TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

İhsan Yılmaz l 5 Şubat 2011 2 Yorum


Spor Toto Süper Lig'in 20. haftasında Beşiktaş, Kardemir Karabükspor ile 1-1 berabere kaldı. Karşılaşmanın ilk yarısı 0-0 beraberlikle sonuçlanırken, goller 2. yarıda Karabükspor adına 55. dakikada Emenike'den, 59. dakikada ise Beşiktaş adına Deumi'nin kendi kalesine attığı golle geldi.

Beşiktaş-Karabük maçı öncesinde çok güzel anlar yaşandı. Ligin ilk yarısında Beşiktaş taraftarını dostane şekilde karşılayan Karabük taraftarı, "Karabük sen bizim kardeşimizsin" tezahuratlarıyla misafir edildi. Bunun yanında iki takımın oyuncuları (iki kez) tribünlere çağırılarak alkışlandı. Dostane bir hava ile başlayan bu maç, hakemin tüm çabalarına rağmen rakip takımın alkışlarla soyunma odasına gitmesini engelle(ye)medi.

Maç başlarken çoğu kişinin kafasında aşağı yukarı bir resim oluşmuştu. Karabük tarafında Emenike tehlikesinin önüne geçilirse ve Gaziantep Belediye'ye karşı iyi oynayan Ernst-Fernandes orta sahası aynı işlevliğini korursa Beşiktaş bu maçtan galip gelebilirdi. Ama kafalardaki resim silik kaldı. Hatta bu silik kalan kısmın önüne hakemin de geçmesi resmi farklı bir boyuta götürdü. Bu sebeple yazıya hakem boyutunun olmadığı bir giriş yapmak istiyorum.

Almeida Beşiktaş'a transfer olduğu zaman tartışmalar da beraberinde geldi. Bobo mu Almeida mı? Aslına bakılırsa tarz ve yapı olarak farklı oyuncular ama oynadıkları mevki itibariyle aynı yerin oyuncuları. Schuster dönemine kadar ileride tek başına kalmış, topu oyuna sokma, top taşıma ve top saklama gibi özelliklerini geliştirmiş ama buna rağmen istikrarsız olduğuna inanılan bir Bobo ile uzun pasları ve dağıtıcılığı ile önplanda olan uzak-yakın her mesafede topa sert vuran Almeida. Bu tartışmalar kaliteli ikame söz konusu olunca daha çok olacak. Ama genele vurmadan özellikle bu maç için değinilmesi gereken birşey var; Almeida'nın 'Klosevari' ofsayttan adam eksiltme taktiği.

Inzaghi gibi ofsayt çizgisi üzerinde doğmuş futbolcuların yanında, Klose gibi kendini ofsayta atıp sonra tekrar çizginin arkasına geçirerek defansı oyundan düşüren futbolcular da büyük tehlikedir her zaman. Almeida da, Werder Bremen'de oynarken havasından suyundan birşeyler kapmış olacak ki, bunu çok sık yapıyor. Ama bunu her pozisyonda yapmak doğru bir tercih mi tartışılır. Almeida henüz takıma tam alışmamışken bir de saliselerle başarı yakalanan bu ofsayt taktiğinde geç kalınca, bugünkü gibi baskıya biraz boyun eğen bir orta saha ileride topu çıkaracakları pivotu göremedikleri için topu yana ya da geriye oynayarak başlamış bir organizasyonu başa sarıyorlar. Defansta sıkıntılar yaşayan Beşiktaş bir de ikili-üçlü blok halinde orta sahada baskı yiyince geride net hatalar yapıyor. Bireysel hatalarıyla tartışılan defans hattı bir de bu baskıya maruz kalınca, sistem gereği önde olması gerektiği için arkasında net pozisyonlara sebep oluyor. Bu kurgunun bozulması biraz takım olamamak biraz da motivasyon eksikliği. İleri uçtan başlayan bu sorunlar azalmadıkça kendimizi 'Barcelonalarla' kıyaslayamayız.

Bugün özellikle bir pozisyonda, Almeida'nın kaçan pozisyon sonrası üzüntüsünü bu derece uzatmasını Nobre yapmış olsaydı yeri göğü inletiyor olurduk. Schuster bir orta saha oyuncusu daha kullanmak yerine Nobre'yi tercih edip rakip orta sahanın toplarını ansızın kazanmak istiyor. Başka birşey düşünüyorsa bilemem de, o mevkide sadece mücadele etmek yeterli değil. Çünkü Nobre oynayacaksa en ileride oynamalı, oynamazsa her ayağına gelen topu bu şekilde geri oynar ve rakibi rahatlatır. Zaten orada Nobre'den mücadele ve rakibi yıpratmasından başka birşey istemek de haksızlık olur, sonuçta tekniği belli.

'Yıldız oyuncuların olması takım olduğun anlamına gelmez' klişesi artık can sıkıcı fısıltıdan daha duyulur hale gelecektir. Ama bunun öngörüsünü ve tartışmasını da Beşiktaş yönetimi yapacaktır. Önemli olan sistemi oturtmak ise Schuster'in yaptığı bazı tercihleri eleştirmek doğru olmayabilir, ama seneye yaş itibariyle daha az yararlanabileceğiniz bir Guti'yi kullanmak istiyorsanız Avrupa Kupası'ndan kopmamak için oturup bazı şeyleri tartışmak da gerekebilir. Tartışılması gereken ve önem arz eden diğer bir konu ise yaklaşan Avrupa Kupası maçından önce tedirgin edecek bir görüntü seren Ernst-Fernandes ikilisi. Kiev'den yetkililer geldiyse mutlaka bu blok baskıyla orta sahanın nasıl düştüğünü notlarına eklemişlerdir. Bugünkü etkisizliği yorgunluğa ve motivasyon eksikliğine bağlamak belki daha doğru olabilir, ama bahaneler Avrupa'da bizlere kırmızı kart gösteren hakemler gibidir, sadece bakarız ve sesimizi çıkaramayız.

Olaya bir de Karabük tarafından bakarsak, özellikle 1-1'den sonra emekçi takımının emekleri Emenike'nin dikine oynadığı topları, kanatlara açmak istemesiyle biraz boşa gitti. Burda Emenike'yi suçlamak çok yanlış olur, Beşiktaş'ın baskısıyla ileride yanlız başına elinden geleni yapmaya çalıştı. Orta sahada ise 2 Hakan (Özmert ve Söyler) ve Birol çok iyi mücadele etti, blok halinde baskılarla Ernst ve Fernandes'i yıprattı, özellikle 8 numaralı Hakan Özmert Emenike'yi çok iyi besledi.

Hakemlerle ilgili konuşmak gerekirse şunu söylemek gerekir. "Mesleği turizmcilik olan Abitoğlu sahada adeta turist kaldı." İki taraf için de yan hakemiyle beraber önemli hakem hatalarına sebep oldu.

İlki Emenike'nin ceza sahası içinde mi, dışında mı tartışılacak bir faul pozisyonunu es geçmesiydi. İkincisi Hakan'ın zamanlama hatası yapıp Emenike'yi düşürdüğü penaltı pozisyonuydu. Üçüncüsü ceza alanı içinde düşürülen Simao'nun, Emenike'nin ilk pozisyonuna benzer ama tartışmaya daha az açık penaltı pozisyonuydu. Dördüncüsü ise bence en vahimiydi. Vahim olan, olan golün sayılmaması değil. Vahim olan sakatlanan hakemin, ayağında bandaj ile müsabakaya devam edip pozisyona çok geç kalması. Golün yarım metre içeride olduğunu hakemin geride kalmasından değil, yayıncı kuruluşun kamerasında da gözüken ve golün sevincini havalara zıplayarak kutlayan emniyet görevlisinden anladım. Yani hakem ne oyunu okuyabildi ne de kendi yardımcı arkadaşını değiştirme cesaretini gösterebildi. Giderek müşterileşen ve maç seçen taraftarların artacağı bu futbol dünyasında hakem olmak çok daha zor olmalı, nitekim eski taraftarları çok ararlar!

Not: İsmail ve Hilbert'in beklerde ne kadar önemli olduğunu umarım hepimiz daha iyi anlıyoruzdur.

Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum

Beşiktaş-Kardemir Karabükspor maçı sonrasında herkesin aklına bu pozisyon gelmiştir. 2010 Dünya Kupası'nda, Almanya-İngiltere maçında da aynı şey oldu. Lampard'ın şutunda top kale çizgisini geçmiş ancak yardımcı hakem ve orta hakem birbirlerine bakıp oyunu devam ettirmişlerdi. Ertesi gün İngiliz gazetelerinin birinde böyle bir çalışma yapılmıştı. Beşiktaş-Karabükspor maçının analizini yapmayı düşünmüyorum. İlk yarı Beşiktaş 10 kişi kalıp 2 gol yemiş olabilirdi. İkinci yarı penaltıdan 3'ü de yiyip hezimete uğrayabilirdi. Ama maçı 2-3 farklı da kazanabilirdi. Artık Beşiktaş'ın bu durumuna alışığız. Alışık olmadığımız şeyse çizgiyi geçen topun gol değeri taşımaması. Tam da yeniden tartışılmaya başlanan bir sırada bunu yaşamak ilginç oldu. 

Dileğim, ertesi günkü gazetelerde bu pozisyon kadar, Beşiktaş'ın kötü futbolu da tartışılır. Ersnt'ten Guti olmayacağı, Fernandes'in Fink kadar savunma yapamaması, Bobo'nun bu takımda oynamaması gibi konular da gündeme gelir ve futbol dışına çok fazla çıkmayız. Umarım.

Serhat Gürcan Gündüz l 4 Şubat 2011 0 Yorum



Timothy Theodore Duncan,onu kısaca Tim Duncan olarak tanıyorsunuz. Virgin adalarında 25 Nisan 1975 tarihinde doğdu. Spora küçük yaşta gönül vermiş bir gençti Tim. Kalabalık bir nüfusa sahip olmayan Virgin adalarında, herkes gibi oda yüzerek zaman geçiriyordu. Çokta başarılı bir yüzücüydü aslında. Otoriteler onun çok başarılı bir yüzücü olacağına kesin gözüyle bakıyordu. 1992 Barcelona olimpiyatlarında Amerikan milli takımıyla birlikte yüzecek olan ablası Tricia'yı ve hemşire olmadan önce şampiyon bir yüzücü olan ablası Cheryl'yi örnek alıyor ve adada bulunan tek olimpik havuzda Tricia ile birlikte antrenman yapıyordu. 1989 yılının Eylül ayında ise 52.000 kişinin evsiz kalmasına sebep olan Hugo Kasırgasında, adadaki tek olimpik havuzda yıkılmıştı. Okyanusta yüzmeye başlayan Duncan bir müddet sonra köpek balıklarına olan korkusu yüzünden yüzmeden soğudu. Zaten annesinin göğüs kanseri olması onu yeterince üzüyordu.

Hayatının en berbat yılı olarak gösterir Tim 1989 yılını. Çünkü o sene içerisinde, hemde doğum gününden bir gün önce annesini kaybetti. 24 Nisan 1989 yılında Delysia Duncan hayatındaki son gününde oğlu Tim'den ne olursa olsun üniversiteyi bitirmesi için söz aldı. Bu söz Tim'in hayatını kökünden değiştirdi. Ohio'ya taşınıp evlenmiş olan ablası Cheryl, annesinin ölümü üzerine küçük kardeşi Tim'e bakabilmek için Virgin adalarına geri döndü. Cheryl'nin eşi Ricky Lowry daha önce Capital Üniversitesi adına NCAA'de guard olarak ter dökmüş bir oyuncuydu. Annesinin kaybı yüzünden konsantre olamayan, acısını unutturacak bir şey bulamayan Duncan'a eniştesi ilaç gibi gelmişti. Ricky yüzme sayesinde uzamış olan kollarıyla Duncan'ın çok başarılı bir savunmacı olacağının farkındaydı. Fakat yavaş olan ayaklarını hızlandırmaları gerekiyordu.Yaşıtlarına göre boyu uzun fakat ayakları çok yavaştı. Lise'de oynarken hocalarından birisi onun için şöyle demişti; "O kocaman, uzun ve büyük. Fakat çok beceriksiz!".

Tim basketbolu sevmişti. Acısını bir nebze olsun unutmuştu. Daha fazla çalışmaya başladı eniştesi Ricky ile. Ayakları hızlanmaya, şutları gelişmeye başlamıştı. 16 yaşına kadar önemli bir gelişme kaydetti Duncan. Hatta maç başına 25 sayı ortalaması tutturdu. 1992 yılında Nba yıldızlarından, daha sonra Nba'de karşılıklı oynayacağı Alanzo Mourning ile 5'e 5 maç yapma imkanı buldu. Nba'in genç yetenekleri aradığı bu organizasyonda Tim Duncan bütün üniversitelerin dikkatini çekti, özellikle de Wake Forrest Üniversitesi koçu Dave Odom'un. Bir çok üniversite ile görüşen Duncan Dave'den o kadar etkilenmişti ki Wake Forrest'i seçti.

İlk maçında tek bir sayı bile atamadı Tim Duncan. Fakat Dave Odom onun mücadeleci yanından o kadar etkilenmişti ki, sürekli olarak Duncan ile ilgileniyor ve gelişmesini sağlıyordu. 1993-1994 sezonunda Tim sadece bir maçta ilk beşte başlamadı. Alışık olduğumuz double-double ortalamasını tutturdu ve ilk lakabını aldı. Star Trek dizisi kahrmanlarından, sakinliğiyle bilinen "Mr Spock". O sezonda Nba takımları Duncan'ı artık daha yakından tanıyordu. 94-95 sezonunda ise "büyük yetenek" olarak görülüyordu. Jerry Stackhouse, Rasheed Wallace gibi isimlerle Nba kariyerine sahip olması en kuvvetli adaylardan biriydi. Sezonun sonuna doğru Los Angeles Lakers'ın genel menejeri Jerry West 1995 draftına katılması halinde seçileceğini söyledi. Fakat Duncan, okuldan mezun olduktan sonra 97 draftına katılacağını söylemişti. Neden olduğunu kimse bilmiyordu o zamanlar. Annesine verdiği sözden kimsenin haberi yoktu. 2001 yılında açıklayacaktı bu söz yüzünden drafta katılmadığını. NCAA kariyeri bitterken Duncan tarihte ilk 1500 sayı, 1000 ribaund, 400 blok ve 200 asiste ulaşan oyuncu oldu. 1997'de draft için hazırdı Tim Duncan.

Berbat bir sezonun ardından San Antonio ilk sırada Duncan'ı seçti. Hem Duncan, hemde San Antonio için dönüm noktası olmuştu bu yıl. San Antonio 1996-97 sezonunun neredeyse tamamında forma giyemeyen yıldız oyuncusu David Robinson'ın da takıma katılmasıyla birlikte, yıllarca sürecek bir boyalı alan krallığına sahip olmuştu. İkiz kuleler, rakip oyunculara boyalı alanda şans tanımıyor, dış şutlara zorluyorlardı. Kariyerinin hemen başında "Nba Yılın Defans Oyuncusu" ödüllü efsane Dennis Rodman karşısında 22 ribaund aldı. Houston Rockets maçında ise Charles Barkley karşısına çıktı. Maç bittiğinde Barkley " Geleceği gördüm ve gelecek 21 numara giyiyor" şeklinde bir açıklama yaptı. Çaylak sezonunda 82 maça çıkan Duncan 21.1 sayı, 11.9 ribaund, 2.7 asist, 2.5 blok ortalaması yakalayarak, "Nba'de Yılın Çaylağı" ödülünü kaptı. Aynı sezon "En iyi İkinci Defans Beşi"ne seçildi. 1998-99 sezonunda "Bir Sindirella Masalı; New York Knicks" karşısında final oynadı. San Antonio Spurs'ün ilk şampiyonluğunda Finallerin En Değerli Oyuncusu seçildi. Gregg Popovich bu final serisi sonunda New York Knicks koçu Jeff Van Gundy'e "bende Tim var, sende ise yok!" demişti.

1999-2000 senesinde ise All Star maçında Shaq ile birlikte en değerli oyuncu ödülünü paylaştı. 2001 senesinde Nba'in "En İyi Savunma Beşi" içinde yer aldı. Aynı zamanda Tim Duncan Hayır Kurumu'nu kurdu. 2001-2002 sezonunda ilk defa "Ligin En Değerli Oyuncusu" ödülünü almaya hak kazandı. 2002-2003 sezonunda şampiyon olurlarken, Duncan tekrar MVP ödülünü aldı. David Robinson'a son senesinde takım olarak bir şampiyonluk daha hediye ettiler. 2003-2004 sezonunda ise Amiral'in takımdan ayrılmasıyla Nesterovic, Bruce Bowen, Robert Horry, Hidayet Türkoğlu, Manu Ginobili, Tony Parker gibi isimler takıma dahil edildi. İyi bir sezon geçirmesine rağmen finalleri göremedi. Bir sene sonra ise finallerde Detroit Pistons ile karşılaştılar. Finallerin ilk 4 maçında iyi bir oyun sergilemesine rağmen, 5. maçta çok kötü bir performans sergilemiş, 6. maçta ise takımın ona en çok ihtiyaç duyduğu son çeyrekte ortadan kaybolmuştu. İlk defa geri adım atmıştı Duncan. Son maçta ise öyle bir performans sergiledi ki, 3. kez finallerin Mvp'si oldu. Bu ödül onu, Micheal Jordan, Shaq, Magic Johnson ile birlikte bu ödülü üç kez kazanan isimlerin arasına soktu. 2005 sezonunda gelen şampiyonluktan sonra Duncan kariyerinin en düşük ortalamasını 2006 senesinde yaptı. 2007 Sezonunda iyi bir performans sergileyen Tim, finallerde LeBron James'in karşısına çıktı ve Spurs, Cavs'ı süpürdü. Fakat bu finallerde MVP ödülünü Fransız Tony Parker'a kaptırdı.

En çok bilinen lakabı, "The Big Fundamental" ise kuşkusuz eniştesi Ricky ile, o zamanlar 1.80 olan boyu yüzünden oynayabileceği tek pozisyon olan guard mevkisi için yaptığı çalışmalar sayesinde ona takıldı. Pozisyonuna göre inanılmaz hızlı ayakları, yüksek parmak hassasiyeti, mücadeleci ruhu ve tabi ki imzası haline gelmiş çaprazdan attığı panyalı basketleri ile şimdiden bir efsane oldu. Artık aldığı süreler daha azaldı. Belki 1-2 sene içerisinde emekli olacak. Geçtiğimiz sezonu nispeten kötü bitirmiş olsada, bu sezon harikalar yaratıyor. Umarım daha uzun yıllar kendisini izleme şansımız olur.


Kazandığı Ödüller:

4 NBA Şampiyonluğu (1999, 2003, 2005, 2007)
3 kez Finallerin Mvp'si ödülü (1999, 2003, 2005)
2 kez NBA sezon Mvp'si ödülü (2002, 2003)
NBA Yılın Çaylağı Ödülü (1998)
12 kez All Star oldu (1998, 2000-2010)
9 kez NBA En İyi Beşi (1998-2005, 2007)
3 kez NBA En İyi İkinci Beşi (2006, 2008, 2009)
8 kez NBA En İyi Savunma Beşi (1999-2003, 2005, 2007, 2008)
4 kez NBA En İyi İkinci Savunma Beşi (1998, 2004, 2006, 2009)
NBA En İyi Çaylaklar Takımı (1998)
NBA All Star maçı Mvp'si (2000)
USBWA Yılın En İyi Kolej Oyuncusu (1997)
Naismith Yılın En İyi Koley Oyuncusu (1997)
Jhon Wooden Ödülü (1997)
2 Kez ACC Yılın En İyi Oyuncusu (1996, 1997)

Rekorları:
İlk Sekiz Sezonunda NBA İlk Beşine seçilen 4. oyuncu
NBA tarihinde ilk 12 sezonunda defans ve en iyi 5. seçilen tek oyuncu
Ulusal Basketbolcular Birliği tarafından seçilen 20 yüzyılın en iyi 100 oyuncusu arasına en genç giren oyuncu
NBA'de tüm zamanların en çok ribaund alan 25. oyuncu

Kariyer Rekorları:
Bir Maçta Attığı En Çok Sayı: 53
Bir Maçta İsabetli Attığı En Çok Şut Sayısı: 19 (3 kere)
Bir Maçta En Çok Şut Kullanışı: 34
Bir Maçta İsabetli Attığı En Çok Faul Atışı: 17
Bir Maçta Kullandığı En Çok Faul Atışı: 24
Bir Maçta Aldığı En Çok Ofansif Ribaund: 12
Bir Maçta Aldığı En Çok Defansif Ribaund: 23
Bir Maçta Aldığı En Çok Ribaund: 27
Bir Maçta Yaptığı En Çok Asist: 11
Bir Maçta En Çok Yaptığı Top Çalma: 8
Bir Maçta Yaptığı En Çok Blok: 9
Bir Maçta Aldığı En Uzun Dakika : 52
Kaynak: Wikipedia.com, Nba.com

Cengiz Bahadır Özdemir l 3 Şubat 2011 0 Yorum

Henning-Petter Solberg Kardeşler, Norveç'te yayınlanan "Hvem kan slå Aamodt & Kjus (Kim, Aamodt ve Kjus'u Yenebilir)" adlı programda yarışmışlar. İki alp disiplini sporcusu olan Aamodt ve Kjus, yarışmacıları çeşitli testlere sokup onlarla mücadele ediyorlar. Yarışmanın bir bölümünde, büyük bir fare kafesinde iki rallici 32 turdan daha fazla tur atmaya çalışmışlar. 15'e kadar iyi dayanmışlar ama 16. turda Henning Solberg dengesini kaybedip yere kapaklanmış. Düşüş anında boynu bayağı dönmüş gibi gözüküyor ama bu talihsiz kazayı yara almadan atlatmış Norveçli. İlk anda kendinden geçtiğini ifade eden Solberg, ayağa kalktığında kendini iyi hissettiğini söylemiş. Biz kendisini, bu yaşta ralli yaptığı için hayranlıkla izliyoruz. Böyle saçma sapan yarışmalarda, kariyerini tehlikeye atacak işlere girmemesi daha iyi.


Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum

Gece görünce bir garip oldum. Yabancı bir siteden araklayıp buraya koymak istedim. Sol tarafta Mini'nin eski versiyonu var. Yanında da efsane isimlerden Rauno Aaltonen ve Paddy Hopkirk. Sağ tarafta ise Mini'nin yeni versiyonu ve yeni sürücüleri Dani Sordo-Kris Meeke ikilisi bulunmakta. İki araç arasındaki fark çok bariz bir şekilde gözüküyor.

Fotoğraf Monte Carlo'da çekilmiş. Bir zamanların efsane rallisini 1967 yılında kazanan Aaltonen, eski yarışlara gönderme yapıp '67'deki zaferini ne kadar zor şartlar altında kazandığını anlatmış. Biraz "bizim zamanımızdayken" tadı mevcut yani. 1964 Monte Carlo şampiyonu Hopkirk ise şimdiki Mini'nin harika olduğunu ve yeni pilotlara güvendiğini söylemiş. Ama o da eklemeyi ihmal etmemiş: "Bizim zamanımızdayken yarış kazanmak sıradan bir olay değildi. Beatles'tan, başbakandan telgraflar alırdık"

Bu yaşlı tontonları bir kenara koyarsak, yeni pilotlar da aracın son halinden oldukça memnunlar. Üstelik birbirleri hakkında da güzel şeyler söylüyorlar. İkisi de iyi bir araç kullanacaklarını ve birbirleriyle uyumun son derece harika olduğunu ifade ediyorlar. Ne diyelim, biz de Mini'den bu sene ve önümüzdeki senelerde heyecan yaratacak yarışlar bekliyoruz.

Cengiz Bahadır Özdemir l 2 Şubat 2011 0 Yorum

Artık klasikleşmiş bir cümledir; "Türkiye'de futboldan başka spor yok yeaaaa". Türkiye'de futboldan başka spor var arkadaşlar. Hem de Avrupa ve Dünya çapında büyük organizasyonların olduğu büyük bir spor merkezi olmuş durumda. Belki bir Doha'mız ya da bir Soçi'miz yok ama ülke olarak pek çok spor organizasyonu alıp bunları iyi bir şekilde insanlara sunuyoruz. Devlet bu konuda desteği veriyor yani. Peki ya biz? Futbol, basketbol, son zamanlarda voleybol dışında kaç spora gereken önemi veriyoruz? Bana kimse masal anlatmasın. "Ya çok zevksiz, bana hitap etmiyor" tarzı argümanları sunarak olaydan sıyrılamayız. Oralarda da futbol romantiklerini etkileyecek güzel hikayeler çıkıyor. Ama zaman ayırıp da bakmayı düşünmüyoruz. İşin garibi, popüler olmayan bu organizasyonlar, maddi olarak bizleri zorlamayacak durumda. 5 liraya bile giriş yapılabilen Dünya Şampiyonaları var.
Bizim bu körlüğümüzü artık normal karşılıyorum. Peki ya spor servisleri? 3-4 sayfa futbol haberi veren, spor gazetesi olarak geçinip Üç Büyükler etrafında dönen haberler yazan, aptalca manşetlerle futbolun da içine etmeyi görev edinen o gazeteleri her gün okumak zorunda kalıyoruz. Birkaçı dışında spora gereken ilgiyi gösteren gazete ne yazık ki yok. Evet yok. Ama bunu da sorun edecek durumda değiliz. Ne de olsa Sercan Yıldırım'ın İstanbul'a gelip gelmemesi, Aziz Yıldırım-Yıldırım Demirören-Adnan Polat'ın yapıp yapmadıkları, Rijkaard'ın adamlığı bizleri daha çok ilgilendiriyor. Hakem eskisi diye geçinen şaklabanların televizyonda şov yapması daha çok izleniyor. Bank Asya'da 50 tane Cana'ların olduğu iddia edilen, Xavi-Iniesta soslu, bir Alex olmayan programların ratingleri çok daha yüksektir.

Her şeyi bir kenara bırakalım, şöyle bir bakalım son 10 yılda ne gibi organizasyonlar düzenlemişiz?

2001: Avrupa Basketbol Şampiyonası - İstanbul, Ankara, Antalya
2001: Dünya Halter Şampiyonası - Antalya

2002: Kadınlar Avrupa Halter Şampiyonası - Antalya
2002: Avrupa Taekwando Şampiyonası - Samsun

2003: Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - Ankara, Antalya
2003: WRC - Antalya

2004: WRC - Antalya

2005: Universiade - İzmir
2005: Avrupa Kadınlar Basketbol Şampiyonası - Ankara, İzmir, Bursa
2005: Avrupa Şampiyonlar Ligi Finali - İstanbul
2005: Dünya Genç Bayanlar Voleybol Şampiyonası - İstanbul, Ankara
2005: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2005: Formula 1 - İstanbul
2005: Moto GP - İstanbul
2005: WRC - Antalya

2006: Avrupa Ümitler Basketbol Şampiyonası - İzmir
2006: CEV Erkekler Avrupa Ligi - İzmir
2006: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2006: Formula 1 - İstanbul
2006: Moto GP - İstanbul
2006: WRC - Antalya

2007: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2007: Formula 1 - İstanbul
2007: Moto GP - İstanbul

2008: UEFA Kupası Finali - İstanbul
2008: Avrupa U-17 Şampiyonası - Antalya
2008: CEV Erkekler Avrupa Ligi - Bursa
2008: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2008: Formula 1 - İstanbul
2008: WRC - Antalya
2008: U-18 Buz Hokeyi Dünya Ligi - İzmit

2009: Avrupa Erkekler Voleybol Şampiyonası - İstanbul, İzmir
2009: CEV Kadınlar Avrupa Ligi - Kayseri
2009: CEV Avrupa Challenge Cup Final Four - İzmir
2009: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2009: Formula 1 - İstanbul
2009: GP2 - İstanbul
2009: Avrupa Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası - İstanbul
2009: U-18 Buz Hokeyi Dünya Ligi - Erzurum
2009: Dünya Eskrim Şampiyonası - Antalya

2010: Dünya Basketbol Şampiyonası - İstanbul, Ankara, İzmir, Kayseri
2010: CEV Kadınlar Avrupa Ligi - Ankara
2010: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2010: Formula 1 - İstanbul
2010: WRC - İstanbul
2010: Dünya Halter Şampiyonası - Antalya
2010: Avrupa Bisiklet Şampiyonası - Ankara
2010: Avrupa Gençler Masa Tenisi Şampiyonası - İstanbul
2010: U-18 Buz Hokeyi Dünya Ligi - Erzurum
2010: U-20 Buz Hokeyi Dünya Ligi - İstanbul

2011: Universiade - Erzurum
2011: Avrupa Gençlik Olimpik Oyunları - Trabzon
2011: CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi Final Four - İstanbul
2011: CEV Kadınlar Avrupa Ligi - İstanbul
2011: WTA Tour Championship - İstanbul
2011: Formula 1 - İstanbul
2011: Dünya Güreş Şampiyonası - İstanbul

2011'dekilerin bazıları düzenlendi, bazıları düzenlenecek. Belki ben de bazı turnuvaları yazmayı unutmuş olabilirim. Ama bir gerçek var ki, bizler için bu turnuvaların ağırlığı futbolun yanına bile yaklaşamayacak. Tüm dünyada böyle deyip de işin içinden sıyrılamayız. Önümüze öyle bir İspanya gerçeği çıkar ki, ne yapacağımızı şaşırırız. Her sporda şampiyon isimler yetiştirme konusunda İspanya müthiş bir sıçrama yapmış durumda. Sadece 2008'de 15 tane organizasyon düzenlemişler. ABD, Rusya, Çin gibi ülkelerin nüfus ve yüz ölçümünü öne sürerek sporcu yetiştirmeleri veya sporda başarılı olmalarını açıklayabiliriz. Ancak İspanya, Almanya, İtalya gibi ülkelerin başarılarını sadece bunlarla açıklayamayız. Aynı "3 tarafı denizlerle çevrili" ülkemizde bir adet denizle ilgili bakanlık olmamasını açıklayamadığımız gibi.

2012'de garanti olarak yapılacak organizasyonları yazarak yazıya son verelim. Belki dikkat çeker, belki plan program yaparken bu sporları da aklımızın bir köşesine yazarız.

2012: Dünya Salon Atletizm Şampiyonası - İstanbul
2012: Dünya Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası - İstanbul
2012: WTA Tour Championship - İstanbul

Serhat Gürcan Gündüz l 0 Yorum



Haberler ne kadar doğru bilmiyordum bir saat öncesine kadar. Roberto Carlos'un üzerine kayıtlı araç ile Feysel Taşkın isimli motokuryeye çarpan kişinin Bilica olduğu kesinleşti. Hatta az önce avukatı ile birlikte gidip ifade vermiş karakolda.

Allah kimsenin başına vermesin, trafik kazası gerçekten kötü bir şey. Trafikte elinizde olmayan sebeplerden dolayı da kaza yapabilirsiniz. Fakat Bilica'nın yaptığı bundan çok farklı.

Kaza yaptı diye gönderilmemeli Bilica. Her insanın başına gelebilecek bir olay bu ama ardından son sürat kaçması Fenerbahçe formasını giyen bir oyuncunun yapabileceği, bırakın futbolcuyu bir insanın yapabileceği bir şey değil.

Feysel kardeşimiz şikayetçi olmamış Bilica'dan. Neden olduğunu çok iyi biliyorsunuz sizde, burada yazarak kimsenin günahına girmek, kimseyi rencide etmek istemem. Fakat görüntüler ortada. Savcılar zaten amme davası açacaktır Bilica hakkında. Tabi yasalarımızda ki boşluklar yüzünden para cezası ile yırtacak Bilica.

Bilica kaza yaptı diye değil, kaçtığı için cezalandırılmalı. Ne sebepten olursa olsun, bir kaza olmuş. Bilica durup o yaralı genci hastaneye götürse, kimse bir şey diyemezdi elbette.

Bilica tam tersini yaptı ve kaçtı. İşte bu yüzden gönderilmeli Bilica Fenerbahçe'den. Kurtuluş Savaşı sırasında Kuşdili Lokalinde saklanan silahları İngiliz askerler bulmasın diye şehit düşen Refik ve Mustafa beyler ile aynı formayı giydiği için gönderilmeli. Nasıl ki, Kurtuluş Savaşına katılmayı reddeden Otomobil Nuri'yi Hamit Hüsnü bey kulüpten uzaklaştırdıysa, Aziz Yıldırım'da çarptığı adama yardım etmeyen Bilica'yı kovmalı.

Bu ve bunun gibi yüzlerce şerefli insanın giydiği o formayı Bilica terletmeye devam ettiği sürece, onun ayıbını sizde taşıyacaksınız sayın başkanım.

Cengiz Bahadır Özdemir l 1 Şubat 2011 0 Yorum

Bugünden itibaren Formula 1'de ilk testler başlıyor. Valencia her zamanki gibi ilk testlere ev sahipliği yapıyor. Takımlar piste çıkmadan, araçlar da tanıtılmaya başlandı. Bazıları geniş bir basın ordusu eşliğinde tanıtımını yaparken, bazıları sadece fotoğraf yollamakla yetinmişler. Biz de tanıtımı yapılan araçlara bir bakış atalım:

Mercedes GP: WO2
Geçen seneki gri ağırlıklı araçtan sonra bu sefer Petronas ağırlığını koymuş. Açıkçası hiç hoş bir renk karışımı olmamış. Bunun dışında, aracın burnunun ne kadar yüksekte olduğunu ilk fotoğrafta görüyoruz. Arka taraftaki difüzörün değiştirildiği de not edilmeli.

Scuderia Ferrari: F150
2 senedir KERS ile ilgili çalışmalar yapan Ferrari, sonunda sistemi araçlarına monte ettiler. Aracın arkası daha yüksek ve kuyruk kısmının yapısı dikkat çekiyor. Yeni kurallar sonunda motor da yenilendi. 

Red Bull Racing: R7
Şampiyonluk unvanıyla piste çıkacak olan Red Bull'un yeni aracı da tanıtıldı. Tüm araçlar gibi, R7'de de aracın burun kısmı daha yüksek yapılmış. Ancak daha da önemlisi, arka kanadın çok farklı bir şekilde yapılmış olması. Dar ve daha kısa bir yapıya sahip.

Renault Lotus: R31
Lotus isminin ne olacağı belirsizliğini korurken, Renault da aracını tanıttı. Sarı-siyah renklere sahip olan araçta dikkat çeken şey kanadın diğer araçlarına göre daha geniş olması. Motorunu değiştirmeyen Renault, KERS'i seneye kullanacaklarını açıkladılar.

Williams F1: FW33
Lacivert renk ağırlıklı yeni Williams hakkında pek fazla bilgi bulunmasa da aracın KERS kullanacağı söylendi. Tüm araçlarda olduğu gibi yüksek burun FW33'te de mevcut. Aracın yan gövdesinde de değişiklikler yapılmış. Bunun dışında söylenen tek şey aracın daha agresif olduğu yönünde.

Team Lotus: T128
Gerçek Lotus, yine geleneksel yeşil renkleriyle karşımızda olacak. Renault ve Red Bull'la birlikte çalışan Lotus'ta dikkat çeken ilk şey değiştirilmiş ve yükseltilmiş ön kanat. KERS kullanmayacak olan Lotus, aerodinamiğe daha fazla önem vermiş. Orta sıralarda mücadele edebilecek bir araç ürettikleri söyleniyor.

Sauber F1 Team: C30
Geçtiğimiz sezon Kobayashi ile önemli işlere imza atan Sauber de yeni aracını tanıttı. KERS kullanacağı açıklanan araçta ilk önce istenen şey dayanaklılık. Ferrari motoru kullanacak olan C30, yüksek burnu ve daraltılmış arka kanadıyla dikkat çekiyor.

Toro Rosso: STR6
Formula 1'in vasatlarından Toro Rosso da yeni aracını tanıtanlardan. Ön kanat yenilenmiş. Bunun dışında artık yarışlarda daha mücadeleci bir araç ürettiklerini söylüyorlar. Nedense inanasım yok.

Serhat Gürcan Gündüz l 31 Ocak 2011 1 Yorum



Beşiktaş maçı öncesinde (o maç ile ilgili yazılacak onlarca şeyde var tabi) çok sevdiğim Ümit Özat'ın antrenörlüğünü yaptığı Ankaragücü-Manisaspor maçı vardı. Maçı izlerken öyle bir olaya denk geldim ki, ertesi geceden kalan uykusuzluğum anında geçiverdi.

Ümit Özat, kendisine tekme atmaya gelen taraftara, gelişine inanılmaz bir sağ kroşe çaktı...

Normal şartlar altında, "aferin iyi yaptı abi" demem lazım. Evet, ilk hareketine halen bravo diyorum, fakat bu hareketin sonrasında attığı tekmeye ne demeli?



Ankaragücü çok yıprattı Ümit Hocayı. Maddi olarak da, manevi olarak da. Pek çok sorun ile boğuşuyor orada. Taraftar bütün bunlara rağmen sırt çevirmiş durumda kendisine. Belli ki yönetimiyle de arası açık. Futbolcular da, kendisi de belirli bir süredir parasını alamıyor. Yinede onurlu bir şekilde mücadelelerini veriyorlar-dı!

Dün atılan yumruk ile kalsaydı, bugün burada "Yapması gereken bu idi, kendisini koruması en doğal hakkı" yazardım. Fakat üzerine yedek kulübesi ve güvenlik görevlileri çullanmış bir adamın, yerde yatarken kafasına iki kere tekme attı Ümit Özat. Bunun nesini kendini koruma olarak gösterebilirsiniz?

"Ben delikanlı adamım" diyordun ya açıklamalarında, yere düşen adamı tekmelemek hangi delikanlılığa sığar Ümit Hoca? Bu ayıbı temizlemenin tek yolu, istifadan geçer. Yaptığın hareketi unutturmak istiyorsan, çıkıp televizyonda o kişiden özür dilemek, sonra istifanı vermek zorundasın. Çünkü sana gerçekte yakışan davranış bu.

Artık olay "Taraftar Ümit Özat'a yumruk attı" değil, "Ümit Özat taraftarı tekmeledi" olarak kafamıza kazınacak. Bu cümlenin sonrasında ne söyleyeceğimiz önemli Ümit Hocam.

"Ümit Özat taraftarı tekmeledi ama sonra özür dileyip istifasını vererek pişmanlığını gösterdi" olarak mı bitecek cümle, yoksa "Ümit Özat taraftarı tekmeledi ve yaptığından pişman olmadığını gösterdi" şeklinde mi bitecek sen karar ver.

Atilla Nesipoglu l 0 Yorum


Sezon başından bu yana değişen bir şey yok yine Kadıköy'de. Arzulu, hırslı, ısıran bir Fenerbahçe çıkıyor hep sahaya. Spor Toto Süper Lig'in lideri ve uzak ara en dominant takımına karşı da fırtına gibi bir 25 dakika oynayıp, Trabzonspor'un hatalarından da faydalanarak 2-0'ı buluyor ve geriye çekiliyor. Kalan 65 dakika boyunca evsahibi, bordo-mavililere kurduğu pusudan ise eli boş ayrılsa da geceyi üç puanla kapatıp istediğini alıyor. Maalesef ligi sadece kendi evinde oynamıyor takımlar ve bu yalancı baharlara benzeyen iç saha performansları artık beni tatmin etmiyor. Bu maçı Daum'un ilk göreve geldiği günden bu yana seyretmeye alışığım Saracoğlu'nda.


Hatta Alman Hoca bu oyunu zaman zaman deplasmanlara uyarlayabildiğinde zaten şampiyonluklar elde etmişti. Hatta Aragones'un o uyuşuk takımı bile bu maçta izlediğimiz futbolun aynısını derbilerde tekrarlayabilmişti. Bugün de Aykut Kocaman'in sahaya çıkardığı onbirden öte "o" kimlik sahada ve tribünde yerini aldı. Sırf da bu yüzden eleştiriyorum ben Aykut Kocaman'ı, bir senesini sportif direktör ve yarım sezonu da teknik direktör olarak geride bırakmasına rağmen hiçbir imzası yok takımın üzerinde. Kendi seyircisi önünde iyi bir Daum takımı, deplasmanda ise kötü bir Aragones oyunu izletiyor halen bize Aykut Kocaman. Sonuç: Kadıköy'de 10 maç sonunda namağlup iki beraberlikle toplanan 26 puanın yanında dört mağlubiyet bir beraberlikle 9 maçın ardından ulaşılabilen 13 puan.



Haftaya lider girip en yakın iki takipçisinin kendisine üçer puan daha yaklaşmasına izin veren Trabzonspor'da işler yolunda değil. Bir türlü çözemiyorum bordo-mavilileri. Ne zaman aldıkları oyuncu takıma direk katkı yapacak merakla bekliyorum. Hani takıma direk katkı yapmayacaksa alınan futbolcular, o zaman devre arası transferinin amacı ne. Bu söylediklerim her takım için  geçerli olsa da Karadeniz temsilcisi için daha çok öne çıkıyor. Pişmiş aşa su katıyorlar hem de bu kadar sorunlu oyuncu grubuna sahipseniz çok tehlikeli bu dengelerle oynamak.

Bu gece ise kötü oynamadılar yine sahada futbol oynamaya çalışan taraf oldular ama yumuşak kaldılar. Sadece pas yaparak rakiplerinin direncini kırmaya çalıştılar. Oysa bununla yetinmeyip derbilerde fiziksel olarak da çarpışmalılar, eğer ligin sonunu zirvede tamamlamaksa hedefleri. Her gün futbol oynayarak galip gelemezsiniz. Bazı günler sadece ısırmak, rakibi bozmak gereklidir hele de çıktığınız stad Sükrü Saracoğlu ise.

And Oscar goes to


Maçın bir de hakemi vardı tabii ki "Bünyamin Gezer". Bu isim ne zaman düdük çalmak için sahaya çıksa kendisinin yönetmen olduğunu unutuyor ve hep başrol oynamaya karar veriyor. Bünyamin Gezer'in futbolcuların önüne hatta bazen Niang'a yaptığı gibi tam karşısına çıktığı anlarda insan futboldan soğumamak için savaş veriyor. Birçok hakem gördü bu gözler bu ligde maç yöneten. Bünyamin Gezer'den daha kötülerini de izledim ama futbolcu ile bu kadar inatlaşan, tribünleri bu sinirleriyle bu kadar oynayana şahit olmadım. Umarım bu şahitliğim pek uzun sürmez



Cengiz Bahadır Özdemir l 30 Ocak 2011 0 Yorum

Dünyanın en kötü çalışmalarından birini bana yaptıran bir lig burası.
Söyleyecek fazla bir şey bırakmadı Bünyamin. 
Sezon başında marka değeri deniyordu.
Al sana marka, al sana değer.

Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum

Djokovic'in rahat yenmesini istiyordum ancak doğruya doğru, bu kadar kolay gerçekleşebileceğini düşünmemiştim. Adeta 2010 Roland Garros'u izledim. Tamam, o kadar abartı değildi belki fakat Murray'in hiçbir varlık gösterememesi ve oyundan kolayca kopması çok anlamsızdı. 2008 Avustralya Açık'tan beri ilk kez Fedex-Nadal'ın olmadığı bir Grand Slam finali izledik. Djokovic ilk sette daha etkin olan taraftı. İlk sette kimse servis kıramıyorken, Djokovic son oyunda Murray'in servisini kırdı ve ilk seti aldı. Ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı zaten.
İkinci set komedi gibiydi. 5-0 geriye düştüğünde "kalkıp gidin" mesajı veriyordu Murray. Sonrasında biraz toparlanıp bir de üstüne servis kırınca set 5-2'ye geldi ve "acaba" dedik. Ama olmadı. Djokovic üstün olan taraftı ve turnuva boyunca yaşadığı ufak düşüşlerden birini yaşamıştı. Üçüncü sette Murray oyundan çok, saha dışı etmenlerle uğraştı. Annesiyle sürekli diyalog halindeydi. Set 3-1'e geldiğinde toparlanır gibi olsa da Djokovic geri geldi ve önce kendi servis oyununu aldı, ardından servis kırdı. Son oyunda da Murray zaten ipleri verdi ve maç 3-0 sona erdi.

Djokovic 2. kez Avustralya Açık'ta kazanırken, turnuva boyunca sadece 1 set kaybetti. Sonuna kadar hak etti Sırp raket. Andy Murray ise bir kez daha finalde kaybetti. Oynadığı 3 Grand Slam finalinde de set alamayan Britanyalı raket, böylece akıllara aynı başarıyı (!) yakalayan Dinara Safina'yı getirdi. Dinara Safina'nın Grand Slam kazanamadığını hatırlatalım ve Andy Murray'i acılarıyla baş başa bırakalım. İtiraf etmek gerekirse, bu seneki Avustralya Açık'ın erkekler finali, kadınlar finalinden çok daha kötü geçti. Umarım Nadal'ın sakatlığı düzelir, Fedex kendini bir an önce toparlar ve finallere kadar daha az sürprizlerin yaşandığı Grand Slam'ler olur.