TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

Cengiz Bahadır Özdemir l 29 Ocak 2011 0 Yorum

2004'te vatandaşı Henin'e finalde kaybettikten sonra bir daha hiç final görememişti Avustralya'da. Üstelik bu seferki rakibi çok ciddiydi. Sydney finalinde 2-0 yenildiği Na Li ile karşılaşacaktı. Çinli rakibi finale çıkana kadar Azarenka-Wozniacki gibi kendinden üst sıralarda olan ve Petkovic-Zahlavova gibi yükselişte olan tenisçileri alt etmişti. Evet, Kim Clijsters'in işi çok zordu.
İlk seti 6-3 Li kazandığında da Clijsters'in maçı rahatlıkla alamayacağını net bir şekilde anlamıştık. Çinli raketin servislerdeki yüksek yüzdesi ve kortun tamamını iyi kullanması, ilk seti kazanmasını sağladı. İkinci setin 5. oyununa kadar garip şeyler oluyordu. İki sporcu da birbirlerinin servislerini kırarak devam ettiler. 5. oyunda Li servisinden puan çıkarsa da yeterli olmadı. Clijsters'in toparlanması, Li'nin çabuk sinirlenmesi ve oyundan kopması ikinci seti Belçikalı'ya kazandırdı. Son sette de üstünlük Clijsters'teydi. Bir ara Li toparlanır gibi olsa da Clijsters temposunu bozmadı ve son seti de alarak şampiyon oldu.
3-6, 6-3, 6-3'lük setlerle maçı 2-1 kazanan Clijsters, Avustralya'da kazanan ikinci anne oldu. Hem Sydney'in rövanşını aldı hem de faal tenisçiler arasında hala en iyisi olduğunu kanıtladı. Turnuva boyunca kocasını dilinden düşürmeyen Na Li, maçtan sonra da sevgisini dile getirmiş. Clijsters'in böyle bir açıklamasını görmedim ama her röportajında kocasına sevgisini ifade eder. "Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır"ın tersini gerçekleştirdikleri için en azından burada fotoğraflarını koymak farz oldu.

Kemal Mardin l 0 Yorum


Dikkat: Black Swan filmini izlemeyenlerin, bu yazıyı okumaması tavsiye edilir.

Beyaz Kuğu, platformun tepesine çıkmış, az sonra ölümü taklit edecek. Siyah Kuğu'nun ona yaptığına dayanamayan benliğini boşluğa bırakmadan önce seyircilere son kez bakıyor ve kendini yer çekiminin kollarına teslim ediyor. Sahnede sergilenen gösteriyi çılgınca alkışlayıp Beyaz Kuğu'nun ölümünün tasvirini hayranlıkla izleyenler için bundan sonrasında bir şey yok. Perde kapanıyor ve evlerine gidiyorlar.

Perdenin arkasında ise bambaşka bir son yazılıyor. O alkışları duyabilmek adına, kendi Beyaz Kuğu'sunu da karanlığa teslim eden, Siyah Kuğu'ya boğun eğdiren Nina Sayers için perde sonsuza dek kapanıyor. Ölümün tasviri, gerçeğine dönüşüyor.

Darren Aronofsky'nin müthiş güzellikteki Black Swan (Siyah Kuğu) filmi, beklentileri karşılayabilmek adına ölüme giden bir yola giren ve yukarıda anlatıldığı üzere, hikayesi çıkmaz sokakta biten bir balerini anlatıyor. Filmin bu bloga mevzubahis olmasının sebebi ise ne zamandır spor odaklı olarak yazmak istediğim bir konuyu sanat perspektifinden işliyor oluşu.

Filmde, "Beyaz Kuğu'yu herkes oynar ama önemli olan Siyah Kuğu'yu oynayabilmek" deniyor. Spor dünyasındaki hakim beklentiye oldukça paralel. Çimde, parkede, pistte veya üzerinde spor icra edilen herhangi bir zeminde, her daim görülmek istenen, simsiyah kuğular. Önemli olan katılmaktı söyleminin unutulmaya yüz tuttuğu, başarı odaklı spor dünyasında artık beyaz kuğulara yer yok.

Herkes takımında box-to-box bir orta saha oyuncusu istiyor mesela. Hem top kapsın hem gol atsın; hem en az 10 kilometre koşsun hem de bir nebze bile yorulmasın, 90. dakikada bile herkeslerden hızlı koşsun. Bunu bir insandan bekliyoruz, 'insandan'! Büyük çoğunluğu iki merdiven çıktıktan sonra nefes nefese kalan, kıçım başım diyen insanoğlundan.

Şunu artık anlamak gerekiyor. Normal bir insan vücudunun bunu yapamaması gerekiyor. İnsan, futbol oynarken 90 dakikada 10 kilometre koşmak, 1 metrenin üstünde sıçramak veya 100 metreyi 10 saniyenin altında koşmak için yaratılmış bir varlık değil. Bunları başaranlar, sınırları zorlayan istisnalar. Hayatlarını Siyah Kuğu olabilmeye adayan, bu amaçla akla hayale gelmeyecek fedakarlıklar yapan insanlar.

Bu insanları kendimizle aynı kefeye koyup kıyaslamaları bu gözle yapmak, saflıktan biraz fazlası oluyor maalesef. Aman canım, spor yapıp bir de üstüne para kazanıyorlar, eşek gibi çalışacaklar tabii demek ise cahilliğin uçlarında dolaşmak.

Nice yıldız adayının kaybolup gittiğine veya görev adamı olarak tanımlanan onlarca sıradan oyuncunun çok çalışmayla nasıl yıldızlaştığına sayısız defa şahit olduk. Benim nazarımda çalışmak, iyi bir sporcu olma yolunda yeteneğin çok daha önünde gelen bir etken. Öyle böyle bir çalışmak değil ama. Dediğim gibi insanoğlunun sınırlarını zorlarcasına.

Bu noktada sanata bir yatay geçiş yapmak lazım. Ekmeklerini yaratıcılıklarından çıkartan sanatçılar hani hep biraz mazur görülür ya hani ufak tefek çılgınlıkları görmezden gelinir. Böyle olması gerekir çünkü. Gerçekten de senden benden farklı yaşamadan, daha farklı tatlar almadan veya duygular yaşamadan, o bayıldığımız eserler çıkmıyor işte ortaya.

Aynı bakış açısı sporda ise yerleşemiyor nedense. Olağanüstü işleri fiziksel olarak başaranlara töleransımız sıfır. Arda'nın sinema kapatmasına gelen tepkileri hatırlatmak, tahammülsüzlüğün ne noktada olduğunu anlatmak için fazlasıyla yeterli.

Sporcu hep çalışsın, günlerce kamp yapsın, ailesinden uzak kalsın ve kesinlikle ama kesinlikle normal bir insanın yarısı kadar bile sosyal hayatı olmasın. Sahada siyah kuğu ama sahanın dışında ise apak bir kuğu olsun. Olmaz, olamaz maalesef. Darren Aronofsky'nin pek güzel anlattığı gibi.

Atilla Nesipoglu l 28 Ocak 2011 0 Yorum



Bahadır'ın attığı taşın tam kafama denk gelmesi ile aklıma geldi Henry Turner. Dün gece 15.000 kişinin önünde terlerken Fenerbahçe Ülker, benim gözlerim seyircilerin arasındaki Tanjevic'e ilişti. Nedim Karakaş'la beraber izliyordu maçı. Pek görmediğimiz şeyler bunlar biz Fenerbahçeliler'in. Eski oyuncular da gelse keşke dedim içimden, nerelerden nerelere gelen şu basketbol takımını, salonu, tribünleri görseler diye.

"Kim gelsin"in cevabı ise belli "Henry Turner". Benim Fenerbahçeli olmamda en az Rıdvan Dilmen kadar payı var, basketbolu sevmemi ise tek başına sağladı bu zat. 1995 yılında geldi Türkiye'ye, ikinci NBA macerasının ardından. Rüya gibi üç sene yaşattı bizlere. Kırık ayağı ile blok mu yapmadı, tek başına maç mı almadı, yok artık mı dedirtmedi tekrar tekrar, "fade away" nedir öğretti Türk basketbolseverlere. Bambaşka bir adamdı kendisi, ben hep şanslı olduğu mu düşünürüm onu izleyebildiğim için. Avrupa'nın Jordan'ının videoları TRT arşivinde mevcuttur ama bizim oraya ulaşmamız imkansız, çalışanların bile uğramadığı bir yer sonuçta. Sadece Panionios formasıyla oynadığı bir maçtan videosu var. Ufak bir parça ama olsun Turner'ı bilenlere hatırlatması, izlemeyenlere de feyz vermesi için.

Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum

 
Na Li-Caroline Wozniacki maçından sonra 1 günlük yas ilan etmiştim. O yas sona erdi ve ben de bugün 3. setin son oyununa yeniden baktım. Kahrolarak tabi. İlk seti Wozniacki almış olsa da, maç 2-1 Li'nin oldu. Hatta 2. sette Wozniacki maç sayısından yararlanamadı. Li, Grand Slam finaline çıkan ilk Çinli sporcu oldu. Karşısında Clijsters var. Elbette Clijsters'ten yana gönül. Ama Wozniacki maçından sonra Li'nin bu görüntüleri finaldeki tarafımı değiştirebilir. Maç sonundaki röportajı gerçekten çok komik. Hele "evlilik yıldönümü" muhabbeti sırasındaki yüz ifadesi çok iyi. Hatırlatma, röportaj 5. dakikadan sonra başlıyor.

Cengiz Bahadır Özdemir l 26 Ocak 2011 0 Yorum

Bu blogda nedense kendimi epey rahat hissettiğim için kendi başıma kararlar alabiliyorum. Belki de yazan kişilerin azlığındandır (taş isabet etmiştir umarım). İşte aldığım kararlardan biri de bu oldu: Efsanelere Saygı Kuşağı. Bu bölümde efsane statüsüne geçmiş sporcuları videolar eşliğinde hatırlayıp anacağız. Eskilere gitmek hiçbirimizi rahatsız etmez herhalde. İlk sırayı WRC efsanelerinden Tommi Makinen'in almasını istedim. Kariyerinde 4 şampiyonluk ve 24 yarış birinciliği bulunan Uçan Finli'nin, Turn The Page eşliğindeki videosu aşağıdadır.

Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum


Rafael Nadal, 2010'dan sonra 2011'de de Avustralya Açık çeyrek finalinde elendi.
Söylenecek çok şey var ama şu fotoğraf her şeyi açıklar nitelikte.

Cengiz Bahadır Özdemir l 23 Ocak 2011 0 Yorum

Avustralya Açık'ta çeyrek final eşleşmeleri artık belli oldu gibi. Önce kadınlara bakalım:

Çok zorlanacağı söylenen ve sezonun ilk iki turnuvasında yokları oynayan Wozniacki güle oynaya yoluna devam ediyor. Cibulkova'yı rahat bir şekilde geçtikten sonra Sevastova'ya karşı da iyi bir maç oynadı ve çeyrek finale adını yazdırdı. Henüz set vermedi Wozniacki. Hedefine odaklanmış durumda. Çeyrek finaldeki rakibi ise Schiavone olacak. İtalyan sporcu, dördüncü turda Kuznetsova karşısında 5 saate yakın bir maç ortaya koydu ve zor da olsa maçı 2-1 kazandı. Açıkçası bu yorgunlukla Wozniacki karşısında işi çok zor olacak. Geçen sene Roland Garros çeyrek finalinde karşılaşmışlar ve Schiavone 2-0 kazanmıştı maçı. Zaten o turnuvada şampiyon olmuştu İtalyan raket.
Bir başka çeyrek final eşleşmesi Petkovic-Li arasında oldu. Alman Petkovic, önce Venus Williams'ın sakatlığı ile bir üst tura çıktı. Ardından dördüncü turda Şarapova'yı iki set sonunda geçmeyi başardı. İzleyemediğime pişman olduğum maçlardan biriydi. Şarapova çok fazla basit hata yapmış ama Petkovic de servislerinden puan çıkarmakta zorlanmamış. Rakibi Li ise Belaruslu Azarenka'yı iki sette geçmeyi başardı. Bu senenin en formda isimlerinden. Petkovic, Grand Slamlerdeki en yüksek yere geldi. Li ise geçen sene burada yarı final oynamıştı. Çok zevkli bir maç bizleri bekliyor. Li'nin performansı bu maçta da devam edecektir.

Henüz oynanmamış maçlar var ama Radwanska-Clijsters çeyrek finalini göreceğimizi söylemek çok da yanlış olmaz. Zvonareva ise Pennetta-Kvitova galibiyle çeyrek finalde karşılaşacak. Sezona çok daha iyi başlayan ve turnuvada Stosur gibi bir raketi eleyen Kvitova bence bir adım önde.
Erkekler çeyrek finalinde Djokovic-Berdych eşleşmesi oluştu. 2010 Wimbledon yarı finalinden sonra bir kez daha karşı karşıya gelecekler. Djokovic, Almagro'yu rahat bir şekilde geçti. Zaten çok iyi durumda. Berdych de Verdasco gibi bir raketi geride bıraktı. Avustralya'da ilk defa finallere kalan Berdych'in bana göre şansı az.
Diğer eşleşme ise daha ilginç. İki İsviçreli, Wawrinka ve Federer, çeyrek finalde birbirlerinin rakipleri oldular. Roddick'e karşı müthiş bir oyun çıkaran Wawrinka, Federer'i de zorlayacak gibi. Gerçi Roddick gerçekten gününde değildi ama Wawrinka'nın 24 ace-67 winner.ını da sadece karşı tarafın formsuzluğuna bağlamamak gerek. Federer ise Robredo'ya karşı bir set vermiş olsa bile maçı 3-1 kazanarak buraya geldi. Vatandaşı ile oynamak değişik olacaktır. Daha önce Roland Garros'ta dördüncü turda karşılaşmışlar ve Federer o maçı 3-0 kazanmıştı. Birbirine benzer stildeki iki raketi izlemek keyifli olacak.

Diğer taraftan Nadal-Ferrer ve Murray-Soderling çeyrek finalleri de bizleri bekliyor gibi. Bir sürpriz çıkmazsa tabi ki. Ama erkeklerde çok fazla sürprize tanıklık edemedik. Neticede artık yolun sonuna geliyoruz. Yorulan, hata yapan, stresi kaldıramayan sporcular tek tek eleniyorlar. Tahminimdeki Djokovic-Nadal ve Wozniacki-Zvonareva finallerini izlemek dileğiyle yazıyı bitirelim.

Serhat Gürcan Gündüz l 0 Yorum



Beko Basketbol Ligi maçlarını televizyondan ne zaman izlesem, büyük başarılar elde etmiş sporcular adına utanç duyuyorum. Bir yayıncı kuruluş işini ancak bu kadar kötü yapabilir.

Şimdi yayıncı kuruluş bugün Fenerbahçe Ülker - Banvit maçını canlı olarak yayınladı. Bilmiyorum izleyenleriniz var mı? Son çeyreğin 7 dakikası boyunca, skor ve sürenin gösterildiği grafik ortada yoktu! Daha sonra Fenerbahçe TV'nin bayan basketbol maçlarında yaptığı gibi bir kamerayı skor tabelasına sabitlediler ve altta bir kare olarak gösterdiler maç sonuna kadar. Bu kadarına da pes...

Alttan, yandan, üstten, orta sahanın ortasından, tribünlerin içinden reklam çıkaran bir kuruluşun bu konuda neden bu kadar beceriksiz olduğunu anlamıyorum. Gerçi futbol yayınlarında da rezalet bu grafikler. Her neyse...

Şimdi maçın ortalarında Fenerbahçe Ülker hızlı hücumla Banvit potasına gidiyor, hooop alttan Fiesta reklamı çıkıyor (belkide başka bir firmadır). Hadi sonra izle izleyebilirsen.

Tamam abicim, biz sana reklam yapma demiyoruz ki! Aç NBA Tv, ESPN, TNT, NBC gibi spor yayını nasıl yapılır dersi veren kanalları, bak onların aldığı reklamlar nasıl.



Mesela ESPN yukarıdaki örnekte, reklamlarını The Finals - Game 1 yazan yerde dönüşümlü olarak gösteriyordu. Yani izleyicilerinin gözüne sokmadan. Halen buna benzer bir şey kullanıyorlar. Üstelik sizden çok daha verimli bir şekilde reklam alıyorlar. Tabi ki oranın pazarlaması ile buranın ki farklı ama, ne bileyim sizde "Tahsildaroğlu Maçın Asisti" yada "Le Cola Maçın Smaçı" gibi şeyler yapabilirsiniz.

Maçın son çeyreği Jasikevicius ve (sanırım) Şafak arasında çok güzel bir diyalog geçti. Pota altından topu oyuna sokacak Şafak, Sarunas ve hakem bir şeye baya bir güldüler. Bırakın tekrar göstermeyi, bu görüntüyü 2-3 saniye yayınladıktan sonra direk başka bir bölüme geçti yönetmen. Yahu be adam, dur bak ne güzel enstantane yakalamışsın, iki rakip oyuncu ve hakem bir şeye gülüyor, pota altındaki kameramana söyle yakına girsin, bak ne konuşuyorlar. Maçtan sonra muhabirlerin gitsin Sarunas'a, Şafak'a sorsun neye güldünüz falan diye. Yahu lig birincisi ve ikincisinin oyuncuları son çeyrek kahkaha atıyor, bizim yönetmen ilgilenmiyor bile!!!

Yorumcuların buram buram taraflı görüşleri, spikerlerin ofsayt gibi spesifik futbol terimleri kullanmadan neredeyse bir futbol maçı anlatır gibi anlatmaları sayesinde, zaten sesi kısıp izliyoruz maçları. Birde bunları görünce gece NBA maçları izlerken ağzımızın suyu akıyor. Hele League Pass varsa...

Geçtiğimiz sene Atilla Nesipoğlu ile birlikte, internetten bulduğumuz linkler vasıtasıyla resim seçici gibi izlerdik maçları. Ufak karelere bölünmüş 7-8 görüntü ile. Arada bu karelerin bazıları değişir ve başka görüntüler gelirdi. Mesela 76ers - Oklahoma maçı sırasında iki kameranın sadece Durant ve Andre üzerinde olduğuna şahit olmuştum. Yani bizimkilerin Galatasaray - Fenerbahçe maçlarında "20 kamera ile yayın yapıyoruz" diye övündükleri olay, sıradan bir NBA maçında standart olan bir şey. Bizim basketbol yayınlarında ise 4 bilemedin 5 kamera falan kullanılıyor. Zaten saha içi mikrofonu var mı yok mu o bile belli değil iken, bunlar çok abartı gelir adama.

Federasyon da pek çok konuda hatalı. Mesela internet sitesi her ne kadar mükemmel tasarlanmış olsa da, oyuncu profillerine baktığınızda hangi mevkide oynadığı yazmıyor. Sadece internet değil tabi hatalı oldukları konu. Pazarlama adına kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. Takımların hatalarını yazmaya gerek bile yok tabi...

Bütün bunların yanında yayıncı kuruluşun maçları şifresiz vermesi çok güzel bir olay tabi ki. Ama yinede yaptıkları bu güzellik, hatalarını gizlemeye yetmiyor.

Peki ne yapabilir yayıncı kuruluş? Farklı bir kanal açabilir mesela. "Basketmax" bile olabilir adı. O çok önemli olan bir şey değil. Güzel içerikli programlar hazırlayıp, günde 2-3 maçı naklen yayınlayabilir. Hem yeni spikerler ve yönetmenler yetiştirir, hemde ülkenin son bir sene içerisinde gösterdiği yoğun ilgiyi kazanca çevirebilir. Kanal sahibinin cebine 10 bin lira az girsin yahu? Belki artan yayın kalitesi nedeniyle reytingleri yükseldiğinde reklam gelirlerinden daha fazla kazanır. Demek ki neymiş, biraz daha özen, biraz daha ilgi, biraz daha çalışma ile her şey yapılabilirmiş.

Kemal Mardin l 1 Yorum


Dün Taksim'de gerçekleştirilen taraftar yürüyüşü, bugünkü Radikal'de Hakkı Özdal imzasıyla yayınlanan haberde "Seyirci Kalmadılar" başlığıyla verildi. Başlık güzel ama spottaki "Dünyada olmaz denilen oldu: Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş dahil birçok takımın taraftarı birlikte yürüdü" ibaresi, taraftara karşı oluşan önyargının kırılmasının imkansıza yakın olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Toplumun geniş bir kesiminin böyle bir önyargıya sahip olması anlaşılabilir bir durum ancak bu haberi yazmakla görevli kişinin henüz yakın geçmişte yaşanan iki benzer örneğe gözünü kapaması, haberi daha güçlü kılmak adına bundan önceki girişimlerin yok sayılmasıdır. Etik olmaktan çok uzak ve maalesef art niyetli bir davranış.


Kısaca bu iki örneği hatırlayalım. İlki Sakarya'dan. Trenle yapılan deplasman yolculuğu sırasında, trene atılan taşlar sonucu Aykut Adıyaman dengesini kaybederek trenden düşmüş ve hayatını kaybetmişti. Yaşanan bu olayın ardından 40'ı aşkın tribün grubundan benim de aralarında olduğum yüzlerce taraftar, Sakarya'ya giderek Aykut'un cenazesine katılmış ve tribünde kol kola Sakaryaspor - Bursaspor maçını izlemişti. Tribün olaylarının sona ermesi adına atılan dev bir adımdı.


İkinci örnek ise Karşıyaka'dan. Banvit deplasmanına gidilirken yol kenarında durulduğu esnada, yakındaki bir benzin istasyonunun sahibi, Karşıyakalı taraftarlara pompalı tüfekle ateş açmış ve taraftarlardan Özgür Soylu'yu öldürmüştü. Bu olayın ardından da yine Aykut'un cenazesine benzer bir manzara ortaya çıkmış, Türkiye'nin dört bir yanından binlerce taraftar Karşıyaka'da buluşmuştu.

Fotoğraflar zaten her şeyi anlatıyor. Holigan, fanatik, cahil veya çapulcu denilerek çoğu zaman hor görülen taraftarlar birçok şey olabilirler ama aptal değildirler. Evet, birbirleriyle didişirler ama bok yemesi gereken bir üçüncü işin içine girdiğinde de işte böyle "Tek Yumruk" oluverirler. Yani öyle dünyada olmayacak bir şey değildir bu. Daha önce de oldu. Bundan sonra da her daim olacaktır.