TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

Onur Güler l 23 Ekim 2010 1 Yorum

"Son olarak Adnan Polat, yakın zamanda Frank Rijkaard ile sözleşme uzatmayı düşündüğünü belirtmişti hatırlarsanız. Polat'ın kafamda oluşan portresinde özellikle de bu sözleri söylemişken, ne kadar baskı olsa bile Hollandalı ile yolları ayıracağını zannetmiyorum"
Bu satırları geçtiğimiz günlerde yazdığım "Benim Umudum Vardı!" başlıklı yazımın son bölümünde yazmıştım. O zamanlar Adnan Polat'a güveniyordum. Sayın Polat'ı sözünün eri, dürüst bir insan sanıyordum ki çok yanılmışım.

Az önce izlediğiniz ya da birazdan izleyeceğiniz yazının son kısmında yer alan görüntüler Galatasaray Spor Kulübü Başkanı Adnan Polat'ın konuk olarak katıldığı, 2 Eylül 2010 tarihinde yayınlanan ve gece 23.00 sularında başlayan %100 Futbol programından. Görüntünün sonunda da 20 Ekim 2010 tarihinde saat 11.37'de Galatasaray Spor Kulübü resmi internet sitesinden yayınlanan bildiri mevcut. İki tarih arasında 48 gün bulunuyor. Arada geçen sürede sarı kırmızılı takım, Spor Toto Süper Lig'de 5 karşılaşmaya çıkmış. Bu maçlardan 3'ünde galip gelirken, 2'sinde sahadan mağlup olarak ayrılmış. Oynanan 5 mücadelede rakip ağları 8 kez sarsarken, kalesinde 7 gol görmüş.

Bu süreçte ne olmuştur ki, "ne olursa olsun sezon sonuna kadar Frank Rijkaard ile devam edeceğiz, hatta yeni sözleşme önereceğim" diyen Adnan Polat sözünden dönmüştür. Buradaki "NE OLURSA OLSUN" ifadesi çok önemli. O programdan aklımda kalan bir detay da sayın Polat'ın sarfettiği "Bir insanın olabileceği en şerefli, en üstün mevkii Galatasaray başkanlığıdır" ifadesidir. Bence bunlardan daha önce insan olmak gerekir. Daha burada insanlık, dürüstlük, Rijkaard, Neeskens...vs. üzerine birçok şey yazılabilir ama bundan sonra ne anlamı var ki? Sözün özü ben böyle bir adamı Galatasaray Spor Kulübü başkanı olarak görmek istemiyorum. Bu yüzden Adnan Polat İstifa!

Tufan Tulpar l 0 Yorum



Benim bir tarafı olduğum "dünya" derbisinin aslında neler neler içerdiğini anlatmak içindir bu yazı. Bi taraftan değil de; bir taraftan bakınca hafta boyu süre gelen çekişmeler, sözde duramayıp özden de gözden de düşmeler, birbirimiz de yenecek yer bırakmayıp aslında kendine yenilmeler...
Kırmızı bravolar...Sarı alkışlar...Bizim evladımızlar, içimizdenler, göreve hazırızlar...


Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat 
Talat, küçük yaşta babasız kalır ve annesi tarafından büyütülür. Talat, Hacı Mustafa’nın üvey kızı Fitnat’ı tesadüfen görür ve ona âşık olur. Sevgisi karşılıksız kalmaz; Fitnat da Talat’a tutulur. Hacı Mustafa, kızı Fitnat’ı hiç dışarı çıkarmamakta, adeta evde hapis tutmaktadır. Hacı Mustafa, Fitnat’ı Ali Bey adında zengin ve yaşlı bir adamla evlendirmeyi düşünmektedir. Fitnat ise buna yanaşmaz; çünkü Talat’ı sevmektedir. Sonunda Hacı Mustafa’nın dediği olur; fakat Fitnat buna dayanamaz ve .......... Fitnat’la evlenen Ali Bey, Fitnat’ın boynuna takılı muskayı açıp okur ve deliye döner. Çünkü............ Ali Bey bir süre sonra delirir ve ......... Ardından bütün bu olanlara dayanamayan Talat da yatağa düşer;  çok geçmeden o ............. Roman, bu acıklı sonla biter.


Ancak Romanlarda Olurdu Böyle Şeyler
Ve Galatasaray'ın favori olmadığı maçta alacağı galibiyet tüm bu kötü senaryonun üzerini örtecektir. Ne yaşanılan onca trajik olaylar; ne de sonrasındaki acı itiraflar. Bütün bu kritik süreçte gözlerin aradığı sayınlar, başkanlar bir anda TVspor'larda demeç üstüne demeç verirler. Geçilen kritik süreçten "tünellin uç kısımlarındaki ışıktan" bahsederler. Şirket bilançoları ardı sıra  bir kez daha açıklanır. Artık kar-zarar dengesinde ağır çekerilir zira. Çünkü şaşılacak şeydir ekonomi iktisad. Frank ve Johan gönderildiğinde borsada kağıtlar tavan yapmıştır. İlginçtir tuhaftır. Kağıttır ya bunlar ne anlarlar futboldan...


Bir Tuhaflık Var değil mi?
Aslında bir tuhaflık yok yazıda!. Tarihte gören gözleredir hep misaller.
"Kulübümüzün kuruluşunun 105.yılı çerçevesinde kabri başında anılan Ali Sami Bey" ve onun edebiyat dersinde niyetlendiği birlik beraberlik: Galatasaray Spor Kulubü (Sportif A.Ş. falan değil)  Arkadaşlarıyla planlar kuraraken dinlemediği Türk Edebiyatı'nın temelini atan yazar ise; Şemseddin Sami'dir yani Ali Sami Bey'in babası muhterem. O ki Şemsettin Sami; Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat'ı (roman-1873) yazmıştır.
Zamanına göre türlü tarjediyi içinde barındıran romandan, zamanımıza göre türlü tarjediyi içinde barındıran ve ballandıran kulübe.

Not: Tüm boşluklar Şemseddin SAMİ'ye ve roman'ı henüz okumayanlara saygıdan bırakılmıştır

Mustafa Akkaya l 21 Ekim 2010 0 Yorum


Dün Bursaspor'a karşı oynanan maçta Manchester United taraftarları bu pankartları açmış. "Sıradaki fahişe kim Wayne? Coleen affetti, biz affetmeyeceğiz." Bildiğimiz gibi yakın zamanda eşi hamileyken bir fahişeyle beraber olduğu ortaya çıkmıştı Rooney'nin. Hem kendisine, hem de yeni kulübüne şimdiden feci laf koymuşlar...

Efe Yılmaz l 1 Yorum


Yaklaşık iki senedir, Galatasaray Spor Kulübü başkanı Adnan Polat’ın ve yönetiminin basiretsizliği üzerine söylemlerimi eski blogum, burası ve değişik sosyal medya platformlarında dile getiriyorum. Geldiğimiz noktada değişen gene bir teknik direktör oldu, gelen ise efsane futbolcu. Şimdi hemen burada herkesin aklındaki şu basit soru akıllara geliyor, Adnan Polat başkan olduğundan beri göreve getirilen her teknik adam kötü ise, inatla takıma kötü antrenör seçen bu yönetim nasıl hala görevde?
Kalli ile yollar ayrıldı, Cevat Güler görünümlü oyuncuya ve Adnan Sezgin’e dayalı düzenli şampiyon olduk. Sonrasında hem Cevat Güler’in emekleri görmezden gelindi hem de takımın başına Skibbe gibi gelecek vaat eden bir isim getirildi. Biz gene hayallere daldık taraftar olarak. Uzun vadeli planlarımız olacak, gençler takıma kazandırılacak sandık. Sonra sezon ortasında efsane kaptanımız Bülent Korkmaz takımın başına geldi. Benim için futbolcu Bülent Korkmaz üzerinde tartışma gerekmeyecek kadar büyük bir isimdi. Ama basiretsiz yönetim onu da bozdu. Hocalık sonrası dönemdeki saçma ötesi açıklamaları ise çarpık futbol düzeninin bize hediye ettiği özürlü çocuklardı.
Bülent Korkmaz takımdan ayrıldığında çok merak ediyordum, kim yerine gelecek diye. Hatta bu kadar benim Galatasaray ile olan bağımı belirleyecekti. Günü birlik başarı peşinde koşmayan birisi olarak, gelecek isim önemliydi. Bu ismin Frank Rijkaard olduğunu öğrenince ise üç gün yüzümde şebelek bir gülümsemeyle gezindim. Uzun vadeli hayaller kuruyordum artık. Total futbolun en güzel misyonerlerinden Frank Rijkaard ve Johan Neeskens artık benim tuttuğum takımın başındaydı. İlk günden son güne kadar tam destek hep destek dedim. Çoğu kez arkadaşlarımla uzun tartışmalara girdim. Onların niçin başarısız olduklarını, asıl sorunun yönetimde olduğunu, takımın kurtuluşunun Adnanlardan kurtulmak olduğunu savundum. “Ben de Barcelona’yı şampiyon yaparım” diyenlere ise ağzımla değil, başka yerimle güldüm sürekli. Bir Rijkaardsever olarak itiraf etmek lazım ki, Türkiye’de başarısız oldu. Bunun sebepleri sonuçları, aslında uzun uzun yazılır ama gerçekten artık manasız.
Şimdi Galatasaray yönetimi biz taraftara yeni bir oyun oynuyor. Kendilerine yöneltilecek eleştirileri engellemek için, seçtikleri yeni canlı kalkanlar ise Hagi ve Tugay. Samet formspring’den bir soru sormuştu bana. Maradona mı Hagi mi diye. Ben de eğer futbol bir dinse Maradona benim tanrım Hagi ise peygamberim demiştim. (Teşbihte hata olmaz) Kendisi bana hayatınım en güzel günlerini yaşatmıştır. Galatasaray’ın başında Hagi’yi teknik direktör olarak görmek beni tabii ki mutlu ederdi. Ama bu yönetimin bir kez daha beni kandırmasına dayanamayacağım. Şimdilik Galatasaray benim için bitmiştir. Bu blogdaki son yazım Galatasaray ile ilgili. Ülkede futbol bu denli zihniyetsizce yönetilmeye devam ettikçe, biz taraftar bu şekilde kandırılmaya devam ettikçe kendi adıma yapabileceğim şey bu. Çünkü biliyorum ki, Adnanlar işler kötü gidince Hagi’’nin de kellesini almaktan çekinmeyecek ve gene olan bizim saf ve temiz duygularımıza olacak.
Çocukluğumdan beri sebepsiz yere Galatasaraylıyım ama artık bu kadar. Ömer'in de dediği gibi ben artık bu ırza geçiş durumuna daha fazla ortak olamayacağım.

alican demir l 0 Yorum

Maça dair yazacak pek bir şey yok zaten. O yüzden benim dikkatimi çeken birkaç noktaya değineceğim sadece. Maçın başından itibaren, "lan Volkan süper adam da Evra'nın karşısında Messi bile zorlanır yani Volkan ne yapsın?" demekten kendimi alamadım. Çözüm olarak da kafamda zaten formsuz olan Ozan İpek sağa Volkan Şen sola değişikliğiydi ama Ertuğrul Sağlam beni kırmamak için olsa bile denemedi bu küçük değişikliği.

Dikkatimi çeken başka bir şey Ozan İpek'in kaleciyle karşı karşıya kalacakken, kendinden 10 santim kısa, ve çelimsiz bıdıbıdı bek olarak niteleyebileceğimiz Rafael'e omuz koyup topu alamamasıydı. Şimdi Manchester United'lı oyunculara tek tek baksam, ve bana sorsalar "Manchester'lı oyunculardan birisiyle omuz omuza mücadeleye gireceksin kimi seçersin?" deseler Rafael'i seçerdim. Şimdi o Rafael'den alamıyorsa Ozan İpek topu,  insan ister istemez sorguluyor ülkesinde oynanan futbolu.

Değineceğim son konu ise Sercan-Turgay Bahadır değişikliği. Şimdi taradım birkaç yeri Sercan'ın sakatlığıyla ilgili bir şeyler bulamadım. Eğer bilmediğim bir durum varsa lütfen yorum kısmından beni uyarınız ama; zaten atak yapmakta zorlandığımız takıma, ofsayta takılmadan aralara koşular yapabilecek bir Sercan'ı oyundan alıp,    uzun olmasın rağmen kafa topu alamayan, ikili mücadelelerde başarısız, bileklerine hakim olmayan ve zaten hızlı olmayan bir Turgay Bahadır'ı sahaya sürmek bence büyük bir hataydı. Zaten Turgay Bahadır da olumlu tek bir hareket yapamadan maçı bitirdi.

Şimdi Bursaspor 0 puanda ve gol atamadı. Çok büyük ihtimalde bir mucize gerçekleşmeyecek ve Bursaspor Şampiyonlar Ligi'ne grup sonuncusu olarak veda edecek. Ama irdelenmesi gereken konu bu takım Spor Toto Süper Lig'imizde nağmalup birinci sırada. Ne zaman bu kadar kalitesizleşti ligimiz, ben orayı kaçırdım. Bakıyorsun, Misimovic, Elano, Quaresma, Guti, Alex, Niang gibi adamlar var ligimizde. Ama nedir bu futbol kıtlığının sebebi?

Cengiz Bahadır Özdemir l 19 Ekim 2010 0 Yorum

THY'nin pek çok büyük kulüp ve organizasyona sponsorluk yaptığını biliyoruz. FC Barcelona, Manchester United gibi futbol kulüplerinin yanı sıra, Euroleague'in ana sponsoru olmuş ve 2010 Tayland Açık'ın da platinium seviyesinde sponsorluğunu yapmıştır. FC Barcelona ile yaptıkları reklam çekimi sempatik bulunsa da, futbolcuların balonlarla çalışması çok da gerçekçi olmamıştı. Şimdi ise Manchester United ile yapılmış yeni bir reklam çalışması var. Daha gerçekçi, daha güzel ve daha ''efsane''. Reklam filmi 20 Ekim'de kanallarda yayınlanmaya başlayacak ama internet denilen güzide araç ile daha önceden izleme fırsatı bulabiliriz. Reklam hoşuma gitti. Özellikle Rooney'nin son vuruşu ve ardından hiçbir şey yokmuş gibi dönüp oturması eğlenceli olmuş. Kendisiyle ilgili belki de birkaç gün sonra ağır sözler sarf edeceğim. Şimdilik susalım. İmzayı atacağı kağıdın üstünde Manchester United dışında bir takım yazarsa, o zaman konuşuruz.

Reklamın Dailymotion linki burada .

Bu da Youtube linki .

Mustafa Akkaya l 0 Yorum



Tabloda Manchester United ve Arsenal'in 2009-2010 sezon sonu kâr/zarar tablosunu karşılaştırmalı olarak görüyoruz. Aynı zamanda Glazer ailesinin Kırmızı Şeytanlar'ı ne duruma soktuğunu da... Öncelikle United'ın gelir bazında Arsenal'e fark attığı açıkça ortada. Maç günü gişe gelirleri, TV gelirleri ve ticari getiriler toplamı doğrultusunda United'ın net geliri (turnover) rakibinden 64 m £ önde. Kadrodaki yıldız futbolcuların fazla olması sonucunda da oyuncu ücretleri konusunda yine United'ın 21 m £'luk bir masraf fazlalığı var. Her iki kulübün net gelirinden masraflarını çıkarınca "vergi ve faiz öncesi net kazancına", yani EBITDA'ya ulaşıyoruz; ki bu da United için 101 m iken Arsenal adına 57 m £. 


Bu noktaya kadar United için "vay be, basmış Arsenal'e" denebilir. Ancak "Glazer etkisi" asıl bundan sonra başlıyor. Tablonun daha alt kısımlarında United ve Arsenal'i ayıran iki kalem var: Goodwill (şerefiye) ve Net Interest Payable (net faiz gideri). Şerefiye, Glazer'ların Manchester United'ı satın alırken bir anlamda onun marka itibarına ödemiş olduğu ek ücret. Tamamen yüzeysel ve fiktif bir örnek vermek gerekirse aslında United'ın ederi 100 lirayken bu arkadaşlar gidip 140 lira ödemişler mesela. Ancak aradaki bu farkı da muhasebe kuralları gereği her yıl kâr/zarar tablosunda gider olarak yansıtmak zorundalar. Bu rakam da geçtiğimiz sezon adına 35 m £'a denk geliyor. Yine de United'ın dengelerini alt üst eden kalem bu değil. Çünkü Glazerlar kulübü satın almak için o kadar büyük bir borca girdi ki öde öde bitmiyor! Aldıkları kredilerin faizleri tabloda görüldüğü üzere 107 m £'a ulaştı; ki kulübün şu anki kanayan yarası tam da bu, yani faiz giderleri...



Bahsettiğimiz son iki kalemin yadsınamaz etkisi sonucunda United'ın 101 m £'luk rekor kazancı (amortisman ve diğer gider kalemlerini de eklersek) 80 m £'luk dev bir vergi öncesi zarara dönüşüveriyor. Düşünün ki bu zararı telafi etmek adına bir tane daha Cristiano Ronaldo satmaları gerek! Öte yandan Arsenal'in 57 m ederindeki kazancı ise benzer giderler düşünce 44 m £'luk bir kâr doğuruyor.


Manchester United'ın malum gidişatının uzun vadede sürdürülebilir olmadığını söylemek zor değil. 2 sezon önce Ronaldo satıldı ve bu şekilde benzer bir zarardan kaçınılmış oldu. Ocak ayında da Rooney yüksek fiyata satıldı diyelim. Peki ya sonrası? Tablodaki durum birkaç yıl daha devam ederse United'ın bankada stokta duran parası borç ödemekten erimiş olacak. Kulübün bu derece büyük giderleri karşılamak için gelirlerini her yıl hızlıca büyütmek gibi bir zorunluluğu doğacak. Bu da her sezon ligde ve Şampiyonlar Ligi'nde olabildiğince başarılı olmayı gerektiriyor. Keza aksi bir durum, para musluklarının kesilmesi veya hızının azalması demek. 


Bunun haricinde mesela Arsenal'in biraz daha pişirip iyi fiyata satabileceği Wilshere, Ramsey, Carlos Vela, Diaby, Denilson ve Song gibi gençlerinin yanında son derece dinamik bir altyapısı var. Tabii bir ayağı Nou Camp'ta olan Fabregas'ı da unutmamak gerek. Peki Manchester cephesinde benzer bir durumu görebiliyor muyuz? Rooney'yi bir kenara koyarsak Javier Hernandez ve belki Gibson haricinde Arsenal'deki gibi bir potansiyel göze çarpmıyor çünkü United'ın altyapı sistemi de eskiye nazaran paslanmış vaziyette. Böylece elindekini nakde çevirip yenisini yetiştirme olanağı da neredeyse sıfır. Başka bir deyişle, oyuncu satıp para kazanırken aynı zamanda başarı çizgisini korumak United adına şu an için pek mümkün görünmüyor.


Özetle Manchester United'ın işi zordan da öte. Liverpool gibi fırtınali bir döneme girerler mi bilemeyiz ama Amerikalılar'ı biraz tanıyorsak, girdikleri işten bu derece büyük bir zararı kapatmadan çıkmayacaklarını söyleyebiliriz. 

Kemal Mardin l 18 Ekim 2010 1 Yorum


Türk Telekom'un blog yazarlarına yaptığı güzelliği, diğer bloglardan okuyanlarınız olmuştur. Bilmeyenleriniz için özetlemek gerekirse, Türk Telekom, geçtiğimiz cuma günü, blog yazarlarını, yapımı tamamlanmak üzere olan Türk Telekom Arena'yı gezmeye götürdü.

Biz de blog olarak davet almamıza rağmen, maalesef kendi içimizdeki bir iletişim problemi sebebiyle icabet edemedik.

Duyduğum kadarıyla son derece güzel bir gezi olmuş. Ayrıca stad da tam not almış. Her ne kadar Galatasaraylı olmasam da tesis meselesine kafayı takmış biri olarak gönül katılmak isterdi.

Bu yüzden, katılamamış olsam da kendi hesabıma, bizi davet eden ve diğer blog yazarlarına da bu fırsatı sunan Türk Telekom'a teşekkür etmek isterim. Spora ve yeni medyaya desteklerinin artarak devam etmesi dileğiyle...

Fotoğraf: Artemio Franchi

Onur Güler l 0 Yorum


Benim bir umudum vardı! Ankaragücü maçına gideceğimde etrafımdakiler "Bitik Galatasaray'ı mı izlemeye gidiyorsun?" şeklinde bana sorduklarında benim hala umudum var dedim. Ali Sami Yen'deki son maçlarda Galatasaray'ı yalnız bırakmamak ve yeni yıl ile beraber ulaşamayacağımız o havayı yeniden solumak istediğimi söyledim. Ne yazık ki sahada gördüklerdüklerim hiç de olumlu değildi.

Dün gece beni rahatsız eden durumlara bakacak olursak; Ali Sami Yen Stadyumu'nun çimlerinde aşık olduğum takımın formasıyla top koşturan futbolcular, Fatma Nine gibi beni de hayal kırıklığına uğrattı. Milan Baros dışında koşan, mücadele eden ve umut veren bir isim bulamadım. Ayhan Akman'ın bu sıkıntılı zamanlarda, önümüzdeki hafta Fenerbahçe maçı olduğunu bile bile şuursuz hareketi ile kımızı kart alma çabaları "Kaptan" olması açısından rahatsız ediciydi ve durumun neden böyle olduğu hakkında ipucu veriyordu. Empati kuracak da olsak, olaylara at gözlüğü ile bakmayan herhangi bir insan da olsak kaleci Ufuk'un kırmızı kart almasının ardından tribünler tarafından yuhlanması rezil bir durumdu.

Sahada ruhsuz bir şekilde dolanan isimler dışında aynı takımı desteklediğim adamların davranışlarından ötürü utandım. Onlarla aynı ortamda yer alıyor olmaktan dolayı rahatsızlık duydum. Arda Turan'a destek yağdıran, Fatma Nine'ye sevgi gösterilmesiyle iyi başlayan gece Kapalı'dan başlayıp tüm tribünlere yayılan "İmparator Fatih Terim" ve "Rijkaard istifa" sesleriyle son buldu. Oynanan futbolu beğenmeyebilirsin, Frank Rijkaard'ı sevmeyebilirsin ve hatta istifaya da davet edebilirsin. Ancak isim vermek rahatsız edici. Bu olaylar bana Galatasaraylılığımı sorgulattı. Aynı Efe Yılmaz'ın "Elved Galatasaray" başlıklı yazısındaki duruma geldim. Adaşım Onur Saygın, bugünkü yazısında sona A harfini eklemiş ama ben daha ekleyemiyorum.

Son olarak Adnan Polat, yakın zamanda Frank Rijkaard ile sözleşme uzatmayı düşündüğünü belirtmişti hatırlarsanız. Polat'ın kafamda oluşan portresinde özellikle de bu sözleri söylemişken, ne kadar baskı olsa bile Hollandalı ile yolları ayıracağını zannetmiyorum.

Onur Saygın l 0 Yorum



13 Mayıs 2001 tarihi pek çok Galatasaraylı taraftarın içinde ukte olarak kalmıştır. Bir sürü saçma sapan iddia vardı maçlar ilgili ama tek bir gerçekte vardı iş ahlakı bozuk bir kaç futbolcunun sahada yaptıklarıydı. Yıllar sonra 17 Ekim 2010 tarihi de aynı şekilde hatırlanacak.

Bir takım kötü oynayabilir, bireysel performanslar kötü olabilir ama bu kadar isteksiz olamaz. Maç sonu açıklamak bile öyle bir hale geldi ki ortalık ben bu ortamda oynamam diyenlerden artık kredimiz bitti diyerek yönetime mesaj veren garip insanlardan geçilmez oldu. Taner Gülleri'nin kariyerine zirve yaptıran zihniyet ile dün sahada olan zihniyet arasında fark yoktu. O maçta da teknik direktörün başına geliceklerden haberdar olan ve bunun olmaması için çırpınan bir kaç futbolcu vardı dün de bunun farkında olup çırpınan tek isim Milan Baros'tu.

Kendisine sorulsa Avrupa'nın en önemli stoplerlerinden biri olduğunu iddia edicek kadar kendini dev aynasında gören isimler yıllarca uğraşsalar bile yanına yaklaşamayacakları kariyere sahip bir insana cephe alabildiler. Florya Yeniçeri Ocağı gene kurban istedi ve istediklerini alıcaklar. Ama unutmasınlar Galatasaray efsanesi olarak kabul edilen Okan Buruk sadece 13 Mayıs 2001 ile hatırlanacaksa alelade bir futbolcu olan bu arkadaşlar nasıl hatırlanacaktır biraz düşünsünler.

Galatasaray'ın son 2,5 yılını görüp insan düşünmeden edemiyor. Ya Volkan Demirel 27 Nisan'da o hatayı yapmasaydı neler olurdu? Şu an kadroda bulunan Servet, Hakan gibi oyunculardan kaç tanesi hala kadroda olurdu?

Biz 11 Türk şampiyon oluruz şeklinde düşünüp yabancıları dışlayanlar oyuncular, teknik direktör olmadan şampiyon oluruz şeklinde düşünen yöneticiler, futbolcuyu köle gibi gören ve kendi istedikleri gibi yaşamadığı için eleştiren taraftalar, umarım istedikleriniz gerçekleşmiştir. Efe Yılmaz bir yazı yazmıştı Elved Galatasaray şeklinde. O son kalan A harfini kalın çivilerle çaktınız teşekkürler.

Efe Yılmaz l 17 Ekim 2010 0 Yorum



Bu geç kalınmış bir Arda Turan yazısı. Merak etmeyin zaten kısacık bir yazı. Kendisine sevgim 10 numara verilmeden önceki günlere dayanır. Belki o uyutulduğumuz alt yapı masallarından sonra bir kahramanımız oldu. Takım kötü günler geçiriyordu, yapılan transferler taraftar olarak bizi tatmin etmiyordu ve sarılacak birisi lazımdı. Yeniden aşık olunacak birisi lazımdı ve biz gittik ona aşık olduk.
Biz taraftarız ve her gerçek taraftar gibi gönül bağımız var futbolla. Ama bizim bu sevgimizi sömürmeye alışan yönetim zihniyeti rahat durmadı hemen kirletme çalışmalarına başladı. Yönetime spor medyasının karanlık yüzü de eklenince, bütün eksiklerine rağmen ülkenin yetiştirdiği en yetenekli isimlerden birisini öldürme kampanyası başladı.
Geçen sene Arda’yı ilk satan Galatasaray taraftarı olmuştu. Bir kısım insan sinemalı besteyle satarken, diğerleri de o besteyi söyleyenlere itiraz etmeyerek satmıştı büyük kaptanını. Düşünün taraftar bile oyuncusunu satıyorsa ona vurmak için sırada bekleyenler ne yapmaz.
Yönetim ise saha içindeki Arda’yı bitirmeye onu kaptan yaptığı gün karar verdi. Mesele onun kaptanlık yapıp yapamayacağı değil, mesele ondan en çok verimi almak olmalıydı. Bizim Adnangiller ise tam aksi için her şeyi yaptılar. Takımın ruhu, taraftarın Metin Oktay’ı yaptılar. Hani diyor ya Adnan Polat “Demir olsa erirdi”. Bir kere o demirin korunu serinletmek için su dökmedikler üzerine.
Yani demem o ki, camia olarak Galatasaraylıların büyük çoğunluğu Arda’ya sahip çıkmadı. Sen kendi sevdana özen göstermezsen, başkası hiç göstermez. Sanırım biz Arda’yı hak etmiyoruz çünkü onu nasıl seveceğimizi bilmiyoruz.
Son olarak düşünülmesi gereken şey bence şu: Arda için bir zamanlar herkes, o çok farklı, çok zeki, çok güler yüzlü diyordu. Şimdi sıradan bir adam olma yolunda ilerliyor. Buraya nasıl geldik. Çünkü nasıl toplumdaki farklılıkları sevmiyorsak, Arda'nın da bu hallerini sevmiyoruz, korkuyoruz. Hemen öğütmeye başlıyoruz.