TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

Serhat Gürcan Gündüz l 11 Şubat 2011 0 Yorum



Nasıl yazacağımı bilemedim bu haberi. Alex Ferguson'un istifa ettiğini ve artık Manchester'ın başında olmayacağını hayal edin. İşte aynı şey, Jerry Sloan'ın istifa etmesi.

İşin aslı astarı nedir yakında çıkar ortaya. D-Will yüzünden mi, yoksa kendisi istediği için mi bıraktı gitti kısa bir süre içerisinde öğreniriz. Gerçi daha yeni 1 yıl daha kontratını uzatmış Jazz ile. Demek ki ilk seçenek, yani Deron Williams'ın resti yüzünden istifa etmiş olması gerçek. Kendisi basın toplantısında bunu açıklamadı. Zaten açıklamazdı ya neyse...

John Stockton'ın basketbolu bıraktığını açıkladığı senenin ardından elinde yıldız sayılabilecek, o dönem NBA'de 4. sezonunu yaşayan Raja Bell ve 3. sezonunu yaşayan Krilenko varken 42 galibiyet alma başarısını göstermiş bir adam Jerry Sloan. Öyle kolay kolay harcanacak bir adam değil.

Utah kariyerinin 24. sezonunu yaşarken istifa ettiğinde 40 maçın -bakın 30 falan değil- 40 maçın altında galibiyet aldığı tek sezon 2004-2005 sezonu.

Kariyeri boyunca Utah ile 1000 maçın üzerinde galibiyet kazanmış bir koçtu o. En fazla galibiyet alan 3. koç şuanda. Bu rakamlar bile yetmez mi onu anlatmaya?

Bırakırken bile asla başka bir takım çalıştırmayacağını açıklaması, sizce nasıl bir karaktere sahip olduğunu göstermez mi?

Kime kızsam bilmiyorum. Jazz yönetimine mi, Williams'a mı? Eğer Deron'ın isteği üzerine Jazz yönetimi Sloan'dan istifasını istediyse çok büyük ayıp ettiler. Yıldız oyuncuyu takımda tutmak için, efsanelerinden birinin kulüpten ayrılmasına izin veriyorsun, aklım almıyor.

Şimdi onun heykelini salonun önüne diksen ne fark eder ki? Bu ayıbınızı temizlemeye yeter mi?

Yıldızlar gelir geçer, fakat efsaneler kalıcıdır. Bugün "Sloan kalırsa, ben ayrılırım" diyen oyuncu, elbette şampiyonluk kazanamayacağını anladığında takımını da bırakacaktır. İşte o zaman takımınızın Cavaliers'dan bir farkı kalmayacak Jazz yönetimi. Çünkü Williams gittiğinde bile elinde kalan oyuncularla 47 galibiyet alabilecek bir hocanız olmayacak!

Utah'ın başına geçtiğinde henüz 3 yaşında olan Deron Williams yüzünden ayrıldı takımından Jerry Sloan. Ayrılması değil aslında beni üzen. Elbette ayrılacaktı bir gün. Hatta belkide ayrılması gerekiyordu. Beni üzen ayrılış şekli oldu. Evet kariyerini şampiyonluklarla süsleyemedi belki, ne kadar hak etmiş olsa da "yılın koçu" ödülünü alamadı hiçbir zaman ama böyle ayrılmamalıydı. Jazz yönetimi bir sonraki maçta onun için organizasyonlar düzenlemeliydi. İstifa etmiş olsa bile yanında durmalıydı basın toplantısında. Sanki bir şampiyonu uğurluyormuş gibi uğurlamalıydı Jazz seyircisi onu. Çünkü o bunların hepsini hak etmişti.

Artık Jazz maçlarını izlerken seni köşede görememek çok üzücü olacak. Hoşçakal koç, umarım mutlu olursun basketboldan uzak hayatında...

Serhat Gürcan Gündüz l 10 Şubat 2011 0 Yorum




Her sene düzenlenen "NBA Smaç Yarışması" ilk olarak 1984 yılında düzenlendi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Aslında ilk smaç yarışması 1984 yılının finalistlerinden, eski ABA ligi oyuncusu Julius Erving'in yaptığı bir espri sayesinde 1976 yılında yapıldı.

Her ne kadar ABA ligi bir başka yazının konusu ise de, bir ipucu vererek hatırlatmış olalım. NBA Tv'nin klasik maçları yayınladığını görmüşsünüzdür. İzleyenler olduysa hani bildiğimiz turuncu top ile değilde üçlük yarışmasında ki son top gibi kırmızı - mavi - beyaz topla oynanan maçlar yayınlanıyor. İşte bu izlediğiniz maçlar aslında NBA değil, NBA ile birleşmesinden önce ABA liginde oynanan maçlar. "Dr. J. ne alaka?" diyenler için belirtmekte fayda görüyorum. Koç Larry Brown, Julius Erving, David Thompson, George Gervin gibi pek çok NBA efsanesi ABA ile NBA birleştikten sonra lige katılmış oyuncular. Artık smaç yarışmasının nasıl başladığına geri dönebiliriz.

Hikaye Julius Erving ABA liginde oynarken, ABA liginin finans direktörü Jim Keeler'a "Senin bütün ABA içerisinde smaç basamayan tek zenci olduğuna dair bahse girerim" demesi ile başlıyor. Jim Keeler bunu ABA pazarlama müdürü Jim Bukata ve ABA başkanı Carl Scheer ile yaptıkları All-Star toplantısında anlatıyor. Glen Campbell ve Charlie Rich konserleri haricinde seyirci çekecek başka bir organizasyon arayan bu üç ismin aklına Jim Keeler'ın bu hikayesini duyunca parlak bir fikir geliyor. Birden karar veriyorlar; "Devre arasında smaç yarışması düzenleyelim!"



İlk smaç yarışmasına katılanlar ise Artis Gilmore, George Gervin, Larry Kenon, David Thompson ve Julius Erving. Tahmin ettiğiniz gibi Dr. J. ve Skywalker (David Thompson) arasında geçen bir mücadele oluyor. Şimdilerde sıkça gördüğümüz 360 derece dönüp vurulan smaç ilk kez bu smaç yarışmasında yapılıyor. Michael Jordan'ın faul çizgisinden yaptığı smaçı Erving yine bu yarışmada yapıyor. Dominique Wilkins (1985) ve Larry Nance'in (1984) NBA smaç yarışmalarında yaptığı iki topla yapılan smaçı Erving pota arkasından gelerek yapıyor. Smaç yarışmasının galibi Erving olsa da, All-Star maçının MVP'si David Thompson oluyor.





İzlemek isteyenler için 1976 smaç yarışmasının tamamı;





NBA ve ABA birleştikten sonra ilk smaç yarışması 1984 yılında ki All-Star maçında yapılıyor. O seneki All-Star maçı Denver'da oynanacağından NBA yönetimi Denver'da çok fazla ilgi gören smaç yarışmasını da tekrarlamak istiyor. Julius Erving, Larry Nance, "Dr. Dunkestein" Darrell Griffith, "The Human Highlight Film" Dominique Wilkins, Clyde Drexler gibi isimler smaç yarışması için seçiliyor. Phoenix'in oyuncusu Larry Nance NBA tarihinin ilk smaç yarışmasını kazanarak tarihe geçiyor. Fakat yarışmaya damga vuran kişi Julius Erving oluyor. Yaptığı bir smaçta biraz fazla yükselince kafasını panyaya vuruyor Dr.J. Fakat bu ona birinciliği getirmiyor. Yinede Dr. J. gönüllerin şampiyonu ve yarışmanın ikincisi olarak tamamlıyor yarışmayı. Smaç yarışmasının topladığı ilgi NBA yönetimini oldukça memnun ediyor. Bunun üzerine smaç yarışması All-Star etkinliklerine dahil ediliyor.






1985 Indianapolis ise Michael Jordan'ın ilk, Julius Erving'in son, ve Dominique Wilkins'in ikinci smaç yarışması olarak tarihe geçiyor. Larry Nance ve Dr. J. bir önceki sezonun finalistleri olduğu için direkt olarak 2. tura geçseler de, finalde Michael Jordan ve Wilkins karşı karşıya geliyor. Yarışmayı "The Human Highlight Film" Wilkins kazanıyor.





1986 Dallas ise Smaç Yarışması tarihinin en kısa oyuncusu Atlanta forması giyen Spud Webb'in (1.70 cm) galibiyeti ile sona eriyor. O tarihteki takım arkadaşı Wilkins ise ikinci oluyor. Jordan'ın katılmadığı bu turnuva Wilkins'in 3. smaç yarışması oluyor.





1987 Seatlle, Michael Jordan'ın ilk şampiyonluğu ve bir televizyon kanalından (TBS) canlı ilk yarışma olarak tarihe geçiyor. Bir önceki senenin şampiyonu Spud Webb'in katılmadığı yarışmada Jordan finalde Jerome Kersey ile karşılaşıyor ve kazanıyor. NBA'de geçirdiği üç sene boyunca üç kere smaç yarışmasına katılan ve üçünde de üçüncü olan Stansbury'nin son yarışması ve NBA'de son sezonu oluyor 87 Seatlle. 5 NBA şampiyonluğu bulunan Ron Harper ise 5. oluyor. Akıllara ise M.J'in faul çizgisinden yaptığı smaç ile kazınıyor.





1988 yılında Jordan evinde yani Chicago'da ikinci kez kazanıyor bu turnuvayı. Bu tarihe kadar hep sekiz oyuncunun katıldığı turnuva Ron Harper'ın sakatlığı yüzünden yedi oyuncu ile yapılıyor. Finale kadar başa baş giden mücadeleye Jordan, daha sonra NBA logosu olarak kullanılacak olan smaçı ile son noktayı koyuyor ve Wilkins'den 1985'in rövanşını alıyor. Jordan bu tarihten sonra bir daha katılmıyor smaç yarışmasına. 1986 yılının galibi Spud Webb ise sonuncu oluyor.





Kenny Walker'ın kazandığı 1989 Houston'da ise ne Wilkins, nede M.J. var. Cleyde Drexler 5. kez katıldığı yarışmada ilk defa ikinci oluyor. Final turunda ilk iki smaçını istediği gibi yapamayıp düşük puan alan Drexler'ın Walker'a yetişme şansı kalmayınca, üçüncü smaçını yapmasına gerek kalmıyor. Bu yılın bir diğer özelliği ise, bir turda alınan en fazla puanın alınmış olması. Final turunda Kenny Walker tam 148 puan alıyor.





TNT ve TBS kanallarında yorumculuk yapan, Kenny "The Jet" Smith'in fırtına gibi estiği 90'lı yılların ilk smaç yarışması 1990 Miami'yi, 5. kez bu turnuvaya katılan D. Wilkins kazanıyor. Scottie Pippen, Shawn Kemp gibi yıldızların katıldığı turnuva ayrıca Wilkins'in son yarışması oluyor. Bir önceki senenin galibi Kenny Walker ise 4. oluyor. Yaptığı smaçlar ile büyük beğeni toplamasına rağmen birinci olamayan Kenny Smith ise gönüllerin şampiyonu oluyor. Scottie Pippen'ın, Michael Jordan gibi faul çizgisinden yaptığı smaçta izlenesi.





Charlotte 1991 Shawn Kemp, Dee Brown, Rex Chapman ve Kenny Smith çekişmesiyle geçiyor. NBA yönetimi ilk kural değişikliğini bu sene yapıyor. Yarışmanın finalinde oyuncular üç smaç yapıyor ve en yüksek oy olan iki smaçın ortalaması kazananı belirleyor. 1991 smaç yarışmasına damgasını vuran ise Boston forması giyen Dee Brown'ın "bakmadan" yaptığı smaç oluyor. Daha sonradan pek çok oyuncunun yapacağı bu smaç sayesinde Brown birinci oluyor.





1992 Orlando'da ise Cedric Ceballos'un galibiyeti ile son buluyor. Larry Jhonson, Nick Anderson ve John Starks ile çekişen Ceballos, finalde Larry Jhonson'a son bir smaç yapma şansı tanımadan yarışmayı kazanıyor. Ceballos'un kendisine turnuvayı kazandıran gözleri bağlı şekilde yaptığı smaç ise tartışmalara konu oluyor. Ceballos "düz" bir şekilde "uzun süre" koştuktan sonra "tam" zıplaması gereken yerde zıplayıp smaçını yapıyor. İlk şoku atlatan insanlar tekrar izledikten sonra Ceballos'un gördüğünü düşünmeye başlıyor. Fakat sonuç değişmiyor.





1993 yılında Salt Lake City'de yapılan Smaç yarışması beraberinde yine kural değişikliği getiriyor. 1991 yılında final turunda uygulanmaya başlayan "yapılan 3 smaç içerisinde en yüksek puan alan iki smaçın ortalaması", ilk tur içinde geçerli olmaya başlıyor. Shawn Kemp'in sakatlığı yüzünden katılamadığı yarışmayı Harold David Miner, Weatherspoon'un önünde birinci olarak tamamlıyor. Bir önceki senenin galibi Ceballos ise üçüncü oluyor. Ülkemizde 98-99 yılları arasında Fenerbahçe forması giyen Mahmoud Abdul-Rauf yada diğer adıyla Chris Jackson ise 1993 yılında ki performansı ile hafızalara kazınıyor. Abdul-Rauf bir tane bile smaç yapamadan yarışmayı tamamlıyor. Bir diğer dikkat çeken olay ise Tim Perry'nin aynı smaçı tekrar yaparak sanki katılmak istememiş, zorla dahil edilmiş havası ile yarışmayı bitirmesi oluyor.





1994 Minneapolis'te yine kural değişikliklerine sahne oluyor. İlk olarak oyuncu sayısı altıya düşürülüyor ve her yarışmacı 90 saniye içerisinde yapabildiği kadar smaç yapıyor.Bütün yaptıkları smaçlar genel bir puan alıyor. Finalde ise yaptıkları en iyi iki smaç üzerinden değerlendiriliyorlar. Minneapolis'i kazanan ise bacaklarının arasından geçirdiği topu potaya bırakan Isaiah Rider Jr. oluyor.





1995 Phoenix kural değişikliğine sahne olan bir diğer yarışma oluyor. Değişen kurala göre yarışmacılar 90 saniye içerisinde en az üç smaç, finalde ise 60 saniye içerisinde en az iki smaç yapıyor. Phoenix'de 93 yılının galibi Harold Miner ikinci kez bu yarışmayı kazanıyor. Bir önceki senenin galibi Rider ikinci olurken, Jaime Watson üçüncü oluyor. Akıllara kazınan isim ise Tony Dumas oluyor. Yaptığı üç smaçı da kaçıran Dumas, özellikle ikinci smaçın da topu çembere bile değdirmeden seyircilere yolluyor. (Mutlaka izlenmesi gereken bir performans.)





1996 San Antonio'yu Brent Bary kazanırken, Michael Finley ikinci oluyor. Greg Minor, Jerry Stackhouse, Doug Christie ve Darrel Armstrong'un katıldığı yarışmada 1994 yılındaki kurallar uygulanıyor. Yapılan smaçların dışında Armstrong'un kaçırdığı smaçta akıllara kazınıyor. İlk smaçlarında oldukça başarılı olsa da, yorulduğundan olsa gerek ters smaç vuracağı sırada yeteri kadar sıçrayamıyor ve turnike olarak bırakıyor topu. Ayrıca Brent Barry bu turnuvayı kazanan ilk beyaz olarak tarihe geçiyor. Üstelik faul çizgisinden smaç vurarak!





Darrell Armstrong



1997 yılında Cleveland'da yapılan smaç yarışması ise Kobe Bryant hayranları için unutulmazlar arasına giriyor. Sadece bir kere katıldığı yarışmada Kobe, Ray Allen, Michael Finley, Chris Carr, Bob Sura ve Darvin Harm karşısında rahat bir galibiyet alıyor. Unutulmazlar arasına giren smaçlarını gördükten sonra "önümüzdeki 1-2 seneye ambargo koyar" diyenler talihsiz bir şekilde yanılıyor.. NBA yönetimi 1998 yılında smaç yarışmasını düzenlemiyor. 1999 yılında da lokavt sebebiyle yapılamıyor All-Star haftası. Kobe Bryant ise en atletik olduğu yıllarda yeteneklerini smaç yarışmasında gösterme fırsatını bir daha bulamıyor fakat bu yarışmayı kazandığında henüz 18 yaşında olan Kobe tarihe "smaç yarışmasını kazanan en genç oyuncu" olarak tarihe geçiyor.





Benim yaş grubuma dahil olanların canlı olarak izlediği ilk smaç yarışması, 2000 yılında Oakland'de yapılıyor. İki kuzen Vince Carter ve Tracy McGrady'nin karşısına Steve Francis, Ricky Davis, Jarry Stackhouse ve Larry Hughes çıkıyor. Vince Carter ve T-Mac'in smaç tarihini tekrar yazdıkları yarışmada, onlara yetişmeye çalışan tek isim Steve Francis oluyor. Vince Carter öyle smaçlar yapıyor ki, Larry Hughes'ın yapamadıkları insanların aklından siliniyor. Hatırlamayanlar için anlatalım. Kenny Smith'in imza smaçını yapmaya çalışan Hughes, üç defa denemesine rağmen smaçı yapamayarak takım arkadaşı Iverson ve Garnett'i bile kendine güldürmeyi başarmıştı.





Larry Hughes



2001 Washington'ı finalde Baron Davis ve DeShawn Stevenson ile karşılaşan Desmond Mason kazanıyor. 2001 senesi Baron Davis'in Cedric Ceballos taklidi dışında, altı oyuncunun katıldığı son yarışma olarak tarihe geçiyor.





Baron Davis



2002 Philadelphia ise oldukça radikal değişikliklerin yapıldığı bir turnuva olarak kalıyordu akıllarda. Öncelikle yarışma olan format, turnuva şekline dönüştürülmüştü. Oyuncu sayısı da dört olarak belirlenmişti. Oyuncular iki grup olarak birbirleri ile yarışacak ve finale çıkacaklardı. İşin daha da ilginç kısmı ortadaki bulunan "çark" idi. Üzerinde Dr. J., The Human Highlight Film, 80's, 90's ve ???? şeklinde dilimler bulunan çarkı, çarkıfelek yarışmasındaki gibi çevirdi Dr. J. Mantık şuydu. En üst kısımda bulunan okun altında hangi dilim durursa, oyuncular o dilim üzerinde yazılı smaçları yapacaklardı. Yani "90's" gelse, 90'ların en ünlü smaçlarını tekrarlayacaktı oyuncular. Şansa çarkı çeviren Dr J.'in bulunduğu dilim geldi. Oyuncular sırayla Doktor'un ünlü smaçlarını tekrarladılar. Desmond Mason ve Jason Richardson'ın grubundan Richardson, Steve Francis ve Gerald Wallace'ın grubundan G-Wall finale yükseliyordu. Jason Richardson ve Wallece'ın finaldeki düellosunu Jason Richardson kazanıyor ve kupayı evine götürüyordu.





2003 yılında smaç yarışması Atlanta'da düzenleniyordu. 2002'de uygulanan turnuva ve çark sistemi çok fazla tepki çektiğinden, NBA yönetimi bu uygulamalarından vazgeçmek zorunda kalmıştı. Jason Richardson'ın finalde tekrar Desmond Mason ile karşılaştığı turnuvayı, yine Jason Richardson kazanıyordu. Amare ise ilk kez katıldığı yarışmayı Richard Jefferson'ın önünde üçüncü olarak tamamlıyordu.





2004 yılında Los Angeles'da düzenleniyordu smaç yarışması. Jason Richardson toplamda ve üst üste üçüncü kez bu yarışmayı kazanarak tarihe geçmek istiyordu. Rakipleri "birdman" lakaplı Chris Andersen, Türk Telekom'da da forma giyen Ricky Davis ve Fred Jones idi. İlk turda işler istediği gibi gitmiş ve finale Fred Jones'un önünde gitmişti. Fakat final turunda işler tersine dönmüş ve yarışmayı Fred Jones kazanmıştı.





2005 yılı ise unutulmazlar arasına giren yıllardan birisiydi. Denver'da düzenlenen yarışmaya Amare'ye yardım için orada bulunan Steve Nash, 14 kez smaç kaçıran Chris Andersen ve Dominique Wilkins'in formasıyla smaç vuran Atlanta'lı Josh Smith damga vurmuştu. Ayrıca J.R Smith'in hakkının yenildiğini düşünenlerin sayısı da bir hayli fazlaydı. Yinede kolay kolay unutulmayacak bu turnuvayı finalde iki smaçtan da tam puan alan Josh Smith kazanmıştı.





2006 Houston ise smaç yarışmasının en fazla izleyici kaybettiği yarışma oldu. Josh Smith, Hakim Warrick, Andre Igoudala ve Nate Robinson'ın katıldığı yarışmada önce Warrick, daha sonra Igoudala'nın hakkı yeniyordu. Özellikle 14 kez smaçını tekrarlayan Nate Robinson'ın Igoudala'dan fazla puan alması seyircileri çıldırttı. Ayrıca 2006 Houston sonrası bir dizi yenilik getirmek zorunda kaldı NBA yönetimi. Tarihe finali ilk kez "tie brake" ile sonuçlanan yarışma olarak geçiyordu 2006 yılı.





2007 Las Vegas Dwight Howard'ın Superman şovu ile tarihe geçti fakat yarışmayı finalde Nate Robinson ile karşılaşan Gerald Green kazandı. Özellikle Nate Robinson'ın üzerinden, Dee Brown'ın yıllar önce ilk kez yaptığı "Blind" smaçı ile kazanması akıllarda kalmıştı. Howard'ın en azından final oynaması gerektiğini düşünenlerde az değildi.





Nate Robinson'ın katılmadığı 2008 New Orleans ise, sonucunu izleyicilerin sms ile belirlediği ilk yarışma oldu. Gerald Green'in önce pastaya üfleyerek yaptığı, daha sonra çoraplarını çıkararak yaptığı smaçlara rağmen Dwight Howard jüriden 100 halk oylamasından da %72 alarak yarışmayı kazandı. Gerald Green'in çemberi öperek smaç yapma fikrine koçu karşı geldiği için Green smaçı değiştirmiş ve onun yerine ufak bir keki yakıp, çember üstüne koyup önce keki söndürüp sonra smaçı vurması, tarihe geçen bir diğer anekdot olmuştu.







2009 yılında ise All Star haftası Phoenix'de, doğal olarak smaç yarışması da burada yapılıyordu. Nate Robinson, Dwight Howard, J.R Smith ve Rudy Fernandez'in katıldığı yarışmayı, sms oylarıyla Nate Robinson kazıyordu. Yine tartışmalara konu olan bir yarışma olarak geçti. Rudy ve Smith'in bir kez daha hakları yendiği konuşuldu. Dwight Howard yine superman olmaya karar vermiş, fakat çok daha tiyatral bir gösteri sunmuştu. Sahanın kenarından Clark Kent'in içine girdikten sonra Superman olarak çıktığı telefon kulübesinin aynısı yükseldi. Howard içine girdi ve SuperHoward olarak geri döndü. Buna Nate Robinson'ın cevabı, Superman'in tek zayıf yöne olan kryptonite taşı olmaktı. O da final smaçını Howard'ın üzerinden Kripton yeşili forma ve ayakkabı giyerek vurdu. Howard'ın potayı yükseltmesi, Rudy'nin NBA'de forma giyen ilk İspanyol oyuncunun forması ile sahaya çıkması diğer not alınması gereken şeylerdi.







Geçtiğimiz yıl ise bu organizasyona Dallas ev sahipliği yapıyordu. Nate Robinson, Shannon Brown ve Gerald Wallace direkt olarak katılırken DeMar Derozan ise Eric Gordon ile çaylaklar maçının devre arasında yapılan yarışmayı kazanarak katılıyordu. Nate Robinson'ın kazandığı her yarışmada olduğu gibi, bu yarışmada elde ettiği birinciliği de tartışmalara yol açıyordu. Bu sefer gölgede kalan isim DeMar Derozan'dı. Toronto taraftarının yeni Vince Carter olmasını beklediği Derozan her ne kadar birinciliği hak etmiş olsa da kazanamamıştı. Tarihte vasat geçen yarışmalar olmadı değil, fakat geçtiğimiz sezon en kötü üç arasına rahatlıkla girer. Özellikle Shannon Brown'ın "bitse de gitsek" smaçları ve Gerald Wallace'ın kendini pek zorlamaması seyircileri bir hayli sıkmıştı.





Bu sezon ise All Star etkinlikleri, Hollywood'da olacak. Yani beklentiler bir hayli fazla. Hem maçtan, hemde smaç yarışmasından. Fakat beklenen o muhteşem görsellik pek olmayacak gibi smaç yarışmasında. Adaylar yaklaşık bir ay kadar önce açıklandı. Önce adayları bir hatırlayalım;

Blake Griffin - Los Angeles Clippers
Serge Ibaka - Oklahoma City Thunder
Javale McGee - Washington Wizards
Brandon Jennings - Milwaukee Bucks

Şüphesiz herkesin favorisi Blake Griffin denen çılgın. Çok güzel smaçlar izletecek bizlere. Ama benim merak ettiğim Brandon Jennings ne yapacak. İşte asıl önemli olan soru bu.

Birde bu sene için LeBron James'in durumu var. 2009 yılında "seneye bende varım" demişti. Fakat 2010'da katılmamış, son ana kadar bekleyen Stern, LeBron'un katılmayacağını duyunca Eric Gordon ve DeMar Derozan'dan birini seçmek zorunda kalmıştı. Hatta bunu da yapamamış, tarihte ilk defa ön eleme oynatmıştı smaç yarışmasına katılacak oyunculara...

Bu sezon neden katılmadı LeBron James? Miami tercihinden sonra oluşan nefreti biraz olsun kırmak, silinen sempatik görüntüsünü yeniden kazanmak, korkak bir oyuncu olduğu yönünde oluşan imajı Blake Griffin gibi bir smaç makinesinin karşısına çıkarak silmek varken, neden katılmadı LeBron James?

Umarım güzel bir yarışma izleriz bu sene. Javale ve Ibaka keşke şaşırtsalar bizi. Yazının sonunu bir "Sneake Peek" ile sonlandıralım. Blake Griffin'den geliyor, "Windmill".


"Here comes the highlight"

Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum

Kubica'nın yaptığı korkunç kaza malumunuz. Allah'tan hayati tehlikesi kalmadı ve 1 sene sonra tekrar pistlerde görebileceğiz kendisini. Kazadan sonra pek çok pilot açıklamalarıyla Kubica'ya destek oldu. Ama daha güzelini, Jerez öncesi Formula 1 takımları yaptı. Test sürüşlerinden önce araçların kenarına Lehçe "Geçmiş olsun" mesajı eklemişler. Hoş bir jest olmuş. Formula 1'i spordan saymayanlar için sporun ne demek olduğunu göstermeleri benim için ayrıca güzel oldu.
Ferrari
McLaren Mercedes
Red Bull Racing
Renault Lotus
Sauber
Team Lotus

Serhat Gürcan Gündüz l 9 Şubat 2011 0 Yorum



Sene 2002. Güney Kore ve Japonya'nın ortaklaşa gerçekleştirdiği Dünya Kupasına katılma şansı yakalamıştık. Uefa Kupasını kazanmış Galatasaray'ın meyvelerini yiyordu halen Türk futbolu. Bütün ülkede maç saatleri geldiğinde hayat duruyordu. Misal, biz okul günleri, okuduğum lisenin kantinine "okul müdürünün" talimatıyla kurulan televizyondan izliyorduk maçları. Gol sevincinde okul müdürüne sarılarak zıplayan bir kuşak olduk Dünya Kupası sayesinde. Ailesinden izin alıp okula 32 ekran televizyon getirenler bile vardı.

İşte bu kenetlenme (!) duyguları içerisinde çeyrek finale kadar çıkmıştık. Rakip Senegal'di. Liverpool'un yıldız ismi El Hadji Diouf en çekindiğimiz oyuncusuydu rakibin. Attığı bir golü bizim çizgiden çıkartan (ofsayt verilmişti) takım arkadaşı sayesinde belkide uzatmalara kadar taşıdık maçı. Daha hemen başıydı uzatmaların. Net olarak hatırlamıyorum ama sanırım ilk atağımızdı. Oyuna sonradan dahil olan Arif yerde kalmış, hakem sağ kanattan bindirme yapan "Son Mohikan" Ümit Davala'ya topun gittiğini görünce avantaja bırakmıştı. Ümit sağdan içeriye doğru yolladı. Son mohikanın ortasını sağ ayak içiyle ağlara gönderen ise "Son Samuray" İlhan Mansız oldu. Sizi bilmem ama ben sevinemedim o gole. Mutluluktan daha ağır basan duygularım, şaşkınlıktı. "Ne yani, biz şimdi Senegal'i eledik ve yarı final mi oynayacağız?" diye düşünüyordum. Sonra "Amaaan boşver" diyerek sevinç gösterilerine katıldım. Anadolu Yakasında halk Bağdat Caddesine akın etmişti. Bandonun marşları, tezahüratlar birbirine karışmıştı. Bütün Türkiye sokaklara dökülmüştü Japonya'dan gelen gol haberiyle.

Final yolundaki son rakibimiz ise Brezilya olmuştu. Tıpkı grup maçlarındaki gibi yenilmiş ve üçüncülük maçı için şimdiki teknik direktörümüz Guus Hiddink'in çalıştırdığı Güney Kore karşısına çıkmıştık.

İlhan Mansız ise orada elde ettiği sevgi ile daha sonra kariyerini 3 maçlığına da olsa, Japonya'da devam ettirmişti. Şenol Güneş ise Güney Kore'de Fc Seoul takımında görev almıştı 2 sene boyunca.

NOT: Videoda Ömer Üründül'ün "Gooooeaeaaaallll" şeklindeki nidaları, geçici duyma problemlerine sebep olabilir. Sesi kısarak izlemenizi tavsiye ederiz.

Alican Keser l 8 Şubat 2011 0 Yorum



Pazar günü Stamford Bridge'de herkes tek bir konuyu konuştu. Hafta içi Chelsea'ye transfer olan Fernando Torres, ilk maçında Liverpool'a karşı oynuyordu. El Nino, Londra ekibiyle ilk maçını Liverpool'a karşı oynuyordu. Buraya kadar hepimiz biliyoruz. Liverpool üç puanla evine döndü ve Kenny Dalglish yönetiminde son dört maçta dört galibiyet alarak taraftarın beklediği performansı göstermeye başladı. 


İskoç teknik adam yönetiminde Chelsea'ye karşı bu performansı 86 Mayıs'ında da gösteren Liverpool, Dalglish'in 23'üncü dakikadaki golüyle sahadan 1-0 galip ayrılmıştı. Kırmızılar, Londra'da üç puanı alırken ezeli rakipleri Everton'ın önünde de son hafta şampiyonluğu kazanmışlardı. Joe Fagan'ın yerine o sezon takımın başına getirilen oyuncu/menajer "Kenny Dalglish", Stamford Bridge çimlerinde teknik direktör olarak ilk şampiyonluğuna ulaşıyordu. Bu aynı zamanda İngiltere'de beş yıl sürecek olan Liverpool hakimiyetinin de başlangıcı olacaktı. Fagan sonrası görevi devralan Dalglish, 90 Şubat'ında bırakana kadar iki lig şampiyonluğu, iki FA Cup ve iki de lig ikinciliği yaşamıştı.



Bakalım, bu haftaki 1-0'lık galibiyet sonrası Dalglish ve liman kenti için tarih tekerrür edip Stamford Bridge galibiyeti dönüm noktası olacak mı?

Serhat Gürcan Gündüz l 0 Yorum



1987 yılı playoffları hakkında bir şeyler yazarken Larry Bird'den bahsedip, Magic Johnson'dan bahsetmemek büyük terbiyesizlik olur. Hele ki, o atış şampiyonluk yüzüğüne giden yolu açıyorsa...

O ünlü top çalmasından sonra Larry Bird ve Boston finalde Lakers ile karşılaşıyordu. İlk iki maç Los Angeles'da, sonraki üç maç Boston'da oynanacaktı. Seriye Lakers 2-0 ile başladı. Boston'da oynanan ilk maçı Celtics kazanmıştı.

Serinin 4. ve 5. maçlarını Celtics kazanırsa, son maç için tekrar Boston'a gelecekti Lakers. Bird ve arkadaşları bu 3 maçı kazanmanın önemini biliyordu. İlk maç cepteydi. İkinci maçada fırtına gibi başlamışlardı. Maçın sonları ise tam bir heyecan fırtınasıydı. Son 20 saniyeye Lakers 2 sayı önde girmişti. Bird belkide tarihe geçecek bir üçlük daha yollamış ve durumu 106-105'e getirmişti. Daha sonra Lakers mola aldı. Magic Johnson kenara gelirken arkadaşlarına elleriyle "sakin olun, sakin olun" diye işaret yapıyordu. Fakat ne mümkün! Maçın bitimine sadece 12 saniye kalmıştı.

Molada Magic Johnson arkadaşlarına "topu bana verin" demiş, arkadaşları da topu oyuna sokarken direkt olarak ona vermişlerdi. Potaya uzakta almıştı topu Johnson. Onu savunan ise Kevin McHale'dı. Önce bir fake ile Kevin'ı üzerine çekmeye çalıştı, ama başaramadı. Daha sonra içeri yöneldi. Fakat içeriyi savunan ise Robert Parish'ti. Saniyeler hızla tükenirken, artık pek fazla seçeneği kalmamıştı. Kareem Abdul Jabbar ile özdeşleşen "Sky Hook" atışını yapmak zorunda kaldı. Onun kadar yüksekten atamaması yüzünden bu atışına daha sonradan "Baby Sky Hook" dendi. Lakin işe yaramıştı. Pota altını savunması ile ünlü Parish bile engelleyemedi şutunu. Son saniyede Lakers'a şampiyonluğun anahtarını getirmişti Johnson. Sonrasında Celtics sahasında ki 5. maçı alsa da, son maçta Lakers'a 4-2 yenilerek şampiyonluğu Lakers'a kaptırdılar...

Serhat Gürcan Gündüz l 0 Yorum




1987 NBA Doğu Konferansı Finalinde Detroit ve Boston karşı karşıya geliyor. Boston serinin ilk 2 maçını evinde kazanırken, sonraki iki maçı Detroit'te kaybediyordu. Seri tekrar Boston'a geldiğinde, çok çekişmeli bir maç yaşanmıştı. Son saniyelerde top takımın yıldızı Larry Bird'e geliyordu. Bird potaya doğru yönelmiş, sayıyı bırakmak üzereyken blok yiyordu ve ribaundu almak için çırpınan Jerry Sichting'den top dışarı çıkıyordu. Artık Celtics taraftarları için bütün umutlar tükenmişti. Seride Detroit 3-2 öne geçecekti ve bir sonraki maç Detroit'te oynanacaktı. Maçın bitimine artık 5 saniye kalmıştı. Saha görüşü ile ünlü Isiah Thomas heyecanlanmış olacak ki, belkide kariyerinin en önemli hatasını yapmak üzereydi. Etrafına bakmadan, süre hemen bitsin diye topu Bill Laimbeer'a atmak istedi. Fakat üçlük isabetinin yanında top çalmasıyla ünlü Larry Bird'ün söyleyecekleri bitmemişti. Hızlı adımlarından faydalanarak Bill'den önce çaldı topu. Arkadan hızla gelen Dennis Johnson'a zaman geçirmeden pasını verdi, ve Johnson hemen sayıyı buldu. Maçın bitimine 1 saniye kala durum 108-107 olmuştu.

Daha sonra bu seriyi 4-3 kazanan Boston, Los Angeles karşısına çıkmış ve finalde kaybetmişti.

İşte o unutulmaz anlar...

Efe Yılmaz l 7 Şubat 2011 5 Yorum


Geçen sene mart ayı gibi hem eski bloga hem de twitter’a “Bir daha Barış, Ayhan ve Mustafa’nın birlikte oynayacağı bir Galatasaray maçını izlemeyeceğim” yazmıştım. Ama renk sevdası öfkeden, kızgınlıktan ağır bastığı için çoğu isyanımda olduğu gibi geri vitesi yapan ben oldum ve bu muhteşem üçlüyü defalarca izledim. Öyle yeteneksiz bir üçlü ki bu Arsenal, Barcelona, Manchester United gibi pas düzenini otomatiğe bağlamış takımları bile çökertebilirler. Rijkaard hem kendi hatalarından hem de yönetimin basiretsizliğinden bu sorunu çözemedi.
Hal böyle olunca Hagi geldiğinden beri aklımı iki soru kurcalamaya başladı. Birincisi bu BAM konusunda ne yapacağıydı, ikincisi ise Servet ve Hakan Balta’ya karşı tavrının ne olacağıydı.
Hagi çok zor bir durumda, sakatlıklardan dolayı kadronun eksik olduğu bir zamanda aldı görevi. Doğal olarak ligin ilk yarısında bu soruna çözüm bulamadı. Aslında zor yolu seçip o yeteneksizler yerine gençlere şans verebilirdi ama Adnan Polat’ın gerekirse kendisini 2 ay içinde harcayacağını bildiği için buna cesaret edemedi sanırım (kızmamak lazım). Eskişehir maçında kurduğu Neill, Sabri ve Culio üçlüsü iki senenin üzerine ilaç gibi geldi. Yekta ve hatta Arda’nın da bu üçlüden biri olacağı düşünülünce orta sahada eski kabızlık futbolcular sağlam olduğu sürece yaşanmayacak umarım artık. Cana ve Neill’ın mevki değişikliğini ise çözemiyorum tam olarak. Rijkaard’ın bir sene Neill’ı orta sahada kullanmasını beklemiş gibi olarak şimdi Cana varken bu hamle tam içime sinmiyor.
Yeni reisimiz Culio’ya burada bir parantez açmak lazım. Kendisi mevcut oyuncular içinde orta üçlüde oyunu iki yönlü oynamaya en müsait adam. Son hafta Sivasspor’a 30 metreden golü atan Ayhan’dan beri (2008’miydi o sene valla billa çok üşendim googlea bakmaya a dostlar) takımın sahip olduğu en iyi orta saha oyuncusu. Bazen diyorum ki çok mu abartıyoruz Culio’yu, buna net cevabı şimdi veremediğim gibi bir taraftar olarak vermekte istemiyorum. Sadece Culio’yu izleyip mutlu olmak istiyorum. Ama koyunun olmadığı yerde keçiye biraz fazla iltifat ediyor olabiliriz.
Gelelim defanstaki Servet ve Hakan sorununa. Aklımın çocuk tarafı (ki kendisi total aklımın yüzde 80 gibi önemli bir kısmı bence) Hagi bu iki futbolcuya da formayı vermemeli diyor en başından beri. Gerçekçi olmak gerekirse, mevcut kadro içinde Servet’in alternatifi yok. Ha altyapıdan birisi olur, Cana Neill tandemi olur derseniz onlara da varım ama Hagi yok sanırım onlara. Ama elde Insua varken Hakan Balta’da inat etmek nedendir bilmiyorum. Hagi’nin bence en büyük yanlışıdır sağlam bir Insua varken Hakan’a formayı vermek (Yazar burada bir an için milli takım savunması yeaa diyenlerin ağzına vurduğunu hayal ediyor).
 
Hagi’nin dokunulmazlığı
Karalamamın son kısmında ise Hagi’nin dokunulmazlığının kabak tadı vermeye başladığını söyleyerek sevdiğim insanlardan küfür yeme riskini göze almak istiyorum. Hagi her Galatasaraylı gibi benim içinde çok önemli. Ona sonuna kadar destek verilmesi gerektiğine inanıyorum. Gerekirse Adnan Polat’a yem edilmesin diye radikal hareketler yapılması gerektiğini de savunuyorum. Ama arkadaşlar bırakın da Hagi’yi de eleştirelim. Aydın Yılmaz’ı inatla oyuna sokup takımı on kişi bıraktığı zaman, “Aaa bunu Hagi yaptı o zaman susalım” demenin bir mantığı yok bence. Ayrıca eleştiri olmadan ilerleme de olmaz bence. Egemen medyanın şuursuz eleştiri zihniyetinden uzak yapılacak her tenkit bence faydalı olacaktır.
Dün uzun zaman sonra izlediğim takım beni heyecanlandırdı. Sezon sonuna kadar şöyle altı-yedi maç izlersek yeter valla. Ha öte yandan süper Beşiktaş ile aramızda sadece üç puan fark olması ama kamuoyundaki iki takım algısının farklı olmasının tek sebebi ise Galatasaray yönetiminin basiretsizliği. Ama bu başka bir yazının konusu.
 

Atilla Nesipoglu l 5 Yorum


Futbolu seven herkesin, Barcelona'yı takdir etmesi beklenen günümüzde zor bir yazı konusu benimki. Birçok ortamda farklı Barca hayranları ile bu konuyu tartıştım durdum defalarca. En son twitterda Armağan Ükünç ile başladı, sonrasında katılanlar olunca derinleşti mevzu. Noktayı ise Koray Gök koydu "Mükemmelliğin monotonluğu" diyerek. Onun noktayı koyduğu yerden topu sürmeye devam etmiş Barış Gerçeker, NTVSpor.net'teki köşesinde.

Şöyle sesleniyor benim gibi Katalan takımına burun kıvıranlara: "Bu ruh halini tanımlamak için üç sıfat bulabiliyorum. Kıskançlık, şımarıklık ve nankörlük". Belki biraz şımarttı beni Barcelona, haklı olabilir Barış. "Beni" şımarttı yazıyorum çünkü sırf Real Madrid taraftarı olduğu için Barca futbolunu sevmeyenlerden kendimi ayırmak istiyorum.

Real Madrid taraftarı olduğumu, Ronaldo'nun Messi'den daha büyük "yıldız" olduğunu düşündüğümü saklamıyorum. Katalanları sevmediğim ise beni tanıyan herkes bilir, gerçi İspanyolları da pek sevmem. Hatta İspanya sınırları içinde yaşayan Basklılar dışında diğerleri bana çok uzak filan derken konu epey dağılacak. Neyse ben Barcelona'yı her hafta 90 dakika izlediğim günleri de hatırlıyorum. Benim izlediğim toplam yetenek olarak daha yüksekte bir ekipti hatta. Ama maçlarında heyecandan öte rakip de vardı. Karşısında bir takımın olduğunu da görmemize izin verirdi. Benzer futbolu oynamaya çalışan o takımda Rivaldo vardı, Luis Enrique vardı, Figo vardı, Kluivert, Simao, Dani vardı. Ben "gerçekten o reklamsız" bordo-mavi çubuklu ve parçalı formaları giyen Barceolana'yı severdim bugünkülerin altıncı viteste oynadıkları futbolu, dörtte oynasalar bile.

Anlatmak istediğim ama 140 karaktere sığmayan ve bloga taşıdığım mevzu şudur ki ben de seviyorum Total Futbolu. Bir takımın bunu 15 hatta 20 dakika oynamasını da hayranlıkla izliyorum ama 90 dakika süren bu oyunu bana 34 hafta boyunca izletmeye çalışırsanız ben kanalı değiştiririm. Tüm maçı TV karşısında geçirip daha neler yapacaklar gözüyle bakamıyorum, "Yeter artık Messi" demek için maç özetlerini bekliyorum. Sonucun belli olmasının çok üzerine taşıdı Barcelona maçlarını ve ben de artık bundan keyif alamıyorum. Bu onların suçu mu? Tabii ki hayır. Sorun belki bende, belki de çok gerileyen La Liga'da.



ps: Inter'in Şampiyonlar Ligi çeyrek finalindeki müdafaası karşısında her hafta izleyebilirim Barcelona'yı, tabii "sergio busquets" kendi yine yere atmayacaksa!

Atilla Nesipoglu l 0 Yorum


Devre arasında sigara molası vererek sohbete dalıp benim gibi kaçıranlar ve Amerikan futbolunu sevmeyenlerin de izlemesi için Black Eyed Peas, Super Bowl konserinin linki ile sizleri baş başa bırakıp amme hizmetimi yerine getiriyorum. Bir de meraklılarına Super Bowl gecesinde yayınlanan reklamlarının tamamının yayınlandığı şu linki vereyim http://www.usatoday.com/money/advertising/admeter/2011/super-bowl-ad-meter/43271432/1 (Linki bana ulaştıran Özgür Ozan'a da teşekkür etmeden geçmeyelim). İlerleyen zamanlarda facebookta harika reklam başlıkları altında arkadaşlarınız size göndermedin izleyin ve ilk paylaşan siz olun efendim... Unutmadan 45. Super Bowl'un kazananı 31-25'lik skorla Green Bay Packers oldu.


Onur Güler l 0 Yorum

 Aslında bu maç kısaca BAM olmadan 'futbol' oynanacağının göstergesiydi. Sezon başından bu yana hemen hemen her maçta ilk 11'ler açıklandığında 4-5 itirazımız olurken, Eskişehirspor ve kaybedilmesine rağmen Gaziantepspor maçında en fazla 1 kişiye itirazımız oldu. O da yabancı sınırıyla açıklanabilir bir durum.

Galatasaray maça hızlı başladı. Sahada farklı bir görünüm sergileyen sarı kırmızılılar, yaptıkları presle rakibi adeta kendi yarı sahasına hapsetti. Nitekim bu başlangıç golü de erken getirdi. Galatasaray, Sabri Sarıoğlu'nun şutu Cana'nın kafasına temas edince rakip takımın devasa kalecisini avladı. Bu gol aynı zamanda tarihi açıdan da önem taşıyordu. Arnavut futbolcu kaydettiği golle ASYTT Arena'da gol atan ilk yabancı oyuncu olarak olarak adını Galatasaray tarihine yazdırdı. Ben transferini hâla eleştirsem de Kazım Kazım gösterdiği inanılmaz performansla gözlerin pasını siliyor. Ne kadar karakterini yadırgasak bile yaptığı hareketler oyuna renk ve hareket katıyor. İkinci gol milli futbolcunun sağ kanattan kestiği topla geldi. Taraftarın sevgilisi Harry Kewell'ın ön direğe koşusunda topla baş başa kalan Bogdan Stancu topu ağlara gönderirken, rakip kaleci Ivesa'yı da soyunma odasına gönderdi. İlk yarının sonunda Asya Kupası'ndan dönen Harry Kewell taraftarını karşısına ve ASYTT Arena'ya çıktığı ilk maçta fileleri sarstı ve sarı kırmızılıları bu sezon hiç de alışık olunmadığı üzere 3 farklı öne geçirdi.

İlk yarının sonunda Arena, "Koyduk mu?" nidâları ile inlerken, sarı kırmızılı taraftarlar rahat bir maç izlemenin zevkini yaşıyordu ki dakika 70'e geldiğinde oyuna BAM'ın 3 numaralı solisti Mustafa Sarp girdi. Teknik adam becerilerinin yeterliliği sürekli tartışma konusu olan Gheorghe Hagi, kendi bölgesinde oynamamasına rağmen gösterdiği performansla alkış alan Lucas Neill'i oyundan alıp, Sarp'ı dahil etmesiyle görüntü bir anda karıncalanmaya başladı. Maç başından beri ileri topu taşımakta sıkıntı çekmeyen Galatasaray, Mustafa'nın geri ve yan paslarıyla dejavu yaşattı. Bunun akabinde kırmızı siyahlı ekip önce Burhan Eşer'le golü buldu. Bu gol aynı zamanda ASYTT Arena'da atılan ilk rakip golü olarak tarihe geçti. Ardından Serkan Kurtuluş ile hava topuna çıkan Batuhan Karadeniz bir kez daha şov dünyasına göz kırptı. Zapata'nın barajı kuramamasıyle birlikte gelen Ümit Karan'ın frikik golü Seyrantepe'deki havayı daha da soğuttu. Özellikle bu haftasonu Avrupa'da yaşana geri dönüşler de (Newcastle-Arsenal, Köln-Bayern Münih, Wolverhampton-Manchester United...vs.) akıllara gelince, herkes içinden "Acaba" demiştir. Geceye noktayı ise Türkiye'nin tartışmasız en iyi golcüsü Milan Baros koydu. Kornerden gelen topta arka direkte kendini unutturan Çek yıldız, Kazım'ın aşırdığı topu kafayla dürterek skoru belirledi.

Sonuç olarak Hagi hâla yeterli bir teknik adam görüntüsü vermese de sahada sergilenen ve sergilenmek istenen futbolun ışığını bu maçta görmüş olduk. Pres ile rakibi sahasına hapsetme ve sürekli atağı düşünen bir oyun anlayışının yanında kadroya yapılacak birkaç akıllı adam takviyesiyle önümüzdeki sezon son birkaç yıla nazaran daha iyi ve izlemesi keyifli bir takım haline gelir.