TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

Basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
• Kemal Mardin l 21 Ağustos 2012 0 Yorum


EuroBasket için en son eleme oynadığımızda sene 2008'di. Bugünküne kıyasla birbirini çok daha iyi tanıyan, kariyerinin zirvesinde oyunculara sahip, rollerin açıkça belli olduğu bir takımla sahadaydık. Nitekim, grupta 6'da 6 yaparak zorlanmadan Polonya vizesini almıştık.

Slovenya'daki şampiyonaya katılmak için mücadele verdiğimiz şu günlerde ise kadro yapımız alabildiğine değişmiş durumda. Tam anlamıyla bir yeniden yapılanma sürecindeyiz. Bundan sebep, elemelerde oluşan skorlardan ziyade, sürecin nasıl işlediğini konuşmak, ilerisi için esas yapılması gereken durumunda.

Sağlıklı bir değerlendirme için öncelikle takvimin üstünde bazı günleri işaretlemek gerekiyor: 18 Ağustos, 11 Eylül ve 18 Eylül. İlk ikisi elemelerdeki maçlarımızın başladığı ve biteceği tarihler. Üçüncüsü ise TBF Genel Kurulu'nun yani başkanlık seçiminin yapılacağı gün. Elemeler bittikten yalnızca bir hafta sonrası.

Bu seçimin öncekilerden önemli bir farkı olduğunun da bu noktada altını çizmek gerek. Normal şartlarda aday olamaması gereken Turgay Demirel yönetimi, bu seçime tüzük değişikliği yaparak katılacak. Tahmin edersiniz ki, bu da muhalif cepheden epey bir homurtu yükselmesine neden olacak. Bu sebepten, A Milli Takımın elemelerde bir sorun yaşamaması, muhalefetin eline ekstra koz verilmemesi açısından hayati öneme sahip.

Kafa uyuşmazlığı sebebiyle Orhun Ene ile yolların ayrılmasının ardından, yeniden yapılanma sürecine oyuncuları iyi tanıyan Tanjevic'e sığınarak başlamak, bu çerçeveden bakınca TBF için en akılcı yol olarak gözüküyor. Peki ya Türk basketbolu için?

Elemelerdeki ilk iki maçta gördük ki, bu takımın geleceği düşünmeden, sadece maç kazanmayı hedefleyen altyapı takımlarından maalesef bir farkı yok. Geçici bir süreliğine göreve gelen Tanjevic, haklı olarak kendisine verilen görevi yerine getirmeye çalışıyor ama bu durumun bize EuroBasket 2013'te önemli sıkıntılar yaşatması işten bile değil.

Düzenlerini acilen oturtup rolleri dağıtmaya bizim kadar ihtiyacı olan bir takımın henüz oyun kurucusunun belli olmaması veya Furkan gibi şampiyonada çok ihtiyaç duyacağı bir uzununun form düzeyi şu an için yeterli olmadığı için kenarda çürümesi gibi garabetler bir yana; elemeler sonrasında dümene geçecek yeni koçla sıfırdan başlayacak olmamız esas düşündürücü nokta.

Seçim yapılıp yeni dönemdeki başkan belirlendikten sonra, şampiyona sürecini planlamak içinde önünde bir yıldan az zamanı kalmış, kadrosunu yeniden oluşturan ama henüz kimin çalıştıracağı belli olmayan bir milli takım olacak karşımızda. Böylesi bir takımın çöpe atacak sekiz resmi maçının olmadığını, elemeler deyip geçilen karşılaşmaların seçim yatırımı olarak kullanılamayacak kadar değerli olduğunu esas o zaman anlayacağız. Maalesef şu an için tek yapabileceğimiz ise umarız çok geç kalmış olmayız demek.

• Kemal Mardin l 14 Eylül 2011 0 Yorum


EuroBasket 2011’de bugün çeyrek finaller başlıyor. Bizim olmadığımız, Üsküplü McCalebb önderliğindeki Makedonya’nın olduğu çeyrek finaller. Ortada bir gariplik olduğu aşikar. Bu garipliğin kimden kaynaklandığı üzerine ise biraz düşünmek gerekiyor. Bizim yaptığımız hataları veya yapamadığımız doğruları, şimdilik yazının ilerleyen bölümlerine öteleyip statü hakkında iki çift laf ederek başlamalı.

Fransa, İspanya, Türkiye, Sırbistan, Litvanya ve Almanya. Açalım... Son şampiyonada tek maç kaybederek 5. olan Fransa, son şampiyon İspanya, dünya ikincisi Türkiye, son finalist ve dünya dördüncüsü Sırbistan, ev sahibi ve dünya üçüncüsü Litvanya ile 2009’da dökülen ama Nowitzki’ye geri kavuşan Almanya. Böyle bir grup, ancak eski şampiyonaların lig usulü oynanan finallerinde görülebilirdi ama bir şekilde 2011’de de çeyrek final öncesinde oluşturmayı başardılar. Hepsi üst sıraları hedefleyen, en azından Olimpiyat hedefi olan takımlar ve her biri en iyi performansını sergilese bile ikisi dışarıda kalacak. Diğer tarafa göz attığımızda ise hasbelkader A veya B gruplarına düşseler belki ikinci tura bile yükselemeyecek performanslar sergileyen Yunanistan ve Slovenya’nın çeyrek finale kaldığını görüyoruz. Makedonya için ise takım olarak belki yürekten başka bir şey sunmadılar ama en azından McCalebb buraları hak etti diyebiliriz. Onun da aslında Makedonyalı olmaması bambaşka bir konu tabii.

Bu bizim dışımızda gelişen bir engeldi. Peki biz, kendi açımızdan nasıl bir süreç yaşadık da Almanya ile birlikte şanssız ikiliden biri haline geldik? ORHUN ENE diye bağıranları duyar gibiyim. Bu yüzden oradan başlayalım. Öncelikle insanların bilmiyormuş ya da unutmuş taklidi yaptığı bir detayı hatırlatmak lazım. Bu takımın Tanjevic’ten sonraki antrenörünün Orhun Ene olacağı 2004 yılından beri belliydi. Orhun hoca, Tanjevic’in yardımcılığına getirildiği gün dendi ki, Tanjevic’in yanında pişecek ve o bıraktığı anda da yerini alacak. Yani eğer Orhun Ene’nin göreve gelmesiyle ilgili bir itirazınız varsa bunu dile getirmek için 7 sene kadar geç kaldınız. O gün, “Harika seçim! Oyunculuk kariyeri malum, insan olarak da şahane, çok başarılı olacaktır” diyip Orhun Ene, 3 Avrupa Şampiyonası ve 2 Dünya Şampiyonası gördükten sonra, “Vay efendim, Banvit’in hocası Milli Takım’ın başına mı geçermiş” derseniz, niyetiniz şüphe uyandırır.

Başarısızlığın sebebi olarak gösterilen bir diğer unsur ise kadro seçimi. Gelin bu sürecin de biraz detayına inelim. Zira Furkan-İzzet-Semih-Doğuş dörtgeninin her bir köşesi hakkında bir şeyler söylemek gerekiyor. Aralarından çekip çıkarması en kolay olan Doğuş’la başlayalım. Bir kere Doğuş’un hiçbir zaman şampiyona kadrosunda düşünülmediğini ve ileriye yatırım olarak, bu süreci yaşaması ve de tabii ki antrenman oyuncusu olması için çağırıldığını artık anlamak gerekiyor. Dört sene boyunca, NCAA’de Texas’ın oynadığı maçları izleyenleri (varsa tabii böyle bir kitle) tenzih ederim ama kim Doğuş’un nesini gördü de kötü performans sergileyen oyun kurucularımıza alternatif olurdu deniliyor anlayamıyorum. Bir kere Doğuş oyunda olduğu anda, direkt olarak 4 oyuncuyla hücum ediyorsunuz. Güvenilir bir sayı katkısı beklemenin imkansız olduğu, şutu Rubio’dan bile kötü bir oyuncu. Penetre eder, ortalığı karıştırırdı derseniz, maalesef o da NCAA’den gelmiş bir oyuncu için Avrupa Şampiyonası’ndaki savunmalara karşı biraz zor. İşin savunma boyutunda ise iyi bir adam adama savunmacısı olmasına rağmen, alan savunmasında nasıl aksadığını da hazırlık maçlarında çokça gördük. Kısacası Doğuş, ileride bu formayı giyme şansı olan bir oyuncu ama üzgünüm, henüz değil.

Gelelim Furkan’ın dışarıda kaldığı, İzzet’in Litvanya’ya gittiği sürece. Öncelikle bütün bu karışıklığın Semih’in başının altından çıktığını bilmek gerekiyor. Kampa ilk katıldığı günden beri sergilediği, sanki Boston Celtics formasını emekliye ayırmış tavırları, antrenmanlardaki isteksiz halleri, sadece teknik heyetin değil, oyuncuların da dikkatinden kaçmadı. Bu da Semih, son dakikada ben yararlı olamayacağım dediğinde itiraz edilmemesine ve mazeretinin memnuniyetle kabul edilmesine yol açtı. Yoksa hafif sakatlıkmış falan dinlenmez, Semih mutlaka şampiyonaya götürülürdü. Bunun üzerine bir hafta önce takımdan çıkarılan Furkan yerine, son haftayı takımla beraber geçiren, son rötuşlarda orada olan İzzet’i tercih etmek gayet mantıklı ama dahası da var. En önemlisi İzzet, hazırlık sürecini Furkan’dan çok daha iyi geçirdi. Kendisinden biten setleri büyük bir yüzdeyle oynadı ve potaya bakmaktan çekinmeyeceğini gösterdi. Aksine Furkan ise direkt olarak kendisi üzerinden oynanacak oyunlarda bomboş kaldığında bile, kenardan “At Furkan, at!” diye bağırılmasına rağmen pasa baktı. Yani, “Ben sizin için ribaunt alırım, pota altında belirli bir etki yaratırım ama fazlasını beklemeyin” mesajı verdi. Bu durumda, 21 yaşında, 2,10 metre boyunda, topu yere vurabilen, bir de üstüne üçlük atabilen İzzet’i bu şampiyonada oynamayacak bile olsa, ilerisi için tecrübe kazanması adına Litvanya’ya götürmek kesinlikle bir hata olarak görülemez. Şu an hala kilo alması ve fiziğini geliştirmesi gerektiği için tam potansiyelini sergileyemese bile, bu saydığım özelliklerin bir araya çok nadiren geldiği malum. Ayrıca İzzet yüzünden rotasyon 11 kişiye indi diyenlerin de şampiyonadaki diğer takımların 11. ve 12. oyuncularına ne kadar süre verdiklerine bir bakmalarını tavsiye ederim. Bunu genel olarak tüm basketbol maçları için de yapabilirler.

Tabii şampiyona öncesinde başlayan anti Orhun Ene kampanyası ve eleştirilen oyuncu tercihleri, takıma ister istemez etki etti. Takımın daimi oyuncularından Hidayet, Ömer Onan, Ömer Aşık, Ersan, Sinan gibi isimlerin ya formsuz geçirdikleri ya da sakatlıklar yaşadıkları bir sezondan çıkmış olmalarının etkisiyle, kafalarında soru işaretleriyle başladıkları sürecin sonunda, kamuoyu da o soru işaretlerinin puntosunu büyütmek için elinden geleni yaptı. Böylece çok kırılgan bir halde Litvanya’ya gitmiş olduk. Bunun ilk yansımasını da daha Litvanya’ya iner inmez Panevezys Pazarı’nda minareye kılıf aranmaya başlanmasıyla gördük. Antrenman saatlerinden memnuniyetsizlik ve aşçı krizi, normalde bu takımın dert edeceği şeyler olmazdı. Çıkar ve oyunumuzu oynardık ama yaratılan başarısızlık kapıda atmosferi, havadan nem kapılmasına neden oldu.

Peki, bu şartlar altında başlanan şampiyonada nasıl bir performans sergiledik. Gelin 8 maç oynadığımızı ve bunlarda skor tutulmadığını düşünelim. Oynanan oyuna konsantre olduğumuzda gördüğümüz tablo, bize daha net bir fikir verecektir. Göze ilk çarpan detay, hücumda yokları oynadık. Büyük bir bölümünü perdeler üzerine kurduğumuz hücum düzenleri, rakipler tarafından çözüldü ve ikincil, üçüncül planlarımızın tüm maç uygulanabilecek derinlikte olmadığı ya da oyuncularımızın gerek fiziksel gerek mental anlamda bu geçişi yapamayacak durumda oldukları görüldü. Savunmada ise tam tersi bir tablo gördük. Her takımı, her oyuncuyu savunabilecek silahlarımızın olduğunu, Sırbistan maçının son anlarında olduğu gibi şok savunmalar yapabildiğimizi, şampiyonanın en uzun ikinci takımı olma avantajımızın farkında ve bunu savunmada avantaja çevirebileceğimizin bilincinde olduğumuzu çeşitli maçlarda gösterdik. Geçen seneyle bu seneyi yan yana koyduğumuzda, bu anlamda belirli bir yere geldiğimizi ve pek geriye gitmeye niyetimiz olmadığı açık. Özetlersek, takım halinde vasat hücum, iyi savunma ve madalya adayı 5 takıma karşı kafaya kafaya bir oyun.

İyi, kötü, çirkin; bir şekilde bu şampiyonayı geride bırakıp önümüze bakmak ve bunu yaptığımızda ne gördüğümüz hakkında konuşmamız gerekiyor artık. Yakın gelecekte bizi bekleyen en majör değişim, Hidayet, Kerem Tunçeri ve Ömer Onan üçlüsünün artık bu takımda yer almayacak olması. Yani kısa rotasyonumuzda yedekte ne var ona bakmalıyız. Kerem’in arkasından gelen seçenekler Ender, Engin ve Doğuş; daha geniş perspektifte ise Erbil, Şafak ve Fırat. Maalesef bunlar içinden ilk beş oyun kurucumuz olabilecek tek isim, basketbola ne zaman döneceği belli olmayan Engin Atsür. Ömer Onan’ın boşluğu için de iyimser şeyler söylemek mevcut şartlarda pek mümkün gözükmüyor. Eldekiler malum, aşağıdan dikkat çeken isimler ise Göksenin, Maxim ve bir alt jenerasyonda da Tayfun. Anayasa değişikliği mi yaparız nasıl çözeriz bilmiyorum ama Sinan’ın acilen süre alacağı bir takıma transfer olmasını sağlamalıyız gibi görünüyor. Kafamızın en rahat olduğu değişim süreci ise Hidayet’te yaşanacak. Neyse ki Emir, şampiyonadaki performansıyla yüreklere su serpti ve bu pozisyon bende mesajını verdi.

Görüldüğü gibi yakın gelecekte bizi kritik bir süreç bekliyor. Elimizdeki jenerasyon uzun uğraşlar sonucunda belirli bir noktaya geldi ve bize bir dünya ikinciliği armağan etti. Ancak artık emeklilik zamanları yaklaşıyor. Şimdi yeniden bir yapılanma içine gireceğiz. Bu süreçte ise anahtar kelime, koca sözlükte Türk halkının en sevmediği kelime olan “sabır” olacak. Tanjevic’e altı yıl sabredildiğini unutmadan, Orhun Ene’ye hak ettiği şansı vermemiz ve kendi kadrosunu oluşturmasına imkan vermemiz lazım. Yukarıda saydığım ve çok da umut bağlayamayacağımızı söylediğim isimleri en iyi tanıyanlardan biri olarak, onları beklentilerin üstüne taşıyabilecek kişi Orhun Ene’dir. Hemen bir sonraki şampiyonada altına koşamayacağımızın bilincinde olarak, Orhun Ene’yi desteklemeli ve daha geniş bir zamanda, kafasındakileri yapabilmesine imkan tanımalıyız. Tabii ki üstünden Tanjevic’in gölgesini de çekerek...

• Serhat Gürcan Gündüz l 15 Haziran 2011 0 Yorum



Hani bir söz vardır, "Türk insanı ezileni sever" diye. Genelde hep böyle olur. Kleiza, D. Howard'ı savunduğu zaman Kleiza'yı destekler. Dallas - Miami serisinde de durum bu şekildeydi. Sezon başlarken yeteneklerini alıp doğu sahillerine giden LeBron, ev sahibi Wade ve bariz şekilde yancılığı kabul eden Bosh'a karşı bir antipatisi oluşmuştu zaten Türk halkının. Birde diğer tarafta Kidd, Nowitzki gibi, şampiyonluğu yıllar öncesinde kazanmış olmaları gereken, ama bir türlü kısmet olmayan isimler vardı. Üç süper starın hayranları da vardı elbet Miami'yi destekleyen, ama çoğunluk Dallas'ın tarafındaydı. Aslında sadece Türkiye'de değil, bütün dünya genelinde böyleydi durum.

Birde seri içerisinde LeBron ve Bosh'un her smaçtan sonra tuhaf ve antipatik hareketleri de eklenince, Dallas'a verilen destek daha da arttı. LeBron ve Wade'in Nowitzki'nin hastalığı ile dalga geçmesinin ardından bu oyunculara duyulan nefret de katlandı.

Artık "Karma" mı diyelim bilemiyorum, Miami favori olarak çıktığı seriyi ve şampiyonluğu kaybetti. Maç sonu toplantısında Rick Carlisle "onlarında zamanı gelecek, ama şimdi bizim zamanımız" dedi. Son derecede haklıydı. Aslında zamanları gelmiş de geçiyordu. 2006 yılından beri her gece kabuslar içinde uyanan Dallas taraftarlarının zamanı da gelmişti. Bu takım için her şeyini ortaya koyan Mark Cuban'ın, oyununu inanılmaz derecede geliştiren Terry'nin de zamanı geçiyordu. 13 yıldır her gün bunun için kavga ettiğini söyleyen, gerçekten çalışmanın ne demek olduğunu gösteren Nowitzki'nin, ve onun söylediği gibi "gerçek bir savaşçı" olan Kidd'in de belki başka şansları olmayacaktı. Ama sonunda kazandılar. Hemde hak ederek.

Ekşi sözlükte "apdirizapdort" nickli bir yazar belkide kazananlar cephesinin hikayesini en güzel anlatan yazıyı yazmıştı maç sonrası.

"clint eastwood'un basketbol ile ilgili bir filmidir bu maç ve bu seri. bir tarafta, zamanında çok iyi olan ama şimdilerde biraz daha az popüler ve ''yorgun'' veteranlar, diğer tarafta her yönden üstün ama kişilikleri oturmamış, yamyam kılıklı, genç züppeler. evet evet kesinlikle clint eastwood yönetmenliğinde çekilmiş bir filmdir bu olay. sonu ise çok mutlu bitmiştir..."

• Kemal Mardin l 29 Mayıs 2011 0 Yorum


Sakarya’daki Yıldız Kızlar Türkiye Şampiyonası’nda mutlu sona ulaşan Fenerbahçe, ilk hava atışından kupayı kaldırana kadar en ufak bir dirençle karşılaşmadı. Sarı Lacivertliler, şampiyonada oynadıkları 6 maçta, ortalama 40,5 sayı farka ulaştılar ve Ceyhan Belediye karşısında oynadıkları final maçını da rahat bir oyun sonunda 78-52’lik farklı galibiyetle noktaladılar.

Hülya Çoklar ve Başak Altunbey gibi iki kaliteli uzuna sahip olan Fenerbahçe, güçlü olduğu alanın bilincinde, macera aramayan bir oyunla sonuca gitti. Çeyrek finalde Şehremini Lisesi potasına bırakılan 107 sayının 103’ünün boyalı alandan veya bu bölgede kazanılan faul atışlarından kaydedilmiş olması, oyun planlarına ne kadar ciddiyetle sadık kaldıklarının en önemli örneğiydi.

Böylece Fenerbahçe, Yıldız Kızlar kategorisinde üst üste 4. şampiyonluğuna ulaşırken, bu sezon A Takım, Genç Kızlar ve Küçük Kızlar kategorilerinin ardından alınabilecek son kupayı da müzesine götürmüş oldu. Fenerbahçe için şüphesiz gurur duyulabilecek bir tablo olmakla birlikte, diğer takımlar için düşündürücü bir durum.

Bu başarının tek ve mutlak formülü apaçık belli: Yatırım! Tabii ki planlı ve uzun vadeli olanından. Erzurum’da Ayşe Cora’nın Beşiktaş adına inanılmaz bir performans sergilediği final maçı haricinde elini kolunu sallayarak kupayı kaldıran genç takım, tam 8 senedir beraber oynayan oyunculardan kuruluydu. Sakarya’da ve Alanya’da izlediğimiz kadrolar da genç takım seviyesine geldiklerinde benzer bir yapılanma içinde olacak ve aynı ablaları gibi, setleri gözü kapalı oynayacak hale gelecekler.

Tabii ki böyle bir kadro yapılanması için doğru oyuncuları küçük yaşlarda bulmak ve bunun için de tarama faaliyetlerini epey ciddiye almak gerekiyor. Fenerbahçe’nin son yıllarda rakiplerinden ayrıldığı nokta da burada ortaya çıkıyor. Botaş ve Antalya Koleji’ni bir yana ayırırsak, diğer takımların çoğunlukla malzeme bulmak yerine eldekini işlemeye çalışması, onları kapalı ekonomiyle yönetilen bir ülkeden farksız kılıyor. İletişim ve ulaşım imkanlarının alabildiğine geliştiği günümüz dünyasında, sadece hinterlandına karşı duyarlı olmak maalesef artık yeterli değil.

Finansal olanakların isteklerle gerçekleştirilebilenler arasında kimi zaman uçurum yarattığını da gözden kaçırmamak lazım ama bu, Galatasaray veya Beşiktaş büyüklüğünde kulüpler için asla bir bahane olamaz. Bu sezon, üç kategoriden birinde final, birinde ise yarı final gören Beşiktaş, kağıt üstünde başarılı bir seneyi geride bırakmış gibi düşünülebilir ama bu, hedef olarak her zaman en üst basamağı işaret eden bir camia için, kendilerine denk rakip sayısının parmakla sayıldığı bir ortamda tartışılması gereken bir başarı. Küçükler kategorisinde Türkiye Şampiyonası’na kalamayan, diğer kategorilerde ise ezeli rakipleri Fenerbahçe ve Beşiktaş’a çeyrek finallerde kaybeden Galatasaray ise kesinlikle başarı kelimesinden çok uzakta duruyor.

Şöyle bir değinip geçtiğimiz Botaş ve Antalya Koleji’ne ise tekrar bir parantez açmak gerekiyor. Türkiye’nin her yerinden oyunculara kapılarını açan bu iki kulüp, bu sezon yarıştıkları kategorilere göre daha küçük yaşta oyuncularla mücadele etmelerine rağmen sergiledikleri ile hem önemli başarılar kazandılar hem de gelecek için ümit vaat ettiler. Anadolu’daki diğer takımlara ve hatta İstanbul’a örnek teşkil edebilecek bu çalışmaları ciddi şekilde dikkate almak gerekiyor.

• Kemal Mardin l 17 Mayıs 2011 0 Yorum


Erzurum’un ev sahipliği yaptığı ve Fenerbahçe’nin şampiyonluğu ile sona eren Genç Kızlar Türkiye Şampiyonası, umudu ve hayal kırıklığını birlikte yaşattı.

Gençler Türkiye Şampiyonası, son basamak olması itibariyle basketbol kalitesine dair beklentilerin en yükseğe çıktığı altyapı organizasyonu. Kora kor mücadele, son topa kalan maçlar, birinci lig adayı oyunculardan maç kazandıran performanslar… Bunlar, altı günlük şampiyona öncesinde bir basketbolseverin şahit olmayı umacağı basketbol anlarından sadece birkaçıydı. Ne var ki unutulmazlar arasında yerini alan final maçı dışında, beklentilerin büyük oranda yerle bir olduğu bir şampiyona geride kaldı.

Şampiyonayı yakından takip edenlerin üzerinde uzlaştığı genel kalite düşüklüğünün en önemli sebebi, şüphesiz ki birçok takımın yıldız takım takviyeli kadrolarla mücadele etmesiydi. Üçüncülük maçına çıkan ve şampiyonanın beğeni toplayan takımlarından olan Antalya Koleji ile Botaş bile yarısı yıldız takım oyuncularından oluşan kadrolarla mücadele ettiler. Normal şartlar altında 1993 ve 1994 doğumlu oyuncuların yer aldığı ve her takıma bir adet 1992 doğumlu oyuncu oynatma hakkı verilen şampiyonada takımların önemli bir kısmı, sakatlıkların da etkisiyle 1995 ve 1996 doğumlu oyuncularla mücadele etmeyi tercih etti. Sonuç olarak ortaya, genç görünümlü bir yıldızlar şampiyonası çıktı. Bu noktada, ortaya çıkan durumun tamamen olumsuz olmadığını da belirtmek lazım tabii ki. Küçük yaşlarına rağmen, kendilerinden dört hatta beş yaş büyüklerin yanında sanki akranlarıymış gibi mücadele eden, yaşları öğrenildiğinde duyanı şaşkınlığa uğratan oyuncu sayısının fazlalılığı ve bu oyuncuların birkaç sene daha bu seviyede forma giyecek olması, gelecek senelerin şampiyonaları için umutları hayli arttırıcı, rekabet seviyesinin ciddi oranda artacağına dair beklentileri yükselten bir tablo çizdi.

Gerçek anlamda genç takımlarla Erzurum’a gelen Fenerbahçe ve Beşiktaş, doğal olarak final yolunda çok da zorlanmadan ilerlediler. Fenerbahçe, finale kadar oynadığı 5 maçı, ortalama 40 sayı farkla kazanırken; Beşiktaş da İstanbul Üniversitesi ve Galatasaray’a karşı oynadığı maçlarda zorlanmasına rağmen 22,8 sayı fark ortalaması yakaladı. Yarı finale yükselmeye hak kazanan dört takım da o noktaya kadar yenilgisiz geldi. Şampiyona boyunca çizgisini koruyan Fenerbahçe ile yavaş yavaş vites arttıran Beşiktaş’ın finaldeki randevusu ise güzel bir veda hediyesi oldu. Şampiyonanın uzatmaya giden tek maçında, Fenerbahçe’nin kontenjan oyuncusu Ecem Güler, 25 sayısıyla takımını sürüklerken Beşiktaş’ın yıldızı Ayşe Cora da özellikle ikinci yarıda sergilediği oyun ve bulduğu peş peşe üçlüklerle 29 sayılık bir yanıt verdi ama gülen taraf Sarı Lacivertliler oldu. Şampiyonanın istatistiki olarak çok ön plana çıkmasa da en potansiyelli oyuncusu olarak göze çarpan Olcay Çakır ise çok kritik anlarda verdiği katkıyla maçı 15 sayı ve 6 asistle tamamladı ama final maçı da dahil olmak üzere şampiyona boyunca erken faul problemine girmesi de kendisiyle ilgili düşülen negatif bir not oldu. Olumlu yönden baktığımızda ise akıllarda kalan açık sahada sergilediği durdurulması imkansız oyun ve atletizmini kullanarak blok ihtimalini sıfırladığı turnikeleri oldu.

Şampiyonanın En Değerli Oyuncusu seçilen Özge Kavurmacıoğlu’nu da atlamak olmaz tabii ki. Uzun boyuyla zaman zaman dört ve hatta beş numaralı pozisyonlarda kullanılan Özge, gerçek bir üç numara olarak değerlendirildiğinde ise hızı ve yüksek şut isabetiyle savunulması oldukça güç bir oyuncuya dönüşüyor. %52 iki sayılık ve %58 üç sayılık isabetleriyle 15 sayı ortalaması yakalayan Özge 10,2 ribaund ortalamasıyla da şampiyonu double-double istatistikleriyle tamamlamış oldu.

Olcay Çakır’ın kenara geldiği zamanlarda, bir an olsun yokluğunu aratmayan, diğer herhangi bir takımda oynasa muhtemelen ilk beşin değişilmez ismi olacak yedek oyun kurucu Setenay Uçar ve boş kaldığında şut kaçırması imkansıza yakın bir görüntü çizmesinin yanı sıra penetreleriyle de rakip savunmayı karıştırmayı çok iyi başaran Melodi Çalışkan da Fenerbahçe’nin göze batan diğer oyuncularıydı. Takım arkadaşlarından bir yaş küçük olduğunu bir an bile hissettirmeyen Cansu Köksal’ın ismini hafızaya almakta da fayda var.

İstanbul’a ikincilikle dönen Beşiktaş’ta ise Ayşe Cora, başta final maçı olmak üzere şampiyona boyunca, lider karakterini sergilemekten ve tek başına maç alabilecek oyuncu potansiyeline sahip olduğunu göstermekten geri kalmadı. Kontenjan oyuncu Ayşegül Günay, tecrübesiyle takımını yönetme konusunda büyük başarı gösterirken Hande Karasu da geleceğin önemli pivotları arasında yer alacağını bir kez daha kanıtlamış oldu.

Şampiyonayı üçüncülükle tamamlayan Antalya Koleji’nde ise uzun boyunu çabuk ayaklarıyla birlikte büyük bir tehlikeye dönüştüren pivot Emel Türkyılmaz, kritik anlarda attığı keskin şutlarıyla oyun kurucu Elif Anaç, pozisyonları için büyük avantaj olan atletik fizikleriyle forvetler Büşra Akgün ve Yeliz Doğan, dikkate değer oyuncular olarak öne çıktılar.

Bu oyuncuların yanı sıra, patlayıcı oyunu sayesinde çok zor pozisyonlardan basket çıkartarak skorer bir oyun sergileyen ve ayrıca kısa boyuna rağmen bir ribaund makinesi gibi görev yapan Botaş’tan Pelin Bilgiç ile yumuşak bileği ve yüksek oyun zekasıyla Galatasaray’dan Merve Alkış, 1994 doğumlu olmalarına rağmen gösterdikleri performanslarla gelecek yıl daha dikkatli izlemek için not düşülen ilk isimler oldular.

• Serhat Gürcan Gündüz l 9 Mayıs 2011 0 Yorum



Büyük bir utanç yaşandı dün gece. Phil Jackson'ın veda maçında olmaması gereken her şey oldu Lakers cephesinde. Ne bir direnç gösterdiler Dallas karşısında, nede biraz uğraş verdiler. Peja'nın 2 üçlüğü sonrası bıraktılar maçı. Phil ise kenarda yine sırıtıyordu. Aslında kariyerinin bütün özetiydi o gülümseme.

Dallas - Lakers serisi hakkında yazılacak pek bir şey yok. Kobe olmasa daha Hornets serisinde elenecekti zaten Lakers. Dallas tecrübesiyle bitirdi işi. Abartmadan söylüyorum, 4 maçta da Lakers ne zaman geri dönmeye çalışsa, yada öne geçse Dallas'ın verilecek bir cevabı vardı. Bu cevap çoğunlukla Dirk, olmadı J. Kidd, J. Terry, Peja veya bir başkası olarak çıktı karşımıza. İnanılması güç bir üçlük yüzdesi ile oynadılar belki ama Lakers için bu bir bahane olamaz elbette. Çünkü 3. maçın 2. çeyreği ile 4. periyot başlangıcına kadar basketbol oynadılar. Birazda ilk maçı katabiliriz bunun içerisine. O Pau'nun hali neydi öyle? Odom'un, Artest'in katkısı neydi seride?

Dün geceki maçı Lakers alır diyordum. Çünkü Jackson'ın veda maçının Los Angeles'da oynanmasını isteyecektir Lakers'lı oyuncular diye düşünüyordum. Gerçi maçtan önce Jackson'ın " This is the final game I’ll coach" şeklinde bir açıklaması da vardı. Zaten ne olacağını biliyordu her zamanki gibi. Odom'un Dirk'e yaptığı hareket değil de, Bynum'ın Barea'ya yaptığı hareket için davalar açılır. O hareketten sonra en ufak bir şekilde Bynum'a bir şey fırlatmadı Dallas seyircisi. Bizde olsa yüzlerce kişi parkeye inerdi. Gerçi Dallas seyircisi dövmekten beter etti Bynum'ı. Sahadan Amerika'nın rapper mafya babaları edası ile çıkarken Bynum, Mavs taraftarları inatla "Lakers'ı süpürün" diye bağırıyordu. Eminim Bynum soyunma odasında ağlamıştır.

Tahmin edilmesi en zor playoff dönemi olduğu için Mavs'ın şampiyon olma ihtimali de, Memphis - Oklahoma serisinin galibi kim olursa olsun ona konferans finalinde süpürülme ihtimali de var. Sürprizlere o kadar açık bir sene yaşıyoruz ki klişeleri bile kullanamıyoruz. Mesela Dallas'ın şansı için "Lakers serisinde çok yıprandılar" diyemiyoruz. Çünkü güle oynaya geçtiler "Lakers" serisini.

Artık Phil Jackson olmayacak saha kenarında. Bu demek oluyor ki, Lakers'ın sistemi de değişecek. Yeni oyuncular, takaslar önümüzdeki sezon Lakers'ı bekliyor. Artık o muhteşem üçgen hücumları Kobe'nin alışkanlığı sayesinde izleyeceğiz. O da istem dışı olacak. Çünkü üçgen hücumu bu seviyede oynatabilecek Sam Barry -ki kendisi üçgen hücumun yaratıcısıdır- ne yazık ki 1950 yılında vefat etti. Bir diğer isim olan Tex Winter ise (o da Phil Jackson'a üçgen hücumu öğreten isimdir. Kolej liginde oynarken hocası Sam Barry'den öğrenmiş.) 2009 yılında ne yazık ki felç geçirdi. Phil Jackson'da kariyerine veda ettikten sonra üçgen hücumu bu adamlar seviyesinde bilen iki kişi kalıyor. Birisi ekselansları Jordan, diğeri ise Kobe Bryant. Yani Kobe koçluk kariyerine başlayana kadar "üçgen hücum severler" biraz beklemek zorunda kalacak.

• Kemal Mardin l 7 Nisan 2011 0 Yorum

Houston Rockets, Sacramento Kings’e yenilerek play-off umutlarını Kaf Dağı’nın ardına postalasa da hala Doğu’nun 6. sırasındaki Philadelphia 76ers’ın yarım galibiyet önünde oldukları gerçeği yılların eskitemediği o meşhur soruyu gündeme getiriyor: Daha fazla galibiyeti olan takımın play-off dışında kalması adil mi?

Basketbolseverler için iftar vakti olan NBA play-off’larının başlangıcı, oyuncuların ve takımların gerçek performanslarını izleme zamanının geldiğinin habercisidir ama bazı takımlar, play-off’ta bırakın gerçeği, herhangi bir performans sergileyemeden gecikmeli tatillerine başlarlar. Rekabet yoksunu Doğu Konferansı 1. tur eşleşmeleri, bazı takımların bulundukları yerde olmayı hiç ama hiç hak etmedikleri ve onlar yüzünden Batı Konferansı’nda tabiri caizse nice taş gibi takımı izlemekten mahrum kaldığımız gerçeğini tokat gibi yüzümüze çarpar.

Bu sezonun mağduru da Houston Rockets. NBA’in açık ara en zorlu grubu olan Güneybatı’da yer aldığından San Antonio, Dallas, New Orleans ve Memphis’le her sene 4 maç yapmak zorunda kalması yetmezmiş gibi, en önemli yıldızı Yao Ming’ten koca bir sezon mahrum kalan Rockets, allem etti kalem etti yine %50’nin üzerinde galibiyete ulaştı ama nafile. Son 4 maçları öncesinde 41 galibiyete ulaşan Rockets’lı oyuncular, play-off’u evlerinden seyretmek zorunda kalacaklar. Bunu yapmak için televizyonu açtıklarında karşılarına çıkacak takım da 35 galibiyetli Indiana Pacers olacak. Bu sezon karşılaştıkları iki maçta da devirdikleri Pacers.

Sorunun çözümü açık ama imkansız. Play-off’a girecek takımların konferansa göre değil de bir bütün olarak sıralanması ve böylece en iyi 16 takımın play-off’ta yer alması, sıkça dile getirilen bir çözüm önerisi. Böyle bir yöntemin, şu anki sıralamaya göre 99’un finali Spurs-Knicks veya seyretmenin mutlaka çok keyifli olacağı Magic-Nuggets gibi eşleşmeler ortaya çıkartacak olması, kulağa hoş geliyor tabii ki. Ancak şunu gözden kaçırmamak gerekiyor: ABD’nin doğu ve batı kıyıları arasındaki mesafe, ortalama olarak 4500 kilometre civarında. Bu uzaklıktaki bir eşleşmenin galibiyle bir saat uzaklıktaki rakibini eleyenin bir sonraki turda karşılaşması, takdir edersiniz ki çok da adil bir durum yaratmayacaktır. O yüzden bu önerinin üzerine bu denli yazılıp çizilmesi ve ihtimal dahilindeymiş gibi düşünülmesini abes buluyorum açıkçası.

Çözüm ne derseniz, mevcut şartlar altında rıza göstermekten başka bir çözüm olduğunu düşünmüyorum. Bir şekilde Doğu Konferansı’ndaki kaliteli takım sayısı artmadıkça –Big 3 özentiliği yüzünden yıldızların giderek daha heterojen dağılmaya başladığı Doğu’da bunun da ne kadar mümkün olduğu tartışılır- vaziyet budur. Ya da belki de oyuncu maaşlarının düşürülmesi tartışmalarında felaket senaryosu olarak sunulan takım sayısının düşürülmesi ihtimali o kadar da kötü bir seçenek değildir? Sonuçta bir türlü bekleneni veremeyen Charlotte Bobcats gibi bir enkaza veya esas enerjisini kolej basketboluna harcayan Indiana eyaletinden bir takıma kimin ihtiyacı var ki?

Bu yazı Basketbolseverler.com için yazılmıştır.

• Serhat Gürcan Gündüz l 11 Şubat 2011 0 Yorum



Nasıl yazacağımı bilemedim bu haberi. Alex Ferguson'un istifa ettiğini ve artık Manchester'ın başında olmayacağını hayal edin. İşte aynı şey, Jerry Sloan'ın istifa etmesi.

İşin aslı astarı nedir yakında çıkar ortaya. D-Will yüzünden mi, yoksa kendisi istediği için mi bıraktı gitti kısa bir süre içerisinde öğreniriz. Gerçi daha yeni 1 yıl daha kontratını uzatmış Jazz ile. Demek ki ilk seçenek, yani Deron Williams'ın resti yüzünden istifa etmiş olması gerçek. Kendisi basın toplantısında bunu açıklamadı. Zaten açıklamazdı ya neyse...

John Stockton'ın basketbolu bıraktığını açıkladığı senenin ardından elinde yıldız sayılabilecek, o dönem NBA'de 4. sezonunu yaşayan Raja Bell ve 3. sezonunu yaşayan Krilenko varken 42 galibiyet alma başarısını göstermiş bir adam Jerry Sloan. Öyle kolay kolay harcanacak bir adam değil.

Utah kariyerinin 24. sezonunu yaşarken istifa ettiğinde 40 maçın -bakın 30 falan değil- 40 maçın altında galibiyet aldığı tek sezon 2004-2005 sezonu.

Kariyeri boyunca Utah ile 1000 maçın üzerinde galibiyet kazanmış bir koçtu o. En fazla galibiyet alan 3. koç şuanda. Bu rakamlar bile yetmez mi onu anlatmaya?

Bırakırken bile asla başka bir takım çalıştırmayacağını açıklaması, sizce nasıl bir karaktere sahip olduğunu göstermez mi?

Kime kızsam bilmiyorum. Jazz yönetimine mi, Williams'a mı? Eğer Deron'ın isteği üzerine Jazz yönetimi Sloan'dan istifasını istediyse çok büyük ayıp ettiler. Yıldız oyuncuyu takımda tutmak için, efsanelerinden birinin kulüpten ayrılmasına izin veriyorsun, aklım almıyor.

Şimdi onun heykelini salonun önüne diksen ne fark eder ki? Bu ayıbınızı temizlemeye yeter mi?

Yıldızlar gelir geçer, fakat efsaneler kalıcıdır. Bugün "Sloan kalırsa, ben ayrılırım" diyen oyuncu, elbette şampiyonluk kazanamayacağını anladığında takımını da bırakacaktır. İşte o zaman takımınızın Cavaliers'dan bir farkı kalmayacak Jazz yönetimi. Çünkü Williams gittiğinde bile elinde kalan oyuncularla 47 galibiyet alabilecek bir hocanız olmayacak!

Utah'ın başına geçtiğinde henüz 3 yaşında olan Deron Williams yüzünden ayrıldı takımından Jerry Sloan. Ayrılması değil aslında beni üzen. Elbette ayrılacaktı bir gün. Hatta belkide ayrılması gerekiyordu. Beni üzen ayrılış şekli oldu. Evet kariyerini şampiyonluklarla süsleyemedi belki, ne kadar hak etmiş olsa da "yılın koçu" ödülünü alamadı hiçbir zaman ama böyle ayrılmamalıydı. Jazz yönetimi bir sonraki maçta onun için organizasyonlar düzenlemeliydi. İstifa etmiş olsa bile yanında durmalıydı basın toplantısında. Sanki bir şampiyonu uğurluyormuş gibi uğurlamalıydı Jazz seyircisi onu. Çünkü o bunların hepsini hak etmişti.

Artık Jazz maçlarını izlerken seni köşede görememek çok üzücü olacak. Hoşçakal koç, umarım mutlu olursun basketboldan uzak hayatında...

• Serhat Gürcan Gündüz l 10 Şubat 2011 0 Yorum




Her sene düzenlenen "NBA Smaç Yarışması" ilk olarak 1984 yılında düzenlendi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Aslında ilk smaç yarışması 1984 yılının finalistlerinden, eski ABA ligi oyuncusu Julius Erving'in yaptığı bir espri sayesinde 1976 yılında yapıldı.

Her ne kadar ABA ligi bir başka yazının konusu ise de, bir ipucu vererek hatırlatmış olalım. NBA Tv'nin klasik maçları yayınladığını görmüşsünüzdür. İzleyenler olduysa hani bildiğimiz turuncu top ile değilde üçlük yarışmasında ki son top gibi kırmızı - mavi - beyaz topla oynanan maçlar yayınlanıyor. İşte bu izlediğiniz maçlar aslında NBA değil, NBA ile birleşmesinden önce ABA liginde oynanan maçlar. "Dr. J. ne alaka?" diyenler için belirtmekte fayda görüyorum. Koç Larry Brown, Julius Erving, David Thompson, George Gervin gibi pek çok NBA efsanesi ABA ile NBA birleştikten sonra lige katılmış oyuncular. Artık smaç yarışmasının nasıl başladığına geri dönebiliriz.

Hikaye Julius Erving ABA liginde oynarken, ABA liginin finans direktörü Jim Keeler'a "Senin bütün ABA içerisinde smaç basamayan tek zenci olduğuna dair bahse girerim" demesi ile başlıyor. Jim Keeler bunu ABA pazarlama müdürü Jim Bukata ve ABA başkanı Carl Scheer ile yaptıkları All-Star toplantısında anlatıyor. Glen Campbell ve Charlie Rich konserleri haricinde seyirci çekecek başka bir organizasyon arayan bu üç ismin aklına Jim Keeler'ın bu hikayesini duyunca parlak bir fikir geliyor. Birden karar veriyorlar; "Devre arasında smaç yarışması düzenleyelim!"



İlk smaç yarışmasına katılanlar ise Artis Gilmore, George Gervin, Larry Kenon, David Thompson ve Julius Erving. Tahmin ettiğiniz gibi Dr. J. ve Skywalker (David Thompson) arasında geçen bir mücadele oluyor. Şimdilerde sıkça gördüğümüz 360 derece dönüp vurulan smaç ilk kez bu smaç yarışmasında yapılıyor. Michael Jordan'ın faul çizgisinden yaptığı smaçı Erving yine bu yarışmada yapıyor. Dominique Wilkins (1985) ve Larry Nance'in (1984) NBA smaç yarışmalarında yaptığı iki topla yapılan smaçı Erving pota arkasından gelerek yapıyor. Smaç yarışmasının galibi Erving olsa da, All-Star maçının MVP'si David Thompson oluyor.





İzlemek isteyenler için 1976 smaç yarışmasının tamamı;





NBA ve ABA birleştikten sonra ilk smaç yarışması 1984 yılında ki All-Star maçında yapılıyor. O seneki All-Star maçı Denver'da oynanacağından NBA yönetimi Denver'da çok fazla ilgi gören smaç yarışmasını da tekrarlamak istiyor. Julius Erving, Larry Nance, "Dr. Dunkestein" Darrell Griffith, "The Human Highlight Film" Dominique Wilkins, Clyde Drexler gibi isimler smaç yarışması için seçiliyor. Phoenix'in oyuncusu Larry Nance NBA tarihinin ilk smaç yarışmasını kazanarak tarihe geçiyor. Fakat yarışmaya damga vuran kişi Julius Erving oluyor. Yaptığı bir smaçta biraz fazla yükselince kafasını panyaya vuruyor Dr.J. Fakat bu ona birinciliği getirmiyor. Yinede Dr. J. gönüllerin şampiyonu ve yarışmanın ikincisi olarak tamamlıyor yarışmayı. Smaç yarışmasının topladığı ilgi NBA yönetimini oldukça memnun ediyor. Bunun üzerine smaç yarışması All-Star etkinliklerine dahil ediliyor.






1985 Indianapolis ise Michael Jordan'ın ilk, Julius Erving'in son, ve Dominique Wilkins'in ikinci smaç yarışması olarak tarihe geçiyor. Larry Nance ve Dr. J. bir önceki sezonun finalistleri olduğu için direkt olarak 2. tura geçseler de, finalde Michael Jordan ve Wilkins karşı karşıya geliyor. Yarışmayı "The Human Highlight Film" Wilkins kazanıyor.





1986 Dallas ise Smaç Yarışması tarihinin en kısa oyuncusu Atlanta forması giyen Spud Webb'in (1.70 cm) galibiyeti ile sona eriyor. O tarihteki takım arkadaşı Wilkins ise ikinci oluyor. Jordan'ın katılmadığı bu turnuva Wilkins'in 3. smaç yarışması oluyor.





1987 Seatlle, Michael Jordan'ın ilk şampiyonluğu ve bir televizyon kanalından (TBS) canlı ilk yarışma olarak tarihe geçiyor. Bir önceki senenin şampiyonu Spud Webb'in katılmadığı yarışmada Jordan finalde Jerome Kersey ile karşılaşıyor ve kazanıyor. NBA'de geçirdiği üç sene boyunca üç kere smaç yarışmasına katılan ve üçünde de üçüncü olan Stansbury'nin son yarışması ve NBA'de son sezonu oluyor 87 Seatlle. 5 NBA şampiyonluğu bulunan Ron Harper ise 5. oluyor. Akıllara ise M.J'in faul çizgisinden yaptığı smaç ile kazınıyor.





1988 yılında Jordan evinde yani Chicago'da ikinci kez kazanıyor bu turnuvayı. Bu tarihe kadar hep sekiz oyuncunun katıldığı turnuva Ron Harper'ın sakatlığı yüzünden yedi oyuncu ile yapılıyor. Finale kadar başa baş giden mücadeleye Jordan, daha sonra NBA logosu olarak kullanılacak olan smaçı ile son noktayı koyuyor ve Wilkins'den 1985'in rövanşını alıyor. Jordan bu tarihten sonra bir daha katılmıyor smaç yarışmasına. 1986 yılının galibi Spud Webb ise sonuncu oluyor.





Kenny Walker'ın kazandığı 1989 Houston'da ise ne Wilkins, nede M.J. var. Cleyde Drexler 5. kez katıldığı yarışmada ilk defa ikinci oluyor. Final turunda ilk iki smaçını istediği gibi yapamayıp düşük puan alan Drexler'ın Walker'a yetişme şansı kalmayınca, üçüncü smaçını yapmasına gerek kalmıyor. Bu yılın bir diğer özelliği ise, bir turda alınan en fazla puanın alınmış olması. Final turunda Kenny Walker tam 148 puan alıyor.





TNT ve TBS kanallarında yorumculuk yapan, Kenny "The Jet" Smith'in fırtına gibi estiği 90'lı yılların ilk smaç yarışması 1990 Miami'yi, 5. kez bu turnuvaya katılan D. Wilkins kazanıyor. Scottie Pippen, Shawn Kemp gibi yıldızların katıldığı turnuva ayrıca Wilkins'in son yarışması oluyor. Bir önceki senenin galibi Kenny Walker ise 4. oluyor. Yaptığı smaçlar ile büyük beğeni toplamasına rağmen birinci olamayan Kenny Smith ise gönüllerin şampiyonu oluyor. Scottie Pippen'ın, Michael Jordan gibi faul çizgisinden yaptığı smaçta izlenesi.





Charlotte 1991 Shawn Kemp, Dee Brown, Rex Chapman ve Kenny Smith çekişmesiyle geçiyor. NBA yönetimi ilk kural değişikliğini bu sene yapıyor. Yarışmanın finalinde oyuncular üç smaç yapıyor ve en yüksek oy olan iki smaçın ortalaması kazananı belirleyor. 1991 smaç yarışmasına damgasını vuran ise Boston forması giyen Dee Brown'ın "bakmadan" yaptığı smaç oluyor. Daha sonradan pek çok oyuncunun yapacağı bu smaç sayesinde Brown birinci oluyor.





1992 Orlando'da ise Cedric Ceballos'un galibiyeti ile son buluyor. Larry Jhonson, Nick Anderson ve John Starks ile çekişen Ceballos, finalde Larry Jhonson'a son bir smaç yapma şansı tanımadan yarışmayı kazanıyor. Ceballos'un kendisine turnuvayı kazandıran gözleri bağlı şekilde yaptığı smaç ise tartışmalara konu oluyor. Ceballos "düz" bir şekilde "uzun süre" koştuktan sonra "tam" zıplaması gereken yerde zıplayıp smaçını yapıyor. İlk şoku atlatan insanlar tekrar izledikten sonra Ceballos'un gördüğünü düşünmeye başlıyor. Fakat sonuç değişmiyor.





1993 yılında Salt Lake City'de yapılan Smaç yarışması beraberinde yine kural değişikliği getiriyor. 1991 yılında final turunda uygulanmaya başlayan "yapılan 3 smaç içerisinde en yüksek puan alan iki smaçın ortalaması", ilk tur içinde geçerli olmaya başlıyor. Shawn Kemp'in sakatlığı yüzünden katılamadığı yarışmayı Harold David Miner, Weatherspoon'un önünde birinci olarak tamamlıyor. Bir önceki senenin galibi Ceballos ise üçüncü oluyor. Ülkemizde 98-99 yılları arasında Fenerbahçe forması giyen Mahmoud Abdul-Rauf yada diğer adıyla Chris Jackson ise 1993 yılında ki performansı ile hafızalara kazınıyor. Abdul-Rauf bir tane bile smaç yapamadan yarışmayı tamamlıyor. Bir diğer dikkat çeken olay ise Tim Perry'nin aynı smaçı tekrar yaparak sanki katılmak istememiş, zorla dahil edilmiş havası ile yarışmayı bitirmesi oluyor.





1994 Minneapolis'te yine kural değişikliklerine sahne oluyor. İlk olarak oyuncu sayısı altıya düşürülüyor ve her yarışmacı 90 saniye içerisinde yapabildiği kadar smaç yapıyor.Bütün yaptıkları smaçlar genel bir puan alıyor. Finalde ise yaptıkları en iyi iki smaç üzerinden değerlendiriliyorlar. Minneapolis'i kazanan ise bacaklarının arasından geçirdiği topu potaya bırakan Isaiah Rider Jr. oluyor.





1995 Phoenix kural değişikliğine sahne olan bir diğer yarışma oluyor. Değişen kurala göre yarışmacılar 90 saniye içerisinde en az üç smaç, finalde ise 60 saniye içerisinde en az iki smaç yapıyor. Phoenix'de 93 yılının galibi Harold Miner ikinci kez bu yarışmayı kazanıyor. Bir önceki senenin galibi Rider ikinci olurken, Jaime Watson üçüncü oluyor. Akıllara kazınan isim ise Tony Dumas oluyor. Yaptığı üç smaçı da kaçıran Dumas, özellikle ikinci smaçın da topu çembere bile değdirmeden seyircilere yolluyor. (Mutlaka izlenmesi gereken bir performans.)





1996 San Antonio'yu Brent Bary kazanırken, Michael Finley ikinci oluyor. Greg Minor, Jerry Stackhouse, Doug Christie ve Darrel Armstrong'un katıldığı yarışmada 1994 yılındaki kurallar uygulanıyor. Yapılan smaçların dışında Armstrong'un kaçırdığı smaçta akıllara kazınıyor. İlk smaçlarında oldukça başarılı olsa da, yorulduğundan olsa gerek ters smaç vuracağı sırada yeteri kadar sıçrayamıyor ve turnike olarak bırakıyor topu. Ayrıca Brent Barry bu turnuvayı kazanan ilk beyaz olarak tarihe geçiyor. Üstelik faul çizgisinden smaç vurarak!





Darrell Armstrong



1997 yılında Cleveland'da yapılan smaç yarışması ise Kobe Bryant hayranları için unutulmazlar arasına giriyor. Sadece bir kere katıldığı yarışmada Kobe, Ray Allen, Michael Finley, Chris Carr, Bob Sura ve Darvin Harm karşısında rahat bir galibiyet alıyor. Unutulmazlar arasına giren smaçlarını gördükten sonra "önümüzdeki 1-2 seneye ambargo koyar" diyenler talihsiz bir şekilde yanılıyor.. NBA yönetimi 1998 yılında smaç yarışmasını düzenlemiyor. 1999 yılında da lokavt sebebiyle yapılamıyor All-Star haftası. Kobe Bryant ise en atletik olduğu yıllarda yeteneklerini smaç yarışmasında gösterme fırsatını bir daha bulamıyor fakat bu yarışmayı kazandığında henüz 18 yaşında olan Kobe tarihe "smaç yarışmasını kazanan en genç oyuncu" olarak tarihe geçiyor.





Benim yaş grubuma dahil olanların canlı olarak izlediği ilk smaç yarışması, 2000 yılında Oakland'de yapılıyor. İki kuzen Vince Carter ve Tracy McGrady'nin karşısına Steve Francis, Ricky Davis, Jarry Stackhouse ve Larry Hughes çıkıyor. Vince Carter ve T-Mac'in smaç tarihini tekrar yazdıkları yarışmada, onlara yetişmeye çalışan tek isim Steve Francis oluyor. Vince Carter öyle smaçlar yapıyor ki, Larry Hughes'ın yapamadıkları insanların aklından siliniyor. Hatırlamayanlar için anlatalım. Kenny Smith'in imza smaçını yapmaya çalışan Hughes, üç defa denemesine rağmen smaçı yapamayarak takım arkadaşı Iverson ve Garnett'i bile kendine güldürmeyi başarmıştı.





Larry Hughes



2001 Washington'ı finalde Baron Davis ve DeShawn Stevenson ile karşılaşan Desmond Mason kazanıyor. 2001 senesi Baron Davis'in Cedric Ceballos taklidi dışında, altı oyuncunun katıldığı son yarışma olarak tarihe geçiyor.





Baron Davis



2002 Philadelphia ise oldukça radikal değişikliklerin yapıldığı bir turnuva olarak kalıyordu akıllarda. Öncelikle yarışma olan format, turnuva şekline dönüştürülmüştü. Oyuncu sayısı da dört olarak belirlenmişti. Oyuncular iki grup olarak birbirleri ile yarışacak ve finale çıkacaklardı. İşin daha da ilginç kısmı ortadaki bulunan "çark" idi. Üzerinde Dr. J., The Human Highlight Film, 80's, 90's ve ???? şeklinde dilimler bulunan çarkı, çarkıfelek yarışmasındaki gibi çevirdi Dr. J. Mantık şuydu. En üst kısımda bulunan okun altında hangi dilim durursa, oyuncular o dilim üzerinde yazılı smaçları yapacaklardı. Yani "90's" gelse, 90'ların en ünlü smaçlarını tekrarlayacaktı oyuncular. Şansa çarkı çeviren Dr J.'in bulunduğu dilim geldi. Oyuncular sırayla Doktor'un ünlü smaçlarını tekrarladılar. Desmond Mason ve Jason Richardson'ın grubundan Richardson, Steve Francis ve Gerald Wallace'ın grubundan G-Wall finale yükseliyordu. Jason Richardson ve Wallece'ın finaldeki düellosunu Jason Richardson kazanıyor ve kupayı evine götürüyordu.





2003 yılında smaç yarışması Atlanta'da düzenleniyordu. 2002'de uygulanan turnuva ve çark sistemi çok fazla tepki çektiğinden, NBA yönetimi bu uygulamalarından vazgeçmek zorunda kalmıştı. Jason Richardson'ın finalde tekrar Desmond Mason ile karşılaştığı turnuvayı, yine Jason Richardson kazanıyordu. Amare ise ilk kez katıldığı yarışmayı Richard Jefferson'ın önünde üçüncü olarak tamamlıyordu.





2004 yılında Los Angeles'da düzenleniyordu smaç yarışması. Jason Richardson toplamda ve üst üste üçüncü kez bu yarışmayı kazanarak tarihe geçmek istiyordu. Rakipleri "birdman" lakaplı Chris Andersen, Türk Telekom'da da forma giyen Ricky Davis ve Fred Jones idi. İlk turda işler istediği gibi gitmiş ve finale Fred Jones'un önünde gitmişti. Fakat final turunda işler tersine dönmüş ve yarışmayı Fred Jones kazanmıştı.





2005 yılı ise unutulmazlar arasına giren yıllardan birisiydi. Denver'da düzenlenen yarışmaya Amare'ye yardım için orada bulunan Steve Nash, 14 kez smaç kaçıran Chris Andersen ve Dominique Wilkins'in formasıyla smaç vuran Atlanta'lı Josh Smith damga vurmuştu. Ayrıca J.R Smith'in hakkının yenildiğini düşünenlerin sayısı da bir hayli fazlaydı. Yinede kolay kolay unutulmayacak bu turnuvayı finalde iki smaçtan da tam puan alan Josh Smith kazanmıştı.





2006 Houston ise smaç yarışmasının en fazla izleyici kaybettiği yarışma oldu. Josh Smith, Hakim Warrick, Andre Igoudala ve Nate Robinson'ın katıldığı yarışmada önce Warrick, daha sonra Igoudala'nın hakkı yeniyordu. Özellikle 14 kez smaçını tekrarlayan Nate Robinson'ın Igoudala'dan fazla puan alması seyircileri çıldırttı. Ayrıca 2006 Houston sonrası bir dizi yenilik getirmek zorunda kaldı NBA yönetimi. Tarihe finali ilk kez "tie brake" ile sonuçlanan yarışma olarak geçiyordu 2006 yılı.





2007 Las Vegas Dwight Howard'ın Superman şovu ile tarihe geçti fakat yarışmayı finalde Nate Robinson ile karşılaşan Gerald Green kazandı. Özellikle Nate Robinson'ın üzerinden, Dee Brown'ın yıllar önce ilk kez yaptığı "Blind" smaçı ile kazanması akıllarda kalmıştı. Howard'ın en azından final oynaması gerektiğini düşünenlerde az değildi.





Nate Robinson'ın katılmadığı 2008 New Orleans ise, sonucunu izleyicilerin sms ile belirlediği ilk yarışma oldu. Gerald Green'in önce pastaya üfleyerek yaptığı, daha sonra çoraplarını çıkararak yaptığı smaçlara rağmen Dwight Howard jüriden 100 halk oylamasından da %72 alarak yarışmayı kazandı. Gerald Green'in çemberi öperek smaç yapma fikrine koçu karşı geldiği için Green smaçı değiştirmiş ve onun yerine ufak bir keki yakıp, çember üstüne koyup önce keki söndürüp sonra smaçı vurması, tarihe geçen bir diğer anekdot olmuştu.







2009 yılında ise All Star haftası Phoenix'de, doğal olarak smaç yarışması da burada yapılıyordu. Nate Robinson, Dwight Howard, J.R Smith ve Rudy Fernandez'in katıldığı yarışmayı, sms oylarıyla Nate Robinson kazıyordu. Yine tartışmalara konu olan bir yarışma olarak geçti. Rudy ve Smith'in bir kez daha hakları yendiği konuşuldu. Dwight Howard yine superman olmaya karar vermiş, fakat çok daha tiyatral bir gösteri sunmuştu. Sahanın kenarından Clark Kent'in içine girdikten sonra Superman olarak çıktığı telefon kulübesinin aynısı yükseldi. Howard içine girdi ve SuperHoward olarak geri döndü. Buna Nate Robinson'ın cevabı, Superman'in tek zayıf yöne olan kryptonite taşı olmaktı. O da final smaçını Howard'ın üzerinden Kripton yeşili forma ve ayakkabı giyerek vurdu. Howard'ın potayı yükseltmesi, Rudy'nin NBA'de forma giyen ilk İspanyol oyuncunun forması ile sahaya çıkması diğer not alınması gereken şeylerdi.







Geçtiğimiz yıl ise bu organizasyona Dallas ev sahipliği yapıyordu. Nate Robinson, Shannon Brown ve Gerald Wallace direkt olarak katılırken DeMar Derozan ise Eric Gordon ile çaylaklar maçının devre arasında yapılan yarışmayı kazanarak katılıyordu. Nate Robinson'ın kazandığı her yarışmada olduğu gibi, bu yarışmada elde ettiği birinciliği de tartışmalara yol açıyordu. Bu sefer gölgede kalan isim DeMar Derozan'dı. Toronto taraftarının yeni Vince Carter olmasını beklediği Derozan her ne kadar birinciliği hak etmiş olsa da kazanamamıştı. Tarihte vasat geçen yarışmalar olmadı değil, fakat geçtiğimiz sezon en kötü üç arasına rahatlıkla girer. Özellikle Shannon Brown'ın "bitse de gitsek" smaçları ve Gerald Wallace'ın kendini pek zorlamaması seyircileri bir hayli sıkmıştı.





Bu sezon ise All Star etkinlikleri, Hollywood'da olacak. Yani beklentiler bir hayli fazla. Hem maçtan, hemde smaç yarışmasından. Fakat beklenen o muhteşem görsellik pek olmayacak gibi smaç yarışmasında. Adaylar yaklaşık bir ay kadar önce açıklandı. Önce adayları bir hatırlayalım;

Blake Griffin - Los Angeles Clippers
Serge Ibaka - Oklahoma City Thunder
Javale McGee - Washington Wizards
Brandon Jennings - Milwaukee Bucks

Şüphesiz herkesin favorisi Blake Griffin denen çılgın. Çok güzel smaçlar izletecek bizlere. Ama benim merak ettiğim Brandon Jennings ne yapacak. İşte asıl önemli olan soru bu.

Birde bu sene için LeBron James'in durumu var. 2009 yılında "seneye bende varım" demişti. Fakat 2010'da katılmamış, son ana kadar bekleyen Stern, LeBron'un katılmayacağını duyunca Eric Gordon ve DeMar Derozan'dan birini seçmek zorunda kalmıştı. Hatta bunu da yapamamış, tarihte ilk defa ön eleme oynatmıştı smaç yarışmasına katılacak oyunculara...

Bu sezon neden katılmadı LeBron James? Miami tercihinden sonra oluşan nefreti biraz olsun kırmak, silinen sempatik görüntüsünü yeniden kazanmak, korkak bir oyuncu olduğu yönünde oluşan imajı Blake Griffin gibi bir smaç makinesinin karşısına çıkarak silmek varken, neden katılmadı LeBron James?

Umarım güzel bir yarışma izleriz bu sene. Javale ve Ibaka keşke şaşırtsalar bizi. Yazının sonunu bir "Sneake Peek" ile sonlandıralım. Blake Griffin'den geliyor, "Windmill".


"Here comes the highlight"

• Serhat Gürcan Gündüz l 8 Şubat 2011 0 Yorum



1987 yılı playoffları hakkında bir şeyler yazarken Larry Bird'den bahsedip, Magic Johnson'dan bahsetmemek büyük terbiyesizlik olur. Hele ki, o atış şampiyonluk yüzüğüne giden yolu açıyorsa...

O ünlü top çalmasından sonra Larry Bird ve Boston finalde Lakers ile karşılaşıyordu. İlk iki maç Los Angeles'da, sonraki üç maç Boston'da oynanacaktı. Seriye Lakers 2-0 ile başladı. Boston'da oynanan ilk maçı Celtics kazanmıştı.

Serinin 4. ve 5. maçlarını Celtics kazanırsa, son maç için tekrar Boston'a gelecekti Lakers. Bird ve arkadaşları bu 3 maçı kazanmanın önemini biliyordu. İlk maç cepteydi. İkinci maçada fırtına gibi başlamışlardı. Maçın sonları ise tam bir heyecan fırtınasıydı. Son 20 saniyeye Lakers 2 sayı önde girmişti. Bird belkide tarihe geçecek bir üçlük daha yollamış ve durumu 106-105'e getirmişti. Daha sonra Lakers mola aldı. Magic Johnson kenara gelirken arkadaşlarına elleriyle "sakin olun, sakin olun" diye işaret yapıyordu. Fakat ne mümkün! Maçın bitimine sadece 12 saniye kalmıştı.

Molada Magic Johnson arkadaşlarına "topu bana verin" demiş, arkadaşları da topu oyuna sokarken direkt olarak ona vermişlerdi. Potaya uzakta almıştı topu Johnson. Onu savunan ise Kevin McHale'dı. Önce bir fake ile Kevin'ı üzerine çekmeye çalıştı, ama başaramadı. Daha sonra içeri yöneldi. Fakat içeriyi savunan ise Robert Parish'ti. Saniyeler hızla tükenirken, artık pek fazla seçeneği kalmamıştı. Kareem Abdul Jabbar ile özdeşleşen "Sky Hook" atışını yapmak zorunda kaldı. Onun kadar yüksekten atamaması yüzünden bu atışına daha sonradan "Baby Sky Hook" dendi. Lakin işe yaramıştı. Pota altını savunması ile ünlü Parish bile engelleyemedi şutunu. Son saniyede Lakers'a şampiyonluğun anahtarını getirmişti Johnson. Sonrasında Celtics sahasında ki 5. maçı alsa da, son maçta Lakers'a 4-2 yenilerek şampiyonluğu Lakers'a kaptırdılar...

• Serhat Gürcan Gündüz l 0 Yorum




1987 NBA Doğu Konferansı Finalinde Detroit ve Boston karşı karşıya geliyor. Boston serinin ilk 2 maçını evinde kazanırken, sonraki iki maçı Detroit'te kaybediyordu. Seri tekrar Boston'a geldiğinde, çok çekişmeli bir maç yaşanmıştı. Son saniyelerde top takımın yıldızı Larry Bird'e geliyordu. Bird potaya doğru yönelmiş, sayıyı bırakmak üzereyken blok yiyordu ve ribaundu almak için çırpınan Jerry Sichting'den top dışarı çıkıyordu. Artık Celtics taraftarları için bütün umutlar tükenmişti. Seride Detroit 3-2 öne geçecekti ve bir sonraki maç Detroit'te oynanacaktı. Maçın bitimine artık 5 saniye kalmıştı. Saha görüşü ile ünlü Isiah Thomas heyecanlanmış olacak ki, belkide kariyerinin en önemli hatasını yapmak üzereydi. Etrafına bakmadan, süre hemen bitsin diye topu Bill Laimbeer'a atmak istedi. Fakat üçlük isabetinin yanında top çalmasıyla ünlü Larry Bird'ün söyleyecekleri bitmemişti. Hızlı adımlarından faydalanarak Bill'den önce çaldı topu. Arkadan hızla gelen Dennis Johnson'a zaman geçirmeden pasını verdi, ve Johnson hemen sayıyı buldu. Maçın bitimine 1 saniye kala durum 108-107 olmuştu.

Daha sonra bu seriyi 4-3 kazanan Boston, Los Angeles karşısına çıkmış ve finalde kaybetmişti.

İşte o unutulmaz anlar...

• Serhat Gürcan Gündüz l 4 Şubat 2011 0 Yorum



Timothy Theodore Duncan,onu kısaca Tim Duncan olarak tanıyorsunuz. Virgin adalarında 25 Nisan 1975 tarihinde doğdu. Spora küçük yaşta gönül vermiş bir gençti Tim. Kalabalık bir nüfusa sahip olmayan Virgin adalarında, herkes gibi oda yüzerek zaman geçiriyordu. Çokta başarılı bir yüzücüydü aslında. Otoriteler onun çok başarılı bir yüzücü olacağına kesin gözüyle bakıyordu. 1992 Barcelona olimpiyatlarında Amerikan milli takımıyla birlikte yüzecek olan ablası Tricia'yı ve hemşire olmadan önce şampiyon bir yüzücü olan ablası Cheryl'yi örnek alıyor ve adada bulunan tek olimpik havuzda Tricia ile birlikte antrenman yapıyordu. 1989 yılının Eylül ayında ise 52.000 kişinin evsiz kalmasına sebep olan Hugo Kasırgasında, adadaki tek olimpik havuzda yıkılmıştı. Okyanusta yüzmeye başlayan Duncan bir müddet sonra köpek balıklarına olan korkusu yüzünden yüzmeden soğudu. Zaten annesinin göğüs kanseri olması onu yeterince üzüyordu.

Hayatının en berbat yılı olarak gösterir Tim 1989 yılını. Çünkü o sene içerisinde, hemde doğum gününden bir gün önce annesini kaybetti. 24 Nisan 1989 yılında Delysia Duncan hayatındaki son gününde oğlu Tim'den ne olursa olsun üniversiteyi bitirmesi için söz aldı. Bu söz Tim'in hayatını kökünden değiştirdi. Ohio'ya taşınıp evlenmiş olan ablası Cheryl, annesinin ölümü üzerine küçük kardeşi Tim'e bakabilmek için Virgin adalarına geri döndü. Cheryl'nin eşi Ricky Lowry daha önce Capital Üniversitesi adına NCAA'de guard olarak ter dökmüş bir oyuncuydu. Annesinin kaybı yüzünden konsantre olamayan, acısını unutturacak bir şey bulamayan Duncan'a eniştesi ilaç gibi gelmişti. Ricky yüzme sayesinde uzamış olan kollarıyla Duncan'ın çok başarılı bir savunmacı olacağının farkındaydı. Fakat yavaş olan ayaklarını hızlandırmaları gerekiyordu.Yaşıtlarına göre boyu uzun fakat ayakları çok yavaştı. Lise'de oynarken hocalarından birisi onun için şöyle demişti; "O kocaman, uzun ve büyük. Fakat çok beceriksiz!".

Tim basketbolu sevmişti. Acısını bir nebze olsun unutmuştu. Daha fazla çalışmaya başladı eniştesi Ricky ile. Ayakları hızlanmaya, şutları gelişmeye başlamıştı. 16 yaşına kadar önemli bir gelişme kaydetti Duncan. Hatta maç başına 25 sayı ortalaması tutturdu. 1992 yılında Nba yıldızlarından, daha sonra Nba'de karşılıklı oynayacağı Alanzo Mourning ile 5'e 5 maç yapma imkanı buldu. Nba'in genç yetenekleri aradığı bu organizasyonda Tim Duncan bütün üniversitelerin dikkatini çekti, özellikle de Wake Forrest Üniversitesi koçu Dave Odom'un. Bir çok üniversite ile görüşen Duncan Dave'den o kadar etkilenmişti ki Wake Forrest'i seçti.

İlk maçında tek bir sayı bile atamadı Tim Duncan. Fakat Dave Odom onun mücadeleci yanından o kadar etkilenmişti ki, sürekli olarak Duncan ile ilgileniyor ve gelişmesini sağlıyordu. 1993-1994 sezonunda Tim sadece bir maçta ilk beşte başlamadı. Alışık olduğumuz double-double ortalamasını tutturdu ve ilk lakabını aldı. Star Trek dizisi kahrmanlarından, sakinliğiyle bilinen "Mr Spock". O sezonda Nba takımları Duncan'ı artık daha yakından tanıyordu. 94-95 sezonunda ise "büyük yetenek" olarak görülüyordu. Jerry Stackhouse, Rasheed Wallace gibi isimlerle Nba kariyerine sahip olması en kuvvetli adaylardan biriydi. Sezonun sonuna doğru Los Angeles Lakers'ın genel menejeri Jerry West 1995 draftına katılması halinde seçileceğini söyledi. Fakat Duncan, okuldan mezun olduktan sonra 97 draftına katılacağını söylemişti. Neden olduğunu kimse bilmiyordu o zamanlar. Annesine verdiği sözden kimsenin haberi yoktu. 2001 yılında açıklayacaktı bu söz yüzünden drafta katılmadığını. NCAA kariyeri bitterken Duncan tarihte ilk 1500 sayı, 1000 ribaund, 400 blok ve 200 asiste ulaşan oyuncu oldu. 1997'de draft için hazırdı Tim Duncan.

Berbat bir sezonun ardından San Antonio ilk sırada Duncan'ı seçti. Hem Duncan, hemde San Antonio için dönüm noktası olmuştu bu yıl. San Antonio 1996-97 sezonunun neredeyse tamamında forma giyemeyen yıldız oyuncusu David Robinson'ın da takıma katılmasıyla birlikte, yıllarca sürecek bir boyalı alan krallığına sahip olmuştu. İkiz kuleler, rakip oyunculara boyalı alanda şans tanımıyor, dış şutlara zorluyorlardı. Kariyerinin hemen başında "Nba Yılın Defans Oyuncusu" ödüllü efsane Dennis Rodman karşısında 22 ribaund aldı. Houston Rockets maçında ise Charles Barkley karşısına çıktı. Maç bittiğinde Barkley " Geleceği gördüm ve gelecek 21 numara giyiyor" şeklinde bir açıklama yaptı. Çaylak sezonunda 82 maça çıkan Duncan 21.1 sayı, 11.9 ribaund, 2.7 asist, 2.5 blok ortalaması yakalayarak, "Nba'de Yılın Çaylağı" ödülünü kaptı. Aynı sezon "En iyi İkinci Defans Beşi"ne seçildi. 1998-99 sezonunda "Bir Sindirella Masalı; New York Knicks" karşısında final oynadı. San Antonio Spurs'ün ilk şampiyonluğunda Finallerin En Değerli Oyuncusu seçildi. Gregg Popovich bu final serisi sonunda New York Knicks koçu Jeff Van Gundy'e "bende Tim var, sende ise yok!" demişti.

1999-2000 senesinde ise All Star maçında Shaq ile birlikte en değerli oyuncu ödülünü paylaştı. 2001 senesinde Nba'in "En İyi Savunma Beşi" içinde yer aldı. Aynı zamanda Tim Duncan Hayır Kurumu'nu kurdu. 2001-2002 sezonunda ilk defa "Ligin En Değerli Oyuncusu" ödülünü almaya hak kazandı. 2002-2003 sezonunda şampiyon olurlarken, Duncan tekrar MVP ödülünü aldı. David Robinson'a son senesinde takım olarak bir şampiyonluk daha hediye ettiler. 2003-2004 sezonunda ise Amiral'in takımdan ayrılmasıyla Nesterovic, Bruce Bowen, Robert Horry, Hidayet Türkoğlu, Manu Ginobili, Tony Parker gibi isimler takıma dahil edildi. İyi bir sezon geçirmesine rağmen finalleri göremedi. Bir sene sonra ise finallerde Detroit Pistons ile karşılaştılar. Finallerin ilk 4 maçında iyi bir oyun sergilemesine rağmen, 5. maçta çok kötü bir performans sergilemiş, 6. maçta ise takımın ona en çok ihtiyaç duyduğu son çeyrekte ortadan kaybolmuştu. İlk defa geri adım atmıştı Duncan. Son maçta ise öyle bir performans sergiledi ki, 3. kez finallerin Mvp'si oldu. Bu ödül onu, Micheal Jordan, Shaq, Magic Johnson ile birlikte bu ödülü üç kez kazanan isimlerin arasına soktu. 2005 sezonunda gelen şampiyonluktan sonra Duncan kariyerinin en düşük ortalamasını 2006 senesinde yaptı. 2007 Sezonunda iyi bir performans sergileyen Tim, finallerde LeBron James'in karşısına çıktı ve Spurs, Cavs'ı süpürdü. Fakat bu finallerde MVP ödülünü Fransız Tony Parker'a kaptırdı.

En çok bilinen lakabı, "The Big Fundamental" ise kuşkusuz eniştesi Ricky ile, o zamanlar 1.80 olan boyu yüzünden oynayabileceği tek pozisyon olan guard mevkisi için yaptığı çalışmalar sayesinde ona takıldı. Pozisyonuna göre inanılmaz hızlı ayakları, yüksek parmak hassasiyeti, mücadeleci ruhu ve tabi ki imzası haline gelmiş çaprazdan attığı panyalı basketleri ile şimdiden bir efsane oldu. Artık aldığı süreler daha azaldı. Belki 1-2 sene içerisinde emekli olacak. Geçtiğimiz sezonu nispeten kötü bitirmiş olsada, bu sezon harikalar yaratıyor. Umarım daha uzun yıllar kendisini izleme şansımız olur.


Kazandığı Ödüller:

4 NBA Şampiyonluğu (1999, 2003, 2005, 2007)
3 kez Finallerin Mvp'si ödülü (1999, 2003, 2005)
2 kez NBA sezon Mvp'si ödülü (2002, 2003)
NBA Yılın Çaylağı Ödülü (1998)
12 kez All Star oldu (1998, 2000-2010)
9 kez NBA En İyi Beşi (1998-2005, 2007)
3 kez NBA En İyi İkinci Beşi (2006, 2008, 2009)
8 kez NBA En İyi Savunma Beşi (1999-2003, 2005, 2007, 2008)
4 kez NBA En İyi İkinci Savunma Beşi (1998, 2004, 2006, 2009)
NBA En İyi Çaylaklar Takımı (1998)
NBA All Star maçı Mvp'si (2000)
USBWA Yılın En İyi Kolej Oyuncusu (1997)
Naismith Yılın En İyi Koley Oyuncusu (1997)
Jhon Wooden Ödülü (1997)
2 Kez ACC Yılın En İyi Oyuncusu (1996, 1997)

Rekorları:
İlk Sekiz Sezonunda NBA İlk Beşine seçilen 4. oyuncu
NBA tarihinde ilk 12 sezonunda defans ve en iyi 5. seçilen tek oyuncu
Ulusal Basketbolcular Birliği tarafından seçilen 20 yüzyılın en iyi 100 oyuncusu arasına en genç giren oyuncu
NBA'de tüm zamanların en çok ribaund alan 25. oyuncu

Kariyer Rekorları:
Bir Maçta Attığı En Çok Sayı: 53
Bir Maçta İsabetli Attığı En Çok Şut Sayısı: 19 (3 kere)
Bir Maçta En Çok Şut Kullanışı: 34
Bir Maçta İsabetli Attığı En Çok Faul Atışı: 17
Bir Maçta Kullandığı En Çok Faul Atışı: 24
Bir Maçta Aldığı En Çok Ofansif Ribaund: 12
Bir Maçta Aldığı En Çok Defansif Ribaund: 23
Bir Maçta Aldığı En Çok Ribaund: 27
Bir Maçta Yaptığı En Çok Asist: 11
Bir Maçta En Çok Yaptığı Top Çalma: 8
Bir Maçta Yaptığı En Çok Blok: 9
Bir Maçta Aldığı En Uzun Dakika : 52
Kaynak: Wikipedia.com, Nba.com

• atigol l 28 Ocak 2011 0 Yorum



Bahadır'ın attığı taşın tam kafama denk gelmesi ile aklıma geldi Henry Turner. Dün gece 15.000 kişinin önünde terlerken Fenerbahçe Ülker, benim gözlerim seyircilerin arasındaki Tanjevic'e ilişti. Nedim Karakaş'la beraber izliyordu maçı. Pek görmediğimiz şeyler bunlar biz Fenerbahçeliler'in. Eski oyuncular da gelse keşke dedim içimden, nerelerden nerelere gelen şu basketbol takımını, salonu, tribünleri görseler diye.

"Kim gelsin"in cevabı ise belli "Henry Turner". Benim Fenerbahçeli olmamda en az Rıdvan Dilmen kadar payı var, basketbolu sevmemi ise tek başına sağladı bu zat. 1995 yılında geldi Türkiye'ye, ikinci NBA macerasının ardından. Rüya gibi üç sene yaşattı bizlere. Kırık ayağı ile blok mu yapmadı, tek başına maç mı almadı, yok artık mı dedirtmedi tekrar tekrar, "fade away" nedir öğretti Türk basketbolseverlere. Bambaşka bir adamdı kendisi, ben hep şanslı olduğu mu düşünürüm onu izleyebildiğim için. Avrupa'nın Jordan'ının videoları TRT arşivinde mevcuttur ama bizim oraya ulaşmamız imkansız, çalışanların bile uğramadığı bir yer sonuçta. Sadece Panionios formasıyla oynadığı bir maçtan videosu var. Ufak bir parça ama olsun Turner'ı bilenlere hatırlatması, izlemeyenlere de feyz vermesi için.

• Serhat Gürcan Gündüz l 23 Ocak 2011 0 Yorum



Beko Basketbol Ligi maçlarını televizyondan ne zaman izlesem, büyük başarılar elde etmiş sporcular adına utanç duyuyorum. Bir yayıncı kuruluş işini ancak bu kadar kötü yapabilir.

Şimdi yayıncı kuruluş bugün Fenerbahçe Ülker - Banvit maçını canlı olarak yayınladı. Bilmiyorum izleyenleriniz var mı? Son çeyreğin 7 dakikası boyunca, skor ve sürenin gösterildiği grafik ortada yoktu! Daha sonra Fenerbahçe TV'nin bayan basketbol maçlarında yaptığı gibi bir kamerayı skor tabelasına sabitlediler ve altta bir kare olarak gösterdiler maç sonuna kadar. Bu kadarına da pes...

Alttan, yandan, üstten, orta sahanın ortasından, tribünlerin içinden reklam çıkaran bir kuruluşun bu konuda neden bu kadar beceriksiz olduğunu anlamıyorum. Gerçi futbol yayınlarında da rezalet bu grafikler. Her neyse...

Şimdi maçın ortalarında Fenerbahçe Ülker hızlı hücumla Banvit potasına gidiyor, hooop alttan Fiesta reklamı çıkıyor (belkide başka bir firmadır). Hadi sonra izle izleyebilirsen.

Tamam abicim, biz sana reklam yapma demiyoruz ki! Aç NBA Tv, ESPN, TNT, NBC gibi spor yayını nasıl yapılır dersi veren kanalları, bak onların aldığı reklamlar nasıl.



Mesela ESPN yukarıdaki örnekte, reklamlarını The Finals - Game 1 yazan yerde dönüşümlü olarak gösteriyordu. Yani izleyicilerinin gözüne sokmadan. Halen buna benzer bir şey kullanıyorlar. Üstelik sizden çok daha verimli bir şekilde reklam alıyorlar. Tabi ki oranın pazarlaması ile buranın ki farklı ama, ne bileyim sizde "Tahsildaroğlu Maçın Asisti" yada "Le Cola Maçın Smaçı" gibi şeyler yapabilirsiniz.

Maçın son çeyreği Jasikevicius ve (sanırım) Şafak arasında çok güzel bir diyalog geçti. Pota altından topu oyuna sokacak Şafak, Sarunas ve hakem bir şeye baya bir güldüler. Bırakın tekrar göstermeyi, bu görüntüyü 2-3 saniye yayınladıktan sonra direk başka bir bölüme geçti yönetmen. Yahu be adam, dur bak ne güzel enstantane yakalamışsın, iki rakip oyuncu ve hakem bir şeye gülüyor, pota altındaki kameramana söyle yakına girsin, bak ne konuşuyorlar. Maçtan sonra muhabirlerin gitsin Sarunas'a, Şafak'a sorsun neye güldünüz falan diye. Yahu lig birincisi ve ikincisinin oyuncuları son çeyrek kahkaha atıyor, bizim yönetmen ilgilenmiyor bile!!!

Yorumcuların buram buram taraflı görüşleri, spikerlerin ofsayt gibi spesifik futbol terimleri kullanmadan neredeyse bir futbol maçı anlatır gibi anlatmaları sayesinde, zaten sesi kısıp izliyoruz maçları. Birde bunları görünce gece NBA maçları izlerken ağzımızın suyu akıyor. Hele League Pass varsa...

Geçtiğimiz sene Atilla Nesipoğlu ile birlikte, internetten bulduğumuz linkler vasıtasıyla resim seçici gibi izlerdik maçları. Ufak karelere bölünmüş 7-8 görüntü ile. Arada bu karelerin bazıları değişir ve başka görüntüler gelirdi. Mesela 76ers - Oklahoma maçı sırasında iki kameranın sadece Durant ve Andre üzerinde olduğuna şahit olmuştum. Yani bizimkilerin Galatasaray - Fenerbahçe maçlarında "20 kamera ile yayın yapıyoruz" diye övündükleri olay, sıradan bir NBA maçında standart olan bir şey. Bizim basketbol yayınlarında ise 4 bilemedin 5 kamera falan kullanılıyor. Zaten saha içi mikrofonu var mı yok mu o bile belli değil iken, bunlar çok abartı gelir adama.

Federasyon da pek çok konuda hatalı. Mesela internet sitesi her ne kadar mükemmel tasarlanmış olsa da, oyuncu profillerine baktığınızda hangi mevkide oynadığı yazmıyor. Sadece internet değil tabi hatalı oldukları konu. Pazarlama adına kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. Takımların hatalarını yazmaya gerek bile yok tabi...

Bütün bunların yanında yayıncı kuruluşun maçları şifresiz vermesi çok güzel bir olay tabi ki. Ama yinede yaptıkları bu güzellik, hatalarını gizlemeye yetmiyor.

Peki ne yapabilir yayıncı kuruluş? Farklı bir kanal açabilir mesela. "Basketmax" bile olabilir adı. O çok önemli olan bir şey değil. Güzel içerikli programlar hazırlayıp, günde 2-3 maçı naklen yayınlayabilir. Hem yeni spikerler ve yönetmenler yetiştirir, hemde ülkenin son bir sene içerisinde gösterdiği yoğun ilgiyi kazanca çevirebilir. Kanal sahibinin cebine 10 bin lira az girsin yahu? Belki artan yayın kalitesi nedeniyle reytingleri yükseldiğinde reklam gelirlerinden daha fazla kazanır. Demek ki neymiş, biraz daha özen, biraz daha ilgi, biraz daha çalışma ile her şey yapılabilirmiş.