kovup Pardew'i getirdi, hala değişen bir şey yok. Aston Villa da takımı üç sezon art arda 6. yapan Martin O'Neill'a Şampiyonlar Ligi'ne bir türlü katılamadığı için transfer bütçesi vermek istemedi. Şimdi Darren Bent ve 3 gün önce gelen Makoun'la beraber kulüp sahibi Randy Lerner'ın ara transferde harcadığı para 24 milyon sterline ulaştı. 6. sıranın 12 puan uzağında, düşme potasındayken O'Neill'a yarısını bile vermediği parayı şimdiden harcamış durumda...


Ayrıca Martin O'Neill'ın tüm sistemini üzerine kurduğu Gareth Bale ve James Milner'i birer sezon arayla ve O'Neill'ın tüm itirazlarına rağmen Manchester City'e satan zihiniyet, Houlier'in isteğiyle Ashley Young'ı Manchester United'a satmaktan vazgeçti. Bu sezon Villa için kaybedildi artık, önümüzdeki sezona ne olacağı da meçhul...

Transferin bizim açımızdan önemi ise bir süredir rafa kalkan Carew-3 Büyüklerden Birisi haberleri yeniden piyasaya sürülebilir. "Çünkü Carew'in sözleşmesi sezon sonunda bitiyor ve kendisinin ve eşinin Türkiye'ye gelmeye sıcak baktıkları söyleniyor." Yersen...

Atilla Nesipoglu l 0 Yorum



Bursa temsilcisi Tofaş, Beko Basketbol Ligi mücadelesi için gittiği Ereğli’de hiç beklemediği olaylarla karşılaştı. Erdemir ile Tofaş arasındaki karşılaşmanın kahramanları salonda mücadele edenler yerine tribündeki bir grup holigan oldu. 2003-2004 yılında Bursaspor’un küme düşmesinden sonra başlayan kan davası Ereğli’de de devam etti. Erdemir tribünlerinde yerini alıp karşılaşma boyunca Tofaş’a küfür eden bir grup Beşiktaş taraftarı, mavi-beyazlıların otobüsünü “Çarşı” ve “Beşiktaş” yazıları ile siyaha boyayarak son topa kalan bu heyecan dolu maçın tüm güzelliğini unutturdu. Erdemir’e 81-80 yenilen Tofaşlı basketbolcular ve idari kadro, salondan ayrılmak için gittikleri otobüslerinin halini görünce bir şok daha yaşadı.

‘Türkiye standartı’

Olaylar sonrası görüştüğümüz Tofaş Spor Kulübü Başkanı Efe Aydan, karşılaşma boyuncu Türkiye standartı uygulandığının altını çizerken hem salonda hem de dışarıda çifte standart olduğunu söyledi. Emniyet kuvvetlerinin kendilerini şehir girişinde karşıladığını ve salona kadar eşlik ettiğini ama maçın başlaması ile beraber onların da mücadeleyi izlediğini söyleyen Aydan, “Polisler kadar hakem ve gözlemcilerden de şikayetçiyiz. Sonuçta polis içeri kimin girip kimin giremeyeceğine karar veremez. Ama maçın başlaması ile birlikte bize küfür eden grubun yeterli çoğunlukta olmaması hakemleri rahatsız etmedi. Alenen bize edilen küfürlere seyirci kaldılar. Beşiktaş-Bursaspor kan davasını devam ettiren bu kişileri susturabilirlerdi. Bu ülkede efendi olanı koruyan yok, herkes güçlünün yanında. İstedikleri kadar yasa çıkartsınlar. Bir kez daha gördük ki sahanın içinde ve dışında görevliler sorumluluklarını yerine getirmiyor ve ellerini taşın altına sokmuyor” dedi.

Genel Menajer Coşkun Teziç de, küfürlü tezahüratta bulunan gruptan şikayetçi olmalarına rağmen hakemlerin yaşananlara seyirci kaldığını ve anons yaptırmadığını söyledi. Teziç, hakemlerin kendilerine kötü tezahüratta bulunan grubun 50 kişiden az olduğu için yapacak bir şeylerinin olmadığını söylediğini ifade etti. Maç sonunda yaşananların ise tam bir fiyasko olduğunu belirten Teziç, “Salonda bize küfür edenlerle otobüsü boyayanlar aynı kişiler mi bilemiyorum ama kendilerine Beşiktaşlı diyen bu insanların yaptıklarının bize maliyeti 8 bin TL. Otobüsün başında hiçbir önlem alınmamış. Salona girmemesi gereken polis oturmuş bizimle maç izliyor.” diye konuştu.






Serhat Gürcan Gündüz l 0 Yorum



Hani bazı filmler vardır, insan izlemeye doyamaz. Tekrar tekrar izlesen sıkılmazsın. Tıpkı "Hababam Sınıfı" serileri gibi. 1978 yapımı "Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor" sonrası tat vermez, serinin önceki filmleri gibi. Barcelona'da biraz öyle işte.

Futbol değil onların oynadığı oyun. Biraz basketbol, biraz hentbol karışımı bir oyun. Hatta elle oynanan bütün oyunları andırıyor, oynadıkları futbol. Gerçi fark etmiyor ki, adamlar ayaklarını bile elleri gibi kullanıyor. Dün akşamki maçta bildiğin perdeleme yaptı Puyol köşe vuruşunda.

Afellay dün oyuna girerken "Cruyff'un" öğrencisi Guardiola, "total futbol" kavramını elleriyle 15 saniye içerisinde anlattı. 1970 Hollanda'sını izleyip, halen total futbolu çözemeyen diğer herkese, nazire yaparcasına. Gerçi bizimde ustamız Cruyff olsa, belki bizde bu şekilde anlayabilirdik.

Ali Ece'nin çok güzel bir yazısı var Barcelona ile ilgili. Bulup okumanızı tavsiye ederim. Şimdiki futbolun nasıl oluştuğunu anlatıyor güzel bir dille. Cruyff'un Barcelona tarihini, teknik adamlığını yaptığı Guardiola'ya total futbolu nasıl öğrettiğini yazmış.



Cruyff takımın başına geçtiğinde takımda, Hagi, Stoichkov, Laudrup, Koeman, Romario ve daha bir çok yıldız vardı. Şimdi Iniesta neyse, Guardiola'da o zaman Barcelona için oydu.



Iniesta veya Xavi futbolu bıraktığında takımın başına geçerse hiç şaşırmam. Osmanlı zamanında tahtın babadan oğula geçmesi gibi olacak sanırım. Neyse, bu kadar tarih yeter. Zaten yazının konusu da bu değil. Zaten bu yazının konusu da yok.

Oyuncuları çok enteresan Barça'nın. Hepsi birbirinden alem adamlar. David Villa, basketbolda pivot olarak oynayanlar oyuncular gibi. Hatta örnek vermek gerekirse, bildiğin Dwight Howard. Topu ver, o smaçı vursun anlayışı var Barcelona'da.



Pedro desen, hani bakkallarda satılan kızkaçıranlar vardı, aynı onlar gibi. Nereye gideceği, ne yapacağı hiç belli değil. Bir insan yerinde durmaz mı iki dakika? Kimse demez mi "dur hele yiğidim, gel ayran aşı çorbası yaptım iç soluklan" diye Pedro'ya?



"Uyarı: Matrix ile ilgili Spoiler içerir."

Xavi ayrı bir dünyada oynuyor zaten. Matrix'de ki Neo gibi gördüğünü düşünüyorum futbol sahasını.



Yine Matrix'de operatör "Tank" nasıl çıkış buluyorsa Matrix'e bağlanmış arkadaşlarına, Xavi'de aynı mantıkla ara pası atıyor.

"Uyarı: Spoiler burada son bulmuştur."


Şimdi yazacaklarım yüzünden Iniesta'nın ve yanında oynayan oyuncuların avukatları bana dava açabilir "Bu nasıl benzetme arkadaş?" diye. "Ninja Kaplumbağalar" isimli çizgi filmi hatırlıyorsunuz değil mi? Hani Krang adında, sadece beyin olan bir karakter vardı. Iniesta bildiğin "Krang" bence. Bir insanın bu kadar yüksek bir futbol IQ'suna sahip olmasını ancak böyle anlatabilirim; o insanı kocaman bir beyine benzeterek. Yanında oynayan oyuncular da Krang'ın exosuit'i gibi. Exosuit'in de hani, kolları ve bacakları başka parçalarla değişebiliyordu ihtiyaca göre. Iniesta'ya yardımcı olacak oyuncular bu parçalar gibi. Biraz daha sert olması gerekiyorsa yanında Mascherano geliyor, farklı bir ihtiyaç varsa Busquets geliyor yanına.



Messi, Pedro ve Villa Amerikan filmlerinde ki kahramanlarsa, çağırdıkları destek ekibi Alves ve Abidal'den başkası olamaz. Yani bu üç isim iki oyuncu karşısında sıkıştıysa, hemen telsize "acil destek ekibine ihtiyacım var! Lanet olsun çapraz ateşte kaldım" diyor ve destek ekibi olarak bu iki oyuncudan biri gidiyor. Ne kadar saçma bir örnek olmuş olsa da, gerçekten olan bu.



Vehbi Tülek İstanbul'un fethini kaleme dökerken şöyle yazmış:

"İstanbul'un fethedilmesi için bazı gemilerin Haliç'e indirilmesinin zaruri olduğu görüldü. Zira Haliç'e gerilen zincir Hasköy ile Ayvansaray'da bulunan iki ordunun buluşmasına mani teşkil ediyordu."



Ne alakası var ki Barcelona ve Haliç'e gerilen zincirlerin? Valdes, Pique ve Puyol'u anlatmanın en basit yolu bu. Tıpkı Fatih Sultan Mehmet'in gemileri karadan yürütmekten başka çaresi olmaması gibi, Barcelona karşısına çıkan oyuncuların da böyle tarifi imkansız bir taktik geliştirmesi lazım gol atabilmek için.

Peki Messi'ye ne demeli? Adam bildiğin 0-100 arasını üç saniyede çıkan arabalar gibi. Babamın deyişiyle "tavşan" gibi. Hani tavşanlar kaçarken sağa sola zigzag çizerek koşar. Messi'de topu aldığında öyle gidiyor işte. Hatta arada bir duruyor, coyote'den kaçan "road runner" gibi arkasına bakıp, dil çıkarıyor. O kadar abartıyorum yani.

"Messi'dir o Messi"



Peki ya Guardiola? Hepiniz onuda bir generale falan benzeteceğimi sandınız, ama yanılıyorsunuz. Aslında daha alengirli bir şey düşündüm onun için. Diyelim ki total futbol sözleri Johhny Mercer ve bestesi de Henry Mayer'e ait "Summer Wind" şarkısı olsun. Bu şarkıyı meşhur edenin de "Frank Sinatra", yani "Johan Cruyff" olarak düşünelim. İşte Guardiola, bu şarkıyı en başarılı şekilde yeniden yorumlayan "Michael Bublé" olur.

"Hanım Koş Barcelona'yı Eleştiriyorlar!"


Evet, uzun bir süre düşündükten sonra, Barcelona'nın da eleştirilecek noktası olduğu geldi aklıma. Hava toplarında çok etkisizler! Kornerden çok nadir gol atıyorlar. Ne gerek falan demeyin, beni bağlayan bir konu değil. Ben eleştiriyorum...

Son Söz

Babam okusa bu yazıyı benim yazdığımı bilmeden, "alkollüymüş herhalde yazıyı yazarken" der. Benim yazdığımı bilse "Yine çok mu içmeye başladın sen Gürcan?" diye sorar gelip. Bende biliyorum Ömer Üründül gibi, "kollektif futbol" ve "bloklar arası bağlantı" terimlerini kullanıp yazı yazmayı. Barcelona normal bir futbol oynamıyorsa, bende normal bir yazı yazmam onlar hakkında. Bu da böyle biline.

Kadir Ar l 0 Yorum


Blogun United taraftarı Bahadır aslında ama Avustralya Açık'ı takip etmekten vakit bulamadı sanırım bu konuya değinmeye. Hiçbir sempati beslemediğim Manchester United'da sevdiğim tek insan Ryan Giggs dün White Hart Lane'de lig maçlarında 600. defa kırmızı formasını terletti. 606 kez forma giyen Bobby Charlton'u en geç Mart ayında geçmiş olacak ve United tarihinin ligde en fazla forma giyen oyuncusu ünvanına erişecek.

Kendisi zaten toplamda oynadığı 856 maçla United tarihinde toplamda en çok forma giyen oyuncu ünvanını 2 sezon önce elde etmişti. Premier Lig'in her sezonunda gol atabilen tek oyuncu. Şampiyonlar Ligi'nde 11 sezon üst üste gol atan tek oyuncu. Seçildiği yılın, 10 yılın, 100 yılın 11'leri, kazandığı kupalar, ödüller... 37 yaşına gelmiş ve kulüp bazında kazanamadığı hiçbir şey kalmamış bu adam hala takımının en önemli kozlarından birisi. 33'ündan sonra çizgi oyuncusundan forvet arkasında oyun kuran adama evrilebilecek olgunluğa sahip. Aile yaşamı, kariyeri, attığı-attırdığı gollerle, kısacası her şeyiyle örnek bir adam.

Benim için Giggs'i en iyi anlatan kelime ise profesyonellik. Geçen sezon White Hart Lane'de attığı frikik golü sorulduğunda Ronaldo Real Madrid'e gidince takımda frikikleri kullanma görevinin kendisine verildiğini, bu yüzden de kendisini geliştirebilmek için her antrenman sonrası frikik çalıştığını söylemişti. Yanlış anlamayın bunu diyen adam o sırada 11 lig, 2 Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu kazanmıştı ve 36 yaşındaydı. Bana Ryan Giggs dendiğinde aklıma hep bu sözleri geliyor golleri ya da asistlerinden önce. Bergkamp ve Le Tissier ile birlikte bana Premier Lig'i sevdiren 3 adamdan birisidir Giggs... 

Ben 4 yaşındayken Giggs United'da oynamaya başladı, 25 yaşındayım ve onu izlemek hala çok keyifli. 3 sezon sonra 700. lig maçında da görüşmek umuduyla...

Cengiz Bahadır Özdemir l 16 Ocak 2011 0 Yorum

Bu yazıyı yazayım mı, yazmayayım mı diye çok düşündüm. Çünkü biliyorum ki söyleyeceklerime pek çok kişi katılmayacak. Zaten fazla kişinin katılmayacağı bir görüş olacağı için dillendirme gereği duymadım. Ama artık etrafımda o kadar çok boş konuşan insan var ki, dayanamadım ve birkaç satır karalamaya karar verdim. Romantik futbol ikiyüzlülüğünden bahsetmek istiyorum.

Başta kendi durumumu belirteyim de, sonra kalkıp saçma sapan şeyler yazılmasın. Endüstriyel futbola tamamen karşı olan biri değilim. Maçları insan gibi izleme taraftarıyım. Ama müşteri olmak da hiçbir zaman istemem. 11 tane yıldız oyuncu istemem ama 1 yıldız oyuncu geldiği vakit de ona ayrı bir değer gösteririm. Bunların dışında, Total Futbol, Catenaccio zamanlarını hem okumayı hem de dinlemeyi severim. Eskilere dair FUTBOL anılarından HAYAT dersi çıkarırım. Sanırım konumumu az-çok ifade ettim. Gelelim asıl meseleye.

Geçtiğimiz günlerde Ali Sami Yen Stadı'ndan ayrılmak zorunda kaldı Galatasaray taraftarı. Açıkçası, kendimi öyle bir konumda düşünemiyorum. İnönü Stadyumu'nu bırakıp (Ulan ben İnönü ismine gıcıktım, şimdi önüne Fi-Yapı getirdiler) Beylikdüzü'nde bir stada gitmeyi istemem. Galatasaraylı kardeşlerimi anlıyorum. Ancak ortada bir gerçek var ve bu gerçeğe de alışmak zorundalar. Artık yeni stat TT Arena. Burada bir açılış yapıldı. Açılış çok konuşuldu. Protestolar haklı-haksız noktasına gelmeyeceğim. Ama protestoların sebebi büyük çoğunlukla TOKİ başkanının yaptığı saçma sapan konuşmadır. Maç başlamadan, başbakan ve tayfası stadı terk etti. Maç bitmeden de Adnan Polat. Bunlarla ilgili herkes konuştu, üstüne laf etmenin anlamı yok. Ardından bugün Kardemir Karabükspor'un, bu protestoları protesto ettiğini duyduk. İşte bu andan itibaren kızılca kıyamet koptu.

Evet, Karabükspor'a ne oluyor da bir takımın içindeki harekete laf edebiliyor. Ama benim sinirimi bozan, koskoca kulübü itin götüne sokan kitledir. Daha düne kadar Maden İşçileri edebiyatı ile romantizm dolu yazılar yazan, onları yücelten, onların ligde başarılı olmasını isteyen kişiler (öyle gözükenler daha doğrusu) bir açıklama ile Karabükspor'u bitirmeye çalışmaya başladılar. Karabük üzerinden kömür esprileri yapanlar, kalkıp yalakalık diyenler, yeni stat istiyor diyenler... Bunları, futboldan soyut bir şekilde yaşayan insanlar söyleseler anlarım. Sonuçta hayatımız siyaset. Yorum yapılabilir. Ama futbol romantiği diye dolaşıp bu lafları edenlere karşı tepkim de bellidir.

Daha düne kadar "İşte madencilerin takımı" diye masal anlat, ardından "E zaten hükümete yakın sendikaya bağlılar, bekliyorduk" de. Bu takım, iki gün evvel hükümete yakın sendikacılara geçmedi. Aklınız o zaman neredeydi? Benim amacım bu kişilerin siyasi görüşlerini eleştirmek ya da futbol bilgilerini sınamak değil. Eminim futbol bilgileri benden daha üst düzeydedir. Eminim siyaseti, tarihsel-sosyolojik-psikolojik bir bilim olarak görüyorlardır. Ama işin içine karakter girince büyük soru işaretleri çıkıyor.

Bilen bilir. Liverpool'u seven biri değilim. Bir United fanatiği olarak Liverpool'a karşı bir sevgi beslemem beklenemez. Ha, kalkıp Gerard Baba'ya laf edecek kadar bilinçsiz de değilim. Aslında ikisinin de tarihleri benzeşiyor (Heysel-Münih, Milan finali-Münih finali). İkisinin de ABD'li sahipleri var. Ama Liverpool daha destansı anlatılır. İşte bu destansı anlatılan Liverpool'un sahiplerine onlarca laf edilir. Ama hiçbir zaman Liverpool ismine sataşılmaz. Çünkü o başka bir şeydir. Ama Liverpool ismi yerine Karabük ismini koyduğunuz zaman bizim sahte romantiklerin gözleri döner. Anlatmak istediğim de bu. Bizim futbol romantizmimiz anca ülke dışında oynayan takımlar için oluşuyor. Ülke içindekilerde daha yanar döner olabiliyoruz.

Yazıyı bir soru ile bitirelim. 1. ligde mücadele etmiş, bir zamanların bela takımı Erzurumspor mali sıkıntılar yüzünden Amatör Lig'e düşürülürken neden ses çıkmadı? Onların hikayesi çok etkili değil mi? Hadi o kadar "uzak doğu" ya gitmeyelim; Kocaelispor için neden birkaç kelime yazıp sesinizi çıkarmadınız? Onların Avrupa macerası da var üstelik. Sorularım çakma romantiklere. Yoksa ben hala 60'ların 70'lerin futbolunu anlatan insanları dinlemek isterim.

Efe Yılmaz l 2 Yorum


Çok vaktim yok yazmak için, çalışmam gereken 17 sınav var, cümlelerle özet geçiyorum derdimi.

-Devlet ve Başbakan Galatasaray'a stat hediye etmemiştir. Ali Sami Yen arazisi için Toki Başkanı çok değil yaklaşık bir sene evvel "Cumhuriyet tarihinin en değerli arsa ihalesi olacak" benzeri bir cümle kurmuştur.
-Galatasaray yeni stadyum için önce Eren Talu'nun şirketi, sonra da Toki ile sözleşme imzalamıştır. Normal bir hukuk devletinde sözleşmeler Başbakan'ın güvencesine ihtiyaç duymaz.
-Galatasaray başkanı sayın Adnan Polat, insani ilişkiler gereği pek tabii Başbakan'a teşekkür edebilir ve fakat kendisi özellikle son iki aydır her cümlesine "Başbakanımız" diye başlıyor.
-Eğer ki bu stadyumun inşa sürecinde Galatasaray Kulübü, Başbakan'a muhtaç kaldıysa bu taraftarın değil yönetimin acizliğindendir ve bu yüzden taraftarın Başbakan'a minnet duyması beklenemez.
-26 yaşındayım bu ülkede bir kere bile "Bu protestonun yeri tam burası" dendiğini görmedim. Ya ülkenin birlik ve beraberliğe çok ihtiyacı vardır ve protestocular bölücüdür, yahut üniversite, stadyum, sokak, park, meydan protesto yeri değildir. Umarım önümüzdeki yıllarda birileri başkabirilerinin oyununa gelmeden bir protesto yapabilir. En azından mesela Engin Ardıç'ın onaylayacağı bir protesto kültürümüz oluşur!!
-Başbakan, ülkenin sahibi değildir, vatandaşın üzerinde de değildir, normal ülkelerde devlet başkanları halka hizmet için vardır.
-Ülkemizde spor kulüplerinin kağıt üzerinde sahipleri yoktur.
-Spor kulüpleri ticarethaneden önce sivil toplum kuruluşudur. Onları böyle büyük yapan ise taraftarlarıdır.
-Adnan Polat, Galatasaray camiasına ve taraftarına hizmet etmek için oradadır.
-Bir stadyumda birisini protesto etmenin cezası o stadyuma alınmamak olamaz. Bunun kanunlarda bir karşılığı yok.
-Adnan Polat "Ailelerin geleceği bir stadyuma, başbakanı protesto eden o insanların girmesine izin veremeyiz" demiş. Sonuçta dün orda yapılan normal bir protesto idi.
-Tuttuğum takımın Ultra Arslan diye bir taraftar oluşumu olduğu için yıllardır kendimden utanıyorum ama onlar utanmadan varlıklarını sürdürüyor ve yönetime yalakalık yapmaya devam ediyor.
-Şimdi asıl mesele şu, yine böyle biz taraftar patlayıp esip gürleyip, "klavye delikanlısı" olarak mı kalacağız, yoksa bu sefer bir adım ileriye gidecek miyiz?
-O stadı Adnan Polat yönetimine cehennem yapabilecek miyiz?
-Adnan Polat gidene kadar, maç bileti almak ve kombine dışında kulübün kasasına para girmesini engelleyebilecek miyiz? Çünkü maça takımı desteklemek için gitmek gerekiyor. Ama en basitinden, storelardan alışveriş kesilmesi bence. Gs Tvler iptal edilsin, kredi kartları da iptal edilsin diyeceğim ama bilet için lazım maalesef.
-Adnan Polat istifa. 

Anıl Can Yıldırım l 1 Yorum


Bizim adımıza, senin uçsuz bucaksız hayallerinle, yılmadan, yapılan eleştirilerin, geçilen dalgaların karşısında dimdik durarak hayata geçmesini sağladığın projeyi, kendi şovlarına dönüştürmeye çalışanlardan özür dileyenler adına,

Stada davetiye ile çağırdığı, eliyle kombine sattığı taraftarını, hükümet yalakalığı uğruna, haddini aşarak, Galatasaray taraftarlığından afaroz edebileceğini zannedenler adına,

O statta başta Sen, emeği geçen ve hatta hayatını kaybeden emekçilerin adını önceden metne dökülmüş rant dolu konuşmalarının ufacık bir köşesine bile sıkıştırmaya tenezzül etmeyenler adına,

Canından çok sevdiğin kulübünü beş paralık adamların, Senin yoktan var ettiğin stadın açılışında aşağılamasına göz yumanlar adına,

Sahip oldukları sıfatın büyüklüğünün farkına varamayıp, açılış gününde stadı terkederek sahipsiz bırakanlar adına,

Kendilerine "taraftar grubu" adını vermelerine rağmen esas değerlerini unutup liselilere sallarken, liseli olmayanların kaypaklığına geri hizmet verenler adına,

Yuhalayarak protesto etmenin bir suç olduğunu zannedenler adına,

Senden Özür Diliyoruz.

Onur Saygın l 1 Yorum


Geçtiğimiz Salı günü binlerce hayalle evimizden ayrıldık. Daha lüks içinde yaşamak, günümüz şartlarına en uygun koşullarda maç seyretmek hayalleriyle kandırıldık.

Artık nasıl içimize işlediyse maç öncesi toplaşırken hiç kimse Seyrantepe demedi. Ya Orjin ya da Carrefour önü buluşuldu gene. Maç sanki Ali Sami Yen'de gibiydi. Çadırın önü gene karaborsacı dolmuştu günün erken saatlerinde, çadırda atkı dahi kalmamıştı. Kimse Seyrantepe'ye beklentiyle gitmek istemedi.

Olimpiyat açılışını hatırlayan kimseler olarak saat 5 olmadan Seyrantepe civarlarındaydık. Bu kadar rahat gelmek pek beklemediğimiz bir durumdu. Belki de bu yüzden aslında o kadar kötü değilmiş düşüncelerine teslim olduk. Metro tünelinden çıkınca bizi karşılayan görüntü hiç alışık olmadığımız bir görüntüydü. Çim gözükmüyordu! Stata yaklaştıkça sorular yerini gözlemlere bırakmaya başladı. Maç öncesi ne yapıcaksanız Mecidiyeköy'de ya da Taksim'de yapın demişler gibi bir izlenim oluştu hepimizde. Çevre düzenlemesi Olimpiyat Stadı'nı aratacak kadar kötü şu anda. Seneler içinde düzelecek bir eksik de olsa göze battı. Belki benim yok ben burayı beğenmeyeceğim şartlanmasıyla maça gitmemden kaynaklanıyordur.

Turnikelerden geçince durum düzelmedi. İçersi soğuk. Fiziksel soğukluktan bahsetmiyorum. Her taraf gri olunca insana sanki burda misafirsiniz akıllı olun mesajı verilmek istenmiş. Yemek alanlarının Ali Sami Yen'den gerçekten hiç bir farkı yok. Sadece daha duyulmuş mekanlar. Ali Sami Yen'de yarım ekmek içindeki 3 köfteye 5 lira veriyorduk, şimdi köfte sayısı 4 olmuş fiyat da 10 liraya çıkmış. Ali Sami Yen'de sıkıntısını çekmediğiniz tek şey çay olurdu. Benim gibi maça forma üstüne bir şey giymeden gitme gibi takıntısı olan insanlar için soğuk havalarda çay hayat kurtarır. Ne yazık ki yeteri miktarda sıcak su olmadığından çay içmek için türlü oyunlar yapmanız gerekiyor Seyrantepe'de. Evet yanlış duymadınız. Ucuz tatil pansiyonları gibi sıcak su yok cevabını alabildiğiniz bi yer Seyrantepe.

Zaten koltuk numarası falan hiç bir zaman alışamadığım ama alışmak zorunda olduğum bir durum. Madem yan yana oturamıyoruz arkadaşlara telefon açayımda yemek alanında buluşalım muhabbet ederiz derken günün en büyük şokuyla karşılaştım. Telefonlar çekmiyordu. Ana sposoru telekominikasyon şirketi olan bir stadyumda dışarısıyla hiç bir bağlantınız olmadan 5 saat geçirebiliyorsunuz. Sigara zaten yasak, çay yok ve telefon çekmiyor. Sırf şu 3 sorun işin içinde Galatasaray olmasa çıkıp eve dönmem için yeterliydi. Ama dayandık.

Evet dayandık, ta ki Toki Başkanı Erdoğan bayraktar kürsüye gelene kadar. Tayyip Erdoğan'ın ıslıklanacağı gün gibi aşikar iken Erdoğan Bayraktar'ın resmen tahrik etmek için hazırlanan konuşması her şeyden nefret etmemi sağladı. Protestolara katılmadım. Çünkü ne Toki Başkanı, ne Adnan Polat, ne de Tayyip Erdoğanı ıslıklayacak kadar bile umursamıyorum. Spor ve siyasetin iç içe olduğunu kabul eden bir insanım. Ama siyasi propagandaya sonuna kadar karşıyım. Erdoğan Bayraktar kürsüye gelip konuşmaya başlayınca merdiven boşluklarında bir anda ortaya çıkan telsiz kulaklıklı, pardesülü sivil güvenliklerin protesto eden insanları tribünden almaya çalışması ise demokrasinin gerçekten bi sonraki durakta inilebilenbir tren olduğunu kanıtlar gibiydi.

Bütün bunlar olurken ultraslanın insanları durdurmaya ve alkışlatmaya çalışması neden kombine almadığımı hatırlattı. 6-7 sene önce tribünden her ne olursa olsun polis birini almaya çalışırsa hiç bir zaman tek kişiyi alıp çıkamadı o tribünden. Galatasaray her zaman üst kimlik olmuştu. Şimdi ise neredeyse elleriyle teslim edeceklerdi. Dediğim gibi internet ve telefon olmadığı için Adnan Polat'ın açıklamalarını yeni okudum ''tam bağımsız'' ultraslanın kimin isteklerini yerine getirdiğini daha rahat anladım.

Galatasaray Başkanı kendi yönetimini ve ondan önceki vefat etmiş başkanın yönetimini en kibar ifadeyle rezil etmiş bir insana ıslıklamalar yüzünden özür dilemesi tuz biber oldu. Biz taraftarlar acaba müşteri mi olacak hep erken mi çıkacaklar diye düşünürken Galatasaray Başkanı hepimizden önce çıkarak kimin müşterisi olduğunu da ortaya çıkardı.

Anlıyacağınız Galatasaray'da değişen hiç bir şey yok. Hatta artık Ali Sami Yen'de yok. Ben en azından aldatılmış hissediyorum kendimi. Seyrantepe'nin yüzünü dahi görmek istemiyorum artık. Evet bu savaşı kaybettik. Ne yazık ki geri çekilmek zorundayız. Tribünleri, Galatasaray yönetimini vasıfsız kişilere emanet ettik. Onlar kadar biz de suçluyuz. Ben suçumu kabul ediyorum ve geri çekiliyorum. Mayıslar bizim derdik ya, artık Futbol sizindir Amatör şubeler bizimdir oldu o söz benim için. Umarım oluşturduğunuz tablodan memnunsunuzdur. Ama unutmayın demir kapılar da yanar adın özgürlük oldukça..