TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

Spor Medyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Spor Medyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
• Cengiz Bahadır Özdemir l 2 Şubat 2011 0 Yorum

Artık klasikleşmiş bir cümledir; "Türkiye'de futboldan başka spor yok yeaaaa". Türkiye'de futboldan başka spor var arkadaşlar. Hem de Avrupa ve Dünya çapında büyük organizasyonların olduğu büyük bir spor merkezi olmuş durumda. Belki bir Doha'mız ya da bir Soçi'miz yok ama ülke olarak pek çok spor organizasyonu alıp bunları iyi bir şekilde insanlara sunuyoruz. Devlet bu konuda desteği veriyor yani. Peki ya biz? Futbol, basketbol, son zamanlarda voleybol dışında kaç spora gereken önemi veriyoruz? Bana kimse masal anlatmasın. "Ya çok zevksiz, bana hitap etmiyor" tarzı argümanları sunarak olaydan sıyrılamayız. Oralarda da futbol romantiklerini etkileyecek güzel hikayeler çıkıyor. Ama zaman ayırıp da bakmayı düşünmüyoruz. İşin garibi, popüler olmayan bu organizasyonlar, maddi olarak bizleri zorlamayacak durumda. 5 liraya bile giriş yapılabilen Dünya Şampiyonaları var.
Bizim bu körlüğümüzü artık normal karşılıyorum. Peki ya spor servisleri? 3-4 sayfa futbol haberi veren, spor gazetesi olarak geçinip Üç Büyükler etrafında dönen haberler yazan, aptalca manşetlerle futbolun da içine etmeyi görev edinen o gazeteleri her gün okumak zorunda kalıyoruz. Birkaçı dışında spora gereken ilgiyi gösteren gazete ne yazık ki yok. Evet yok. Ama bunu da sorun edecek durumda değiliz. Ne de olsa Sercan Yıldırım'ın İstanbul'a gelip gelmemesi, Aziz Yıldırım-Yıldırım Demirören-Adnan Polat'ın yapıp yapmadıkları, Rijkaard'ın adamlığı bizleri daha çok ilgilendiriyor. Hakem eskisi diye geçinen şaklabanların televizyonda şov yapması daha çok izleniyor. Bank Asya'da 50 tane Cana'ların olduğu iddia edilen, Xavi-Iniesta soslu, bir Alex olmayan programların ratingleri çok daha yüksektir.

Her şeyi bir kenara bırakalım, şöyle bir bakalım son 10 yılda ne gibi organizasyonlar düzenlemişiz?

2001: Avrupa Basketbol Şampiyonası - İstanbul, Ankara, Antalya
2001: Dünya Halter Şampiyonası - Antalya

2002: Kadınlar Avrupa Halter Şampiyonası - Antalya
2002: Avrupa Taekwando Şampiyonası - Samsun

2003: Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - Ankara, Antalya
2003: WRC - Antalya

2004: WRC - Antalya

2005: Universiade - İzmir
2005: Avrupa Kadınlar Basketbol Şampiyonası - Ankara, İzmir, Bursa
2005: Avrupa Şampiyonlar Ligi Finali - İstanbul
2005: Dünya Genç Bayanlar Voleybol Şampiyonası - İstanbul, Ankara
2005: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2005: Formula 1 - İstanbul
2005: Moto GP - İstanbul
2005: WRC - Antalya

2006: Avrupa Ümitler Basketbol Şampiyonası - İzmir
2006: CEV Erkekler Avrupa Ligi - İzmir
2006: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2006: Formula 1 - İstanbul
2006: Moto GP - İstanbul
2006: WRC - Antalya

2007: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2007: Formula 1 - İstanbul
2007: Moto GP - İstanbul

2008: UEFA Kupası Finali - İstanbul
2008: Avrupa U-17 Şampiyonası - Antalya
2008: CEV Erkekler Avrupa Ligi - Bursa
2008: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2008: Formula 1 - İstanbul
2008: WRC - Antalya
2008: U-18 Buz Hokeyi Dünya Ligi - İzmit

2009: Avrupa Erkekler Voleybol Şampiyonası - İstanbul, İzmir
2009: CEV Kadınlar Avrupa Ligi - Kayseri
2009: CEV Avrupa Challenge Cup Final Four - İzmir
2009: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2009: Formula 1 - İstanbul
2009: GP2 - İstanbul
2009: Avrupa Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası - İstanbul
2009: U-18 Buz Hokeyi Dünya Ligi - Erzurum
2009: Dünya Eskrim Şampiyonası - Antalya

2010: Dünya Basketbol Şampiyonası - İstanbul, Ankara, İzmir, Kayseri
2010: CEV Kadınlar Avrupa Ligi - Ankara
2010: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2010: Formula 1 - İstanbul
2010: WRC - İstanbul
2010: Dünya Halter Şampiyonası - Antalya
2010: Avrupa Bisiklet Şampiyonası - Ankara
2010: Avrupa Gençler Masa Tenisi Şampiyonası - İstanbul
2010: U-18 Buz Hokeyi Dünya Ligi - Erzurum
2010: U-20 Buz Hokeyi Dünya Ligi - İstanbul

2011: Universiade - Erzurum
2011: Avrupa Gençlik Olimpik Oyunları - Trabzon
2011: CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi Final Four - İstanbul
2011: CEV Kadınlar Avrupa Ligi - İstanbul
2011: WTA Tour Championship - İstanbul
2011: Formula 1 - İstanbul
2011: Dünya Güreş Şampiyonası - İstanbul

2011'dekilerin bazıları düzenlendi, bazıları düzenlenecek. Belki ben de bazı turnuvaları yazmayı unutmuş olabilirim. Ama bir gerçek var ki, bizler için bu turnuvaların ağırlığı futbolun yanına bile yaklaşamayacak. Tüm dünyada böyle deyip de işin içinden sıyrılamayız. Önümüze öyle bir İspanya gerçeği çıkar ki, ne yapacağımızı şaşırırız. Her sporda şampiyon isimler yetiştirme konusunda İspanya müthiş bir sıçrama yapmış durumda. Sadece 2008'de 15 tane organizasyon düzenlemişler. ABD, Rusya, Çin gibi ülkelerin nüfus ve yüz ölçümünü öne sürerek sporcu yetiştirmeleri veya sporda başarılı olmalarını açıklayabiliriz. Ancak İspanya, Almanya, İtalya gibi ülkelerin başarılarını sadece bunlarla açıklayamayız. Aynı "3 tarafı denizlerle çevrili" ülkemizde bir adet denizle ilgili bakanlık olmamasını açıklayamadığımız gibi.

2012'de garanti olarak yapılacak organizasyonları yazarak yazıya son verelim. Belki dikkat çeker, belki plan program yaparken bu sporları da aklımızın bir köşesine yazarız.

2012: Dünya Salon Atletizm Şampiyonası - İstanbul
2012: Dünya Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası - İstanbul
2012: WTA Tour Championship - İstanbul

• Serhat Gürcan Gündüz l 0 Yorum



Haberler ne kadar doğru bilmiyordum bir saat öncesine kadar. Roberto Carlos'un üzerine kayıtlı araç ile Feysel Taşkın isimli motokuryeye çarpan kişinin Bilica olduğu kesinleşti. Hatta az önce avukatı ile birlikte gidip ifade vermiş karakolda.

Allah kimsenin başına vermesin, trafik kazası gerçekten kötü bir şey. Trafikte elinizde olmayan sebeplerden dolayı da kaza yapabilirsiniz. Fakat Bilica'nın yaptığı bundan çok farklı.

Kaza yaptı diye gönderilmemeli Bilica. Her insanın başına gelebilecek bir olay bu ama ardından son sürat kaçması Fenerbahçe formasını giyen bir oyuncunun yapabileceği, bırakın futbolcuyu bir insanın yapabileceği bir şey değil.

Feysel kardeşimiz şikayetçi olmamış Bilica'dan. Neden olduğunu çok iyi biliyorsunuz sizde, burada yazarak kimsenin günahına girmek, kimseyi rencide etmek istemem. Fakat görüntüler ortada. Savcılar zaten amme davası açacaktır Bilica hakkında. Tabi yasalarımızda ki boşluklar yüzünden para cezası ile yırtacak Bilica.

Bilica kaza yaptı diye değil, kaçtığı için cezalandırılmalı. Ne sebepten olursa olsun, bir kaza olmuş. Bilica durup o yaralı genci hastaneye götürse, kimse bir şey diyemezdi elbette.

Bilica tam tersini yaptı ve kaçtı. İşte bu yüzden gönderilmeli Bilica Fenerbahçe'den. Kurtuluş Savaşı sırasında Kuşdili Lokalinde saklanan silahları İngiliz askerler bulmasın diye şehit düşen Refik ve Mustafa beyler ile aynı formayı giydiği için gönderilmeli. Nasıl ki, Kurtuluş Savaşına katılmayı reddeden Otomobil Nuri'yi Hamit Hüsnü bey kulüpten uzaklaştırdıysa, Aziz Yıldırım'da çarptığı adama yardım etmeyen Bilica'yı kovmalı.

Bu ve bunun gibi yüzlerce şerefli insanın giydiği o formayı Bilica terletmeye devam ettiği sürece, onun ayıbını sizde taşıyacaksınız sayın başkanım.

• Serhat Gürcan Gündüz l 23 Ocak 2011 0 Yorum



Beko Basketbol Ligi maçlarını televizyondan ne zaman izlesem, büyük başarılar elde etmiş sporcular adına utanç duyuyorum. Bir yayıncı kuruluş işini ancak bu kadar kötü yapabilir.

Şimdi yayıncı kuruluş bugün Fenerbahçe Ülker - Banvit maçını canlı olarak yayınladı. Bilmiyorum izleyenleriniz var mı? Son çeyreğin 7 dakikası boyunca, skor ve sürenin gösterildiği grafik ortada yoktu! Daha sonra Fenerbahçe TV'nin bayan basketbol maçlarında yaptığı gibi bir kamerayı skor tabelasına sabitlediler ve altta bir kare olarak gösterdiler maç sonuna kadar. Bu kadarına da pes...

Alttan, yandan, üstten, orta sahanın ortasından, tribünlerin içinden reklam çıkaran bir kuruluşun bu konuda neden bu kadar beceriksiz olduğunu anlamıyorum. Gerçi futbol yayınlarında da rezalet bu grafikler. Her neyse...

Şimdi maçın ortalarında Fenerbahçe Ülker hızlı hücumla Banvit potasına gidiyor, hooop alttan Fiesta reklamı çıkıyor (belkide başka bir firmadır). Hadi sonra izle izleyebilirsen.

Tamam abicim, biz sana reklam yapma demiyoruz ki! Aç NBA Tv, ESPN, TNT, NBC gibi spor yayını nasıl yapılır dersi veren kanalları, bak onların aldığı reklamlar nasıl.



Mesela ESPN yukarıdaki örnekte, reklamlarını The Finals - Game 1 yazan yerde dönüşümlü olarak gösteriyordu. Yani izleyicilerinin gözüne sokmadan. Halen buna benzer bir şey kullanıyorlar. Üstelik sizden çok daha verimli bir şekilde reklam alıyorlar. Tabi ki oranın pazarlaması ile buranın ki farklı ama, ne bileyim sizde "Tahsildaroğlu Maçın Asisti" yada "Le Cola Maçın Smaçı" gibi şeyler yapabilirsiniz.

Maçın son çeyreği Jasikevicius ve (sanırım) Şafak arasında çok güzel bir diyalog geçti. Pota altından topu oyuna sokacak Şafak, Sarunas ve hakem bir şeye baya bir güldüler. Bırakın tekrar göstermeyi, bu görüntüyü 2-3 saniye yayınladıktan sonra direk başka bir bölüme geçti yönetmen. Yahu be adam, dur bak ne güzel enstantane yakalamışsın, iki rakip oyuncu ve hakem bir şeye gülüyor, pota altındaki kameramana söyle yakına girsin, bak ne konuşuyorlar. Maçtan sonra muhabirlerin gitsin Sarunas'a, Şafak'a sorsun neye güldünüz falan diye. Yahu lig birincisi ve ikincisinin oyuncuları son çeyrek kahkaha atıyor, bizim yönetmen ilgilenmiyor bile!!!

Yorumcuların buram buram taraflı görüşleri, spikerlerin ofsayt gibi spesifik futbol terimleri kullanmadan neredeyse bir futbol maçı anlatır gibi anlatmaları sayesinde, zaten sesi kısıp izliyoruz maçları. Birde bunları görünce gece NBA maçları izlerken ağzımızın suyu akıyor. Hele League Pass varsa...

Geçtiğimiz sene Atilla Nesipoğlu ile birlikte, internetten bulduğumuz linkler vasıtasıyla resim seçici gibi izlerdik maçları. Ufak karelere bölünmüş 7-8 görüntü ile. Arada bu karelerin bazıları değişir ve başka görüntüler gelirdi. Mesela 76ers - Oklahoma maçı sırasında iki kameranın sadece Durant ve Andre üzerinde olduğuna şahit olmuştum. Yani bizimkilerin Galatasaray - Fenerbahçe maçlarında "20 kamera ile yayın yapıyoruz" diye övündükleri olay, sıradan bir NBA maçında standart olan bir şey. Bizim basketbol yayınlarında ise 4 bilemedin 5 kamera falan kullanılıyor. Zaten saha içi mikrofonu var mı yok mu o bile belli değil iken, bunlar çok abartı gelir adama.

Federasyon da pek çok konuda hatalı. Mesela internet sitesi her ne kadar mükemmel tasarlanmış olsa da, oyuncu profillerine baktığınızda hangi mevkide oynadığı yazmıyor. Sadece internet değil tabi hatalı oldukları konu. Pazarlama adına kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. Takımların hatalarını yazmaya gerek bile yok tabi...

Bütün bunların yanında yayıncı kuruluşun maçları şifresiz vermesi çok güzel bir olay tabi ki. Ama yinede yaptıkları bu güzellik, hatalarını gizlemeye yetmiyor.

Peki ne yapabilir yayıncı kuruluş? Farklı bir kanal açabilir mesela. "Basketmax" bile olabilir adı. O çok önemli olan bir şey değil. Güzel içerikli programlar hazırlayıp, günde 2-3 maçı naklen yayınlayabilir. Hem yeni spikerler ve yönetmenler yetiştirir, hemde ülkenin son bir sene içerisinde gösterdiği yoğun ilgiyi kazanca çevirebilir. Kanal sahibinin cebine 10 bin lira az girsin yahu? Belki artan yayın kalitesi nedeniyle reytingleri yükseldiğinde reklam gelirlerinden daha fazla kazanır. Demek ki neymiş, biraz daha özen, biraz daha ilgi, biraz daha çalışma ile her şey yapılabilirmiş.

• Kemal Mardin l 1 Yorum


Dün Taksim'de gerçekleştirilen taraftar yürüyüşü, bugünkü Radikal'de Hakkı Özdal imzasıyla yayınlanan haberde "Seyirci Kalmadılar" başlığıyla verildi. Başlık güzel ama spottaki "Dünyada olmaz denilen oldu: Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş dahil birçok takımın taraftarı birlikte yürüdü" ibaresi, taraftara karşı oluşan önyargının kırılmasının imkansıza yakın olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Toplumun geniş bir kesiminin böyle bir önyargıya sahip olması anlaşılabilir bir durum ancak bu haberi yazmakla görevli kişinin henüz yakın geçmişte yaşanan iki benzer örneğe gözünü kapaması, haberi daha güçlü kılmak adına bundan önceki girişimlerin yok sayılmasıdır. Etik olmaktan çok uzak ve maalesef art niyetli bir davranış.


Kısaca bu iki örneği hatırlayalım. İlki Sakarya'dan. Trenle yapılan deplasman yolculuğu sırasında, trene atılan taşlar sonucu Aykut Adıyaman dengesini kaybederek trenden düşmüş ve hayatını kaybetmişti. Yaşanan bu olayın ardından 40'ı aşkın tribün grubundan benim de aralarında olduğum yüzlerce taraftar, Sakarya'ya giderek Aykut'un cenazesine katılmış ve tribünde kol kola Sakaryaspor - Bursaspor maçını izlemişti. Tribün olaylarının sona ermesi adına atılan dev bir adımdı.


İkinci örnek ise Karşıyaka'dan. Banvit deplasmanına gidilirken yol kenarında durulduğu esnada, yakındaki bir benzin istasyonunun sahibi, Karşıyakalı taraftarlara pompalı tüfekle ateş açmış ve taraftarlardan Özgür Soylu'yu öldürmüştü. Bu olayın ardından da yine Aykut'un cenazesine benzer bir manzara ortaya çıkmış, Türkiye'nin dört bir yanından binlerce taraftar Karşıyaka'da buluşmuştu.

Fotoğraflar zaten her şeyi anlatıyor. Holigan, fanatik, cahil veya çapulcu denilerek çoğu zaman hor görülen taraftarlar birçok şey olabilirler ama aptal değildirler. Evet, birbirleriyle didişirler ama bok yemesi gereken bir üçüncü işin içine girdiğinde de işte böyle "Tek Yumruk" oluverirler. Yani öyle dünyada olmayacak bir şey değildir bu. Daha önce de oldu. Bundan sonra da her daim olacaktır.

• Mustafa Akkaya l 12 Ekim 2010 1 Yorum


‘Bizden’ olmayanı veya bizim gibi düşünmeyeni istememe, onu dışlama ve sorguya çekme güdüsü hakim maalesef bu topraklarda. Önce Mesut Özil yerlere vuruldu, hem de posası çıkana kadar. Ardından Emir Kusturica Antalya’dan resmen kovuldu. Arkasına iple boş teneke bağlanmışçasına hem de… Şimdi de muhterem basınımız işi gücü bıraktı, damarlarında ‘Türk’ kanı dolaşıp başka ülkelerin milli takımlarını tercih eden futbolcu avına çıktı! En son Ekrem Dağ ile iletişime geçip “gol atarsan sen ne yapacaksın bakalım?” tarzında sorular yöneltmiş Milliyet. Okyanusta sadece küçük bir damla bu üstelik... Nasıl bir gereksiz milliyetçilik anlayışıdır ki “bak ona göre haa!” tadında alttan alttan ağalık taslayıp bu insanları galeyana gelmiş milyonların önüne atıyoruz? Nedendir bu kendimizi sürekli yüceltme, üstün görme içgüdüsü? En vahimi, halen neden diğer ülkeleri “biz ve onlar” şeklinde araya kocaman bir sınır koyarak görüyoruz?

Emir Kusturica Altın Portakal jüri başkanlığından ayrıldı.
Sorulara verecek çok cevap var aslında. Ama bizim bu noktada milletçe asıl sorunumuz; Mesut, Kusturica, Ekrem ve daha nicelerinin asıl icra ettiği işi pas geçip onları politize etmemizden kaynaklanıyor. Kusturica’nın sanat anlayışını kavramak ve ona bir nebze saygı duymak yerine, Bosna katliamı hakkındaki düşünceleri yüzünden onu ülkeden kovmak da bu hastalıklı mantığın ürünü. Halbuki ona malum düşüncelerini savunma ve hatta Bosna ve Türkiye’deki insanların gözünde aklanma fırsatını veremez miydik? Her şeyi ‘çok bilen’ medyamız Kusturica’nın kovulmasına çanak tutmak yerine basın toplantısında ona âkil sorular sorarak yönetmenin düşüncelerini halk gözünde 'iyi veya kötü' netleştiremez miydi? Benim öğrendiğim gazetecilik anlayışı bunu gerektirirdi. Mesut’un müthiş yeteneğini ve daha 22 yaşında bütün Türkiye Milli Takımı’ndan daha yüksek yerleri görmüş kariyerini göz ardı etmemiz de aynı şekilde açıklanabilir. Biz tam da bugün Zaytung’ta “kafamı kaldırsam Real Madrid’te oynarım” diyen futbolcu geyiklerini okurken Mesut bu takımın değişmez oyun kurucusu konumunda halbuki!
Mesut Özil Milli Takım'a golünü atarken
Mesut konusunda merkezde olması gereken olay sportmenliktir. Futbol sonra gelir, politika ise en son… Kusturica meselesinde de elbette politika olmalıydı ancak sanatın önüne geçerek değil. Bizim işimize böylesi geliyor işte… Gürültü patırtıyla beslenen medyamız için bu şekilde daha lezzetli bir yem ortaya çıkıyor. Tabii aşırı milliyetçi olup bu zayıflıktan ötürü anında gaza gelebilmemizi de unutmamak gerek. Zira Aurelio’nun Milli Takıma seçilmesini sindirmeye çalışırken (!) ille de Türkçe konuşması gerektiğini ve İstiklâl Marşı’nı öğrenme zorunluluğunu bile tartıştık zamanında. Bırakalım bu adamlar topunu oynasın, sanatını icra etsin… Dünya üzerinde kimse bizimle bire bir aynı olmak veya düşünmek zorunda değil. Kimsenin aynı duyguları hissetmek gibi bir mecburiyeti de yok. Bir kez olsun dönüp kendimize bakmıyoruz ki bizde kaç tane ‘Kusturica’ var? Mesut’la benzer yeteneğe sahip yüzlerce gençten kaçını geliştirebildik? Biz işin aslına ne kadar önem vermişiz ki onun yetenekli işçilerini hakkıyla yetiştirebilelim? Odak noktası sanat veya futbol olmayınca ne ‘Kusturica’ ne de 'Mesut' çıkaramıyoruz bu topralkardan. Mesut gibi cevherlerimizi de biz değil, doğup büyüdüğü ‘memleketi’ işliyor. Ondan sonra bize de en iyi yaptığımız iş olan çamur atmak kalıyor.

• Tufan Tulpar l 30 Eylül 2010 0 Yorum



Sabadell, İspanya'nın Katalonya bölgesinde Barcelona'nın 20 km kuzeybatısında yer alan bir sanayi şehri. Sanayisi oldukça gelişmiş olan bu şehrin önemli bir de bankası var:"Banco Sabadell"
Buraya kadar oldukça sıradan gibi görünen bir hikaye bu. Ama devreye o nelere kadir olduğu kendinden menkul "kapitalizm" ağacının meyvesi olan reklam olgusu girince hal ve gidişat bir anda değişi veriyor. 

Banka'nın yeni dönem reklamlarında seçtiği isim Barcelona Teknik Direktörü Josep Guardiola olunca; hele bir de basılı reklamlarda da kullanmaya niyetlenince işin ucu  Santiago Barnebau'ya kadar varıyor.
Ve sonuç sırtını Madrid'in mahremine çevirmiş bir tanıdık yüz!

Bundan sonra Madrid'li hele Real Madrid'li olup, Sabadell de hesabı bulunan mevduat sahipleri ne düşünür bilinmez ama şu bir gerçektir ki; kapital her zaman sırtını dayayacak birilerini bulur.

Not:Şu ana kadar reklam panosuna herhangi zarar verilmediği bilinmektedir; ancak bundan sonra "Buraya ilan yapıştırmak yasaktır" yazılacağı tahmin edilmektedir.

• Serhat Gürcan Gündüz l 29 Eylül 2010 1 Yorum



Biz değil, Fenerbahçe kulübü kınıyor Feridun Niğdelioğlu'nu. Gün geçmiyor ki, Fenerbahce.org'da Feridun Niğdelioğlu ve Hürriyet gazetesi kınanmasın. Hemde çok sert bir üslup ile kınıyorlar her gün.

Gazetecilik tuhaf bir meslek. Özellikle spor gazeteciliği çok daha enteresan. Bir haber geliyor önünüze, doğru mu diye teyit ettiriyorsunuz, fakat yalan haber çıkıyor. Yalan haber demeyelim de, yanlış duyum diyelim biz ona. Bunlar ayrı şeyler. Her gazetecinin başına gelebilecek olaylar. Özellikle belirtiyorum, spor medyasında çok daha imkan dahilinde olan şeyler bunlar. Bir duyum alırsınız, mesela "Ronaldinho Fenerbahçe'de" der çok güvendiğiniz biri. Başkana olan yakınlığını bilirsiniz, yönetimde aldığı görevleri bilirsiniz, inanırsınız onun bu sözlerine. Hemen gazeteye yazmak istersiniz. Yönetimden kimseyi arayamazsınız, çünkü aradığınızda "yok kardeşim öyle bir şey" cevabı alırsınız. Onlarında kendilerine göre haklı sebepleri vardır. Bonservis bedeli yükselmesin diye varsa bile söylemezler. Bazı yöneticiler bunları açıklıyor. Neyse siz gazeteye haberi yazmak ve yazmamak arasında kalırsınız. Önünüzde bomba gibi bir haber duruyordur. Düşünün Ronaldinho Fenerbahçe'ye gelecek ve bunu ilk yazan siz olacaksınız. Gelmez ise rezil olacaksınız. Yani ya vezir, ya rezil olacaksınız. Bu yüzden bu tarz duyum alan gazeteciler hep isimsiz olarak yazdırırlar bunu gazeteye.

Feridun Niğdelioğlu bu bakımdan cesur bir gazeteci. Aldığı duyumları hemen yazıyor gazetesine. Haberlerini takip ediyorsanız, "Ronaldinho Fenerbahçe'de" haberini ilk yapan gazeteci olduğunu bilirsiniz. Benim kendisini takip etmeye başlamam bu habere denk gelir. Tabi ki Fenerbahce.org sitesinden de yaptığı haberler takip edilebilir.

Bakın tekrar yazıyorum, burada kınayan ben değilim Feridun Niğdelioğlu'nu. Onu yargılamakta benim haddime değil. Aldığı duyumları yazmasına da karşı değilim. Sonuçta gazetede bir şeyler yazmak zorunda. Fakat benim kendisinin haberlerinde anlamadığım bir şey var. Soyunma odasında, telefonda konuşulanları tek tek yazıyor. Bunu nasıl başarıyor gerçekten merak ediyorum. Soyunma odasında fiziki olarak bulunması mümkün değil. Bir futbolcudan aldığını düşünemiyorum bile. Çünkü geçmişte yaptığı haberler yüzünden kaç oyuncu onunla bu denli narin konuları konuşur ki? Soyunma odasına dinleme cihazı taktığı, hatta bazen yönetim kurulu toplantılarının olduğu yerlerde buna dahil, şimdi aklıma geldi Aziz Yıldırım'ın birileriyle yemek yediği yerler ve kulüpteki odasını dinlediği bir diğer ihtimal. Telefon görüşmeleri ile ilgili yaptığı haber içinde telefonları dinlemesi gerekiyor. Bunlarda mümkün olmadığına göre nasıl oluyor da Feridun Niğdelioğlu bunca diyaloğu tek tek yazıyor?

Konuşanların gelip anlatması en mantıklı tahminim şuanda. Yani Dos Santos ve Christian telefonda Aykut Kocaman hakkında atıp tutuyor, ondan sonra Santos gelip Feridun beye anlatıyor her şeyi. Şu şekilde de olabilir; bu ikili telefonda konuşurken yanlarında bulunan tercümanlardan biriside anlatıyor olabilir. Fakat bunu yapan tercüman 2. haberden sonra kovulmaz mı? Malzemeciler, doktorlar falan diyelim ama onlarda Portekizce bilmiyordur sanırım.

Bu konudaki diğer bir sıkıntı ise Fenerbahçe cephesinde. Tamam biliyoruz, anayasamızda yalan habere karşı bir yaptırım yok. Daha doğrusu bir kanun yok. Birisi sizin hakkınızda yalan haber yaparsa, "iftara attılar bana" diyerek iftira suçu iddiası ile dava açabiliyorsunuz. Diğer bir seçenek ise cevap, düzeltme ve tekzip haklarının kullanılması. Şimdi diyelim ki bu yazının ardından, Feridun bey bana iftira attın diyerek dava açıyor, bu haberlerin kanıtlarını bana ve mahkemeye sunuyor ve ben cezalı oluyorum. Tekzip hakları çerçevesinde buradan "Feridun bey ile ilgili yazmış olduğum yazı tamamen yanlıştır. Feridun bey bana bunu kanıtlamış, haberlerin hepsi doğru çıkmıştır." yazıyorum. Olmadı mı? Birde bana maddi manevi tazminat davası açıyor.

Resmi sitesinden neredeyse her gün Feridun Niğdelioğlu ve Hürriyet gazetesini kınıyor Fenerbahçe. Peki yasal yollara hiç başvurdular mı? Yani bir haberin ertesinde, "bu yalan haber karşısında yasal yollara başvuracağız." diye yazdı mı hiç? Madem Feridun beyin yaptığı haberler yalan, neden biz tekzip yazılarını okumuyoruz gazetede. Feridun bey için yalan haber yapma alışkanlığı olduğunu söylüyorsunuz, neden hiç mahkeme haberleri okumuyoruz?

Bizim kimin haklı, kimin haksız olduğunu ayırt edebilmemiz için 2 haber var son günlerde çıkan. İlki Bilica ve Santos'un Kasımpaşa maçında kulübeye 65. dakikada geldiğini yazmış Feridun Niğdelioğlu. Fenerbahçe diyor ki; "Bu haber kulübümüzde bir kriz ortamı varmış gibi gösterilmek amaçlı yapılmış, oyuncularımız ile teknik direktörümüz arasında bir problem varmış izlenimi yaratılmak istenmiştir". Lig tv'den kasetleri alıp izleyin diyorlar. İkincisi ise, Santos, Bilica ve Christian'ın devre arasında satılması haberi. Olur da bunu yalanlayan yönetim bu oyunculardan birisini satarsa Feridun bey haklı demektir.

Devre arasına kadar okumaya devam edeceğiz artık, bu "kınıyoruz" haberlerini. Gerçi bir taraf haklı çıksa ne olacak ki? Devletimiz yalan haberler ile ilgili bir yasa çıkarmadıkça kim haklı kim haksız anlayamayacağız. Nede olsa, suç hep cezasız kalacak.

• Efe Yılmaz l 17 Ağustos 2010 0 Yorum




Hayalleri deep freeze’e  kaldırıp  hayatın gerçekleriyle yüzleşince insan, o harala gürele içinde bir çok şeyi ıskalıyor. Aslolarak hayatın kendisini tabii ki… Ama neyse iç dökme seansını bir tarafa bırakıp yazı konusuna doğru şandellenelim…

90’ların ikinci yarısında  futbol alanında yerel sınırların dışını keşfetme arzusundaki genç futbol tutkunları için  Trt’de Perşembe günleri yayınlanan Avrupa’dan Futbol programı çölde serap görme etkisi yaratıyordu. Futbolseverler bu program sayesinde ülke futbollarının klişe, arabesk, primitif düzeyinden bambaşka ufuklara yelken açarken onlara gezegenler kadar uzak bu dünyanın kapılarını ülkenin en elit futbol spikerlerinden Okay Karacan açıyordu… Bir süre sonra  Avrupa’dan Futbol programıyla bambaşka bir kanalda boy gösterdi Okay Karacan… Yayın hayatına yeni başlayan Nergis Tv’de… Havalı adıyla Ntv’de… Yeni açılan Ntv kanalı Eurosport/Cnn kırması bir kanal görünümdeydi. Bu Türk işi tuhaf tematik tv yaratıklandırıcılığının yere çakılmasını önleyen ekip ise kanalın spor servisiydi… Aslolarak da bu servisin ve dolayısıyla kanalın ekran yüzleriydi. Kenan Onuk, Okay Karacan ve Murat Kosova…  Bu üçlü aracılığıyla kanal, hafta sonu spor kuşağında  Premier Lig, La liga, Nba, F1, Avrupa ve Dünya basketbol şampiyonaları gibi organizasyonları yayımlayarak hem sporseverlerin gönlünü çalarken hem de kanalı  kuruluş aşaması planlarından  bambaşka bir yerde taşıdılar. En iyimser tahminle tematik yayıncılığa Türk usulü yaklaşım olarak değerlendirilebilecek Ntv projesi bu üç ekran yüzünün ülke sınırlarının çok üzerine çıkan kaliteleri nedeniyle başarıya ulaştı… Hayat akmaya devam etti. Ntv’de büyümeye. Bugün bir çok kişi için Ntv bir referans kanal. Spor servisleri de bağımsızlıklarını ilan edip kendi kanalını kurdu. Kurmaz olaydı… Popülerleşmemiş olaydı yada büyümemiş olay dı mı demeliyim… En iyi temenni sanırım  kanalın sivri zekalıların yönetimine bırakılmamasını dilemek olurdu ama sanırım artık çok geç…

Kanalın daha doğrusu servisin akibetini belirleyen şey Kenan Onuk’un  2005 yılındaki vefatı oldu. Servisin patronajına Onuk ile yıllarca mesai arkadaşlığı yapmış olmasına rağmen bulunduğu pozisyonda kendisinin ne aradığını kendisinin de bildiğini tahmin etmediğim sporla olan ilgisi benim nükleer fizikle ilgim kadar olan biri geçti. Fuat Akdağ… Hafta sonu spor kuşağıyla ülkenin tüm spor medyasından kendini izole edip gerçek sporseverler için saklı bir cennet yaratan bu kanal Akdağ’ın patronajında kalitenin değil bayalığın, ucuzluğun,sakilliğin yolunu tuttu. Ülke spor yayıncılığı tarihinin en rezil programı olan Telegol programının sunucuları ve yorumcularıyla kanalı dolduran Akdağ 2007’de Okay Karacan’ı kanaldan şutlamayı başardı. Günümüze gelindiğinde kanal Avrupa maçlarının yayınını hala radyo spikerliğinden kurtulamamış Ercan Taner’e , eski televoleci/telegolcüler(dileyen Ahmet Çakar’ın şamaroğlanı da diyebilir) Ersin Düzen'e, spor bültenlerini ise bir erkek çocuğunun ses rengine sahip Burcu Hanım’a (İlker Yasin’e selam olsun) emanet etmiş durumda…

Kanalın bu günlere gelmesinde en büyük pay sahibi Murat Kosova’nın sesini duymak için gece 04’ü beklemek gerekiyordu uzun zamandır… Ve o da gitti… Benim uzaktan izleyip sinir olduğum bu tabloya o da içerden biri olarak daha fazla dayanamamış belli ki. Murat Kosova’nın gidişi ile birlikte benim kalbimden ve tv ayarlarından silinip gitti Ntv… Toprağı bol olsun…


Not: Yazıyı Övünç Tüzün isimli bir arkadaş yazdı. Kendisi inatla bloga yazmak istemediğinden ben koydum. Yazının sivri tarafları olabilir, ama bu adam hep yazsın gibi yorumlar yaparsanız egosu okşanır da gelir belki Övünç aramıza.

• Mustafa Akkaya l 13 Ağustos 2010 0 Yorum


Bizim medya çok seviyor böyle abartmaları. Eminim ki the Sun ve onun gibilerini an be an takip eden bir sürü gazete ve internet sitesi var piyasada. Ne de olsa bu topraklarda boş hayaller, gerçek bilgiden çok daha önemli. The Sun, birçoğumuzun bildiği gibi İngiltere'nin tabiri caizse 'kolpa' tabloid gazetelerinden biri. Hatta önde gideni. Genelde bu adamların haberlerine güven olmuyor özetle. Ancak en son ortaya attıkları haber bile bizim medyada hemen yer bulabiliyor. Hem de öncelikli olarak. Habere göre Manchester City, Ibrahimovic'e yıllık 29 milyon € vermeye hazırlanıyormuş. Ki bu arkadaş şu an Barcelona'dan yılda 11 milyon alıyor. Yeteneği ve itibarı ne olursa olsun, bir futbolcuya veya bir çalışana %164 zam yapmak akıl kârı mıdır? Böyle bir habere kaç kişi inanır? Ama eminim haberi okuyan bir sürü insan da "yılda 29 milyon ayda 2,5 eder, günde 80 bin desen vs..." hesabına giriyordur. Amaç da bu değil mi zaten? Okuyucu bunu okumaktan ve hayal kurmaktan zevk alıyor. Habercinin de ekseni illaki o yöne kayıyor. Alan memnun, veren memnun...

• Mustafa Akkaya l 2 Ağustos 2010 0 Yorum


Abartı yapmayı o kadar çok seviyor ki basınımız... Transfer döneminde artık ne yazsak da yaratıcılığımız biraz zorlansa diye düşünüyor sanırım birçoğu. Ağustos gelip de Edirne'den içeri girme potansiyeli olan oyuncular netleşince işin sürprizi azalıyor tabii. Hal böyle olunca ya aynı haberi farklı cümlelerle abartarak yazacaklar, ya da farklı gündemlere yönelecekler.

İkinci duruma bir örnek geldi bugün. Adebayor'un bırakın Beşiktaş'ı, herhangi bir Türk takımına gelme ihtimalini gülümseyerek okuyoruz bir süredir. Milliyet'in haberine göre meğer henüz 16 yaşındayken (2000 yılında) Beşiktaş'a gelmiş ama Daum kendisini beğenmemiş. Togolu, Alman'ın işine yaramazmış... Daha önceden benzer haberler görmüştük. Mesela Gaziantep Kaka'yı herkesten önce keşfetmiş ama sözde 5 milyon Euro'yu verememiş. Aynı şekilde Shevchenko da Trabzon'a denenmeye gelmiş fakat kendini beğendirememiş. Bildiğimiz gibi Appiah da daha kariyerinin başlarındayken Galatasaray tarafından reddedilmişti.

20'li yaşlarına gelmemiş bir futbolcu çok yetenekli olabilir. Youtube'da izlenme rekorları da kırar, Facebook'ta hayran sayfası da açılır. Olur da olur... Ancak yukarıda bahsi geçenlerin hepsi dahil tüm önemli futbolcular, o andan sonra ileri adım(lar) atabildikleri için adlarını duyurdu. Bunu da, o cevheri görmeyi ve daha önemlisi işlemeyi bilen teknik adamlara borçlular çoğunlukla. Bizim medyaya kalsa Adebayor, Wenger olmadan da bugünlere gelirdi zaten. Neden? Çünkü o bir yetenek. Sanki Türkiye'de Wenger gibileri çok var ama Adebayor'lar çok az olduğu için futbolumuz gelişemiyor. Aynı şekilde Anadolu'muz Lobanovski'lerden geçilmiyor (!) ama Shevchenko gibi yetenekler nerede?

Örnekler daha çoğalır. Kim bilir? Belki de şu anda Bucaspor'un deneyip evine geri yolladığı genç bir Afrikalı, gün gelecek ve Milan'ın yeni Weah'ı olacak. Ve bu durum ileride Türk basınının yeni oyuncağı olacak. Ancak yetiştirmekten çok hazıra konmaya odaklı düşünce yapımız devam ettikçe bu gereksiz hayıflanmaları daha uzun uzun duyacağız. Bizim geliştiremediğimiz onlarca 'Mesut Özil', daha uygun koşullarda rahatlıkla filizlenecek. Medyamıza da önce tu kaka etmek, sonra hayıflanmak düşecek.

Özetle, bu topraklarda Adebayor olma potansiyeli taşıyan on binlerce genç olabilir. Ancak hepimiz biliyoruz ki     hiçbirinin kaderi Togolu'nunki gibi olamayacak büyük ihtimalle. Üç Büyükler'de yola başladıysa 23'üne kadar kalacak, sonra kadroya giremediği için Anadolu turuna çıkacak. Eğer Anadolu'da parladıysa da kısa sürede İstanbul'a kapağı atacak ama birkaç yıl içinde orada eriyecek. Baskıya dayanamayacak. Arda gibi kimlik bunalımına giriverecek.

On binlerce Adebayor mu? Ona çok gerek yok da, en azından sadece 1-2 tane Wenger olsaydı farklı olmaz mıydı?

• Kemal Mardin l 30 Temmuz 2010 2 Yorum


Denk geldiniz mi bilmiyorum ama son günlerde NoNtvspor diye, Ntvspor'un taraflı yayın yaptığını iddia eden ve Galatasaraylılar'ın başını çektiği bir protesto kampanyası başladı. Haklılar veya haksızlar tartışmasına girmeyeceğim ama argümanlarının kesinlikle sağlam bir zemine oturmadığını ve buzdağının görünen kısmını hedef aldığını söyleyebilirim.

Tarafsızlık gibi son derece göreceli bir kavram üstünden Ntvspor'u suçlamak ve bunu Rıdvan Dilmen'in ekseni etrafında yapmakla hiçbir şey elde edilmeyecek, edilse de tatmin edici olmayacaktır. Keza aynı kanalın bünyesine, işi gücü Fenerbahçe'ye sallamak olan Sergen Yalçın ile Galatasaray'a laf çakıyormuş süsü vererek Galatasaray haricinde her şeyi - bu her şeye sadece futbol takımları değil, spora dair ne varsa dahil - aşağılayan Hıncal Uluç da dahildir. Bu ikisine diğer, Fenerbahçe'ye toz kondurmayanları da ekleyip çeşitlendirmek mümkün.

İyi de arkadaşım, diğer takımlar hakkında da taraflı konuşanların olması, Fener lehine taraflı olanları mazur gösterir mi diyecekseniz tabii. Evet, göstermez ama bu Ntvspor'un taraflı olduğu anlamına da gelmez. Burada zikredilmesi gereken kelime kalitesizliktir.

Ntvspor'un öncelikle, acil çözmesi gereken bir problemi varsa o da hızla, hem de muazzam bir hızla düşen kalitesidir. Bir zamanlar parmakla gösterilen, adının sözlük anlamı kaliteyle neredeyse eş anlamlı hale gelen Ntvspor'un uzunca bir süredir içi kurumakta. Kadroya yeni eklenen veya eskiye göre ön plana çıkartılan isimler buram buram popülizm kokuyor, program içerikleri giderek sıradanlaşıyor ve baştan savmalık ilk bakışta belli oluyor.

Peki ne oldu da bu kadar kısa sürede, böylesi bir değişim yaşandı. Çoğu bu değişimi Kenan Onuk sonrası sendromla açıklamaya çalışıyor ama kadroda hala en az onun kadar kaliteli isimlerin olduğunu gözden kaçırıyorlar. Bildiğiniz gibi, bir süre önce Ntvspor karasal yayına geçti ve reyting ölçümlerine dahil oldu. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Kısaca işin içine para ve rakamlar girdikten sonra eski misyon ve vizyondan eser kalmadı. Üstüne Doğuş Grubu'nun genel olarak hükümetle yakınlaşması sonucu gelen ticari yükselişi ve bundan doğan daha fazlasını isteme iştahının sonucu olarak reklam kuşaklarını boruculara emanet etmek gibi safi maddi hareketler eklenince sonuç kaçınılmaz oldu ve seviye yerlere indi. AB grubunun göz bebeği Ntvspor'un programları, sıkıntılarla, alıp veren oyuncularla dolarken aralardaki bilgilendirme amaçlı reklamlarla da hepimiz boru sektörü hakkında azımsanmayacak birikime sahip olmaya başladık.

Yani aslında öncelikli hikaye, tarafsızlıktan falan çok fazlası. Bugüne kadar YesNtvspor diyerek sonuna kadar desteklediğimiz, Türkiye'nin tek spor kanalı bu haldeyken, hala benim takımım senin takımın kavgası komik kalıyor. Kaldı ki bu vaziyet, kurum olarak bir takımın tarafını tutmaktan ziyade, kantarın topuzunu ayarlamaktan aciz yorumcuların isimleri ile kitleleri ekran başına toplama potansiyeline sahip oldukları için o programlara çıkartılmalarından kaynaklanıyor. Yani reyting kaygısından. Eğer çakraları açıp tepki gösterilmesi gereken esas konunun farkına varırsak gerisi kendiliğinden gelecektir zaten. Zihniyet değişikliğine yol açamadığımız sürece bu saçmalıklar ancak "standart" sapma olarak kalacaktır.

• Serhat Gürcan Gündüz l 20 Temmuz 2010 1 Yorum


Lig tv'nin yayın politikasını hiçbir zaman beğenmedim. Programları olsun, fiyatlandırmaları olsun, maç görüntüleri olsun, izleyici çekemiyordu. İzleyen insanlar genellikle kendi takımlarının maçlarını izliyordu. O da mecburiyetten. Ayrıca diğer maçların tamamı yerine sadece akşam 17.00 ve 19.00 maçlarını canlı yayınlıyordu. Gerçi Anadolu ekiplerinin maçlarını banttan dahi olsa tam olarak vermiyorlardı. Son yayın ihalesinden sonra fiyatlandırmada olduğu gibi, seçeneklerde de düzenlemeye gittiler. Bana sorarsanız gayet güzel oldu. Bundan sonra bütün maçları canlı olarak yayınlayacaklar. Hatta istediğiniz şekilde, bütçenize en uygun paketi seçerek. Şu şekilde olacak; diyelim ki Karabükspor taraftarısınız. Aylık geliriniz asgari maaş civarında. Bütçeniz ailecek maça gitmeye uygun olmadığından, takımızı televizyon başında izlemek istiyorsunuz. Ayrıca izlemek istediğiniz tek takım Karabükspor. Lig tv'den taraftar paketi 2 alıyorsunuz ve sadece Karabükspor maçlarını bütün ay boyunca 13 TL'ye izliyorsunuz. Fenerbahçe taraftarısınız ve ligin geri kalanını izlemek istemiyorsanız bu fiyat biraz daha yukarı çıkıyor. Ayda 35 TL. Zaten altta bütün paket fiyatlarını bulacaksınız. Peki nasıl oldu bu uygulama? Bana sorarsanız, Anadolu takımları bu şekilde daha fazla taraftar potansiyeline sahip olacaktır. Yani Trabzon'da yaşayan bir Manisa'lı takımını tutmak, desteklemek, izlemek istese bile sadece Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Bursa, Trabzonspor maçlarında izleyebiliyordu canlı olarak. Taraftarı olduğu takımı ise sadece 3 dakikalık özetlerde ve 2 kamera açısıyla izliyordu. Artık takımının her maçını canlı olarak izleyebilecek. Bizim gibi futbolseverler ise 9 maçı canlı izlemenin tadına varacak. Düşünsenize Cumartesi ve Pazar sabahları, akşama kadar Turkcell Süper Lig izleyeceğiz. Yani "Bucaspor gerçekten iyi bir takım mı ?"diye 3 büyüklerin maçlarını izleyerek yorum yapmayacağız. Her neyse, Lig tv beni şaşırttı açıkçası. Onlardan bu tarz paketleri, ücretlendirmeleri beklemiyordum. Yeni sezon için yapılacak programları ise bilmiyoruz henüz. Onlarda kaliteli olursa, Lig tv'ye olan bakış açımız olumlu olarak değişir. Bakalım, önümüzdeki sezon neler getirecek...

Süper Lig Tv Plus : Haftanın tüm maçları (Canlı 9 maç) + Spormax + Ailecek + Erotik (Opsiyonel) 12 ay taahhütlü fiyatı : 60 TL

Süper Lig Tv : Haftanın tüm maçları. 12 ay taahhütlü fiyatı : 44 TL, 24 ay taahhütlü fiyatı :49 TL

Şampiyonlar Paketi : Fb, Gs, Bjk, Ts, Bursa maçlarının hepsi. 12 Aylık taahhütlü fiyatı: 40 TL, 24 aylık taahhütlü fiyatı : 45TL

Taraftar Paketi 1 : Fb, Gs, veya Beşiktaş maçlarından sadece birisi (Bjk diyorsunuz, o sene içinde sadece Bjk maçlarını canlı seyrediyorsunuz) 12 aylık taahhütlü fiyatı : 35 TL 24 aylık taahhütlü fiyatı: 40 TL

Taraftar Paketi 2 : Anadolu takımlarından birisinin maçları (Bursaspor ve Trabzonspor bu pakete dahil) : 12 ay taahhütlü fiyatı : 13 TL, 24 ay taahhütlü fiyatı : 20 TL

90+1 : Sadece Lig Tv programlarının yayınlandığı paket. Yani maç yayını dışında diğer bütün programları izleyebiliyorsunuz. Onunda fiyatı: 3 TL

Tüm sezon maçlarını bulunduğunuz ülke, yer vs. bakımından internet üzerinden izlemek istiyorsanız onun fiyatı ise 100 TL.

Birde şu eski üyelere "nasıl olsa üyemiz, daya gitsin" politikası bu senede devam edecek sanırım. 70 TL ödediğim paket için önümüzdeki sezon 50 TL ödemek istediğimi söylediğimde bakalım ne diyecekler. Bütün bunların yanında fiyatlar gayet makul duruyor. Umarım bu indirimler vs. kanalın kendisine de yansır. Ayrıca her hafta 9 farklı maç anlatılacak olmasından dolayı, Melih Gümüşbıçak'ın basketbol maçlarını da anlatamayacak olması bir diğer sevindirici haber.

• Mustafa Akkaya l 16 Temmuz 2010 0 Yorum

Türkiye’deki futbolcuların ezici çoğunluğu bariz bir şekilde kültürsüz. Birçoğu bırakın üniversiteyi, liseyi bile zoraki bitirmiş halde. Bunların da önemli kısmı, okul sonrası kendini kültürel ve sosyal anlamda geliştirmekten uzak. Hal böyle olunca mikrofon karşısında saçma sapan cümleler akıyor ağızlarından. Hele şimdiki gibi sezon öncesi demeçlerde biraz da ‘gaz’ etkisiyle demeçler iyice zıvanadan çıkıyor.

Eğer kulübünüzün ezeli bir rakibine transfer olduysanız dikkat edin! Zira yeni renklerinize bukalemun misali uyum sağlamanız gerek. O yüzden saçmalama potansiyeliniz de artıyor. Hele “ben zaten çocukken XX taraftarıydım” demeyeni dövüyorlar! Bunun en son örneği Caner Erkin’den geldi. Önce bu klişeyi aynen uygulayan Caner, ardından açık ara şampiyon olacaklarını belirtti. Ve yeni kulübünün her anlamda Türkiye’nin en büyüğü olduğunu da vurguladı. Ülkede fikir özgürlüğü var, tamam. Ama bir sezon boyunca anlayamadığı (!) bu olguyu İstanbul’un karşı yakasına geçince nasıl birkaç haftada kavradı acaba Caner?

Takım arkadaşından etkilenmiş olacak ki, bu sefer Özer Hurmacı döktü içindekileri. Dünya üzerinde mevkisinin en iyisi olduğunu, Iniesta’nın kendisinden sonra geldiğini söyledi mikrofonlara. Hep beraber güldük… Tabii bu noktada İbrahim Üzülmez’in geçen sezonki açıklamalarını da unutmamak gerek. Maldini’den eksiği olmadığını, hatta tam tersi, fazlasının bulunduğunu ima etmişti “Deli İbo”. İşte onun rolünü bu sezon Özer üstlendi. Şimdilik…

Neyse ki şu an için Galatasaray cephesinden abartılı yorumlar çıkmıyor. Beklenen transferlerin henüz olmaması, yönetim içindeki çalkantılar, Rijkaard – Adnan Sezgin uyumsuzluğu gibi etkenler bunu engelliyor belki de. Onlar sessiz kalsa da mikrofon görünce dayanamayan nice Bülent Uygun’lar, Ümit Özat’lar, Emre Belözoğlu’lar var bu ülkede. Her anlamda ‘renkli’ bir sezon bizleri bekliyor kısaca.

• Kemal Mardin l 12 Temmuz 2010 1 Yorum


Evet dostlar, bir Dünya Kupası'nın daha sonuna geldik. Kazananlar, kaybedenler, inenler, çıkanlar, artık hepsi belli ama bu kupanın iki de gizli kazananı oldu: Rıdvan Dilmen ve Sergen Yalçın.

Kupa sayesinde bu ikilinin bilgi dağarcığı epey genişledi. Tahminimce kupa başlamadan önce, Afrika'ya giden bütün oyuncuları sıradan sorsak, ikisi toplamda en fazla yüzde yirmisini bilirlerdi. Bilmek dediğim de ismen, yani kulak aşinalığı falan durumları.

Sağolsunlar, bu eksikliklerini gözümüze sokmaktan hiç çekinmediler. Bu husustaki dürüst davranışlarından ötürü kendilerini kutlamayı borç bilirim. Bilmedikleri yerde bilmiyoruz dediler ama biz nedense bu isimlerle derbi merbi, annemizin ligi iyi hoş da, bu da Dünya Kupası be diyemedik bir türlü. Böyle olunca NTV de bize hak ettiğimizi sundu tabii.

Neyse, dediğim gibi en azından iki insanın kişisel gelişimine katkı oldu. Yüzde yirmiyi, elliye falan çekmişlerdir sanırım. Şimdi bu sene anlatacakları, örneklendirebilecekleri, ligimizden beğenmedikleri yabancı oyuncuları eleştirirken, ya Dünya Kupası'nda şöyle fırtına bir sol açık vardı, keşke yerine onu alaydılar diyebilecekleri bol bol isim öğrendiler.

Yarasın...

• Kemal Mardin l 8 Temmuz 2010 1 Yorum


Dün Salsa Basket hakkında yazdığım yazıda, bazı yanlış anlaşılmalardan ve hatalı bilgilendirmelerden ötürü ağır ve gerçeği yansıtmayan ifadeler kullanmışım. En azından niyetin iyi olduğunu ancak haberi yapma tarzının benim iddia ettiğimle paralel olduğunu öğrendim. Sitenin işleyişi hakkındaki genel düşüncelerim ve iddialarım devam etse de menajerlerle ilgili Furkan'ın transferi özelinde yazdıklarımın geçerliliği yoktur. Kamuoyuna duyurulur...

• Kemal Mardin l 7 Temmuz 2010 5 Yorum


Transfer sezonunun hareketlenmesiyle daha önce masasının önüne koyulan Cemal Nalga haberiyle İnternette Yılın Spor Gazeteciliği ödülünü kazanan meşhur blogumuzun işleri yine açıldı. İliştirilmiş gazetecilik kavramına epey aşinayız ama iliştirilmiş blogçuluğun örneklerine bu salsa soslu olduğunu iddia eden haddinden fazla menajer sosuna bulaşmış blog sayesinde şahit oluyoruz.

Sebebi çemkirmemi hemen açıklayayım. Birkaç gündür Karşıyaka'nın genç basketbolcusu Furkan Aldemir hakkında çıkan haberlere denk gelmişsinizdir ama süreci takip edemeyenler için adım adım gidelim. Öncelikle Galatasaray, Furkan'ı transfer etmek için Karşıyaka ana yönetimiyle görüşmelere başlıyor ve basketbol şubenin itirazlarına rağmen büyük ölçüde anlaşmaya varılıyor. Anlaşma Furkan'ın karşılığında para artı futbolcu şeklinde. Yalnız bu noktada şöyle bir durum ortaya çıkıyor. Furkan gibi bir oyuncunun Efes veya Fener dururken hem de böyle kofti bir anlaşmayla Galatasaray'a transfer olması. Ne yapılıyor? Tabii ki anlaşma hemen salsa üzerinden bütün detaylarıyla sızdırılıyor. Doğal olarak piyasa kızışıyor ve Fenerbahçe devreye giriyor. Bunun üzerine Fenerbahçe'nin de teklifi yine salsa üzerinden sızdırılıp piyasanın iyice kızışması hedefleniyor. Ancak bir şeyi hesap etmeyi unutuyorlar. Piyasayla beraber Karşıyaka camiası da kızışıyor ve üst üste açıklamalar gelmeye başlıyor. Camia içinde giderek büyüyen tepki baş edilemez hale geliyor ve transfer suya düşüyor. Yani Midyat'a pirince gidilirken eldeki bulgurdan olunuyor.

Aslında bu transfere başından beri anlam veremiyordum. Çünkü olayın şöyle bir arka planı var. Daha geçtiğimiz sezon Karşıyaka yönetimi Furkan'ı nasıl elimizde tutacağız diye kara kara düşünürken babası Furkan'ı kolundan tuttuğu gibi kulübe getirip, "Bu çocuk burada iyice pişecek, İstanbul'a öyle gidecek. Oraya gidip de bençi ıslatmasını istemiyorum. Şimdi kazanacağı para umurumda değil. İleride zaten kazanır" diyerek kulübe dört yıllık anlaşma yapmak istediklerini söyledi. Yani aslında Furkan'ın kafasında gitmek gibi bir düşünce yok. Hele ki Karşıyaka'nın yıllar sonra Avrupa'da mücadele edeceği bu yılda. Olay tamamen Furkan'ın menajeri Ati Koç'un kışkırtmasından ibaret. Ne var ki bu sefer baltayı taşa vurdu. Menajerlerin yayın organı salsa sayesinde kazanacağı parayı arttırmaya çalıştı ama koparmaya çalıştığı, Türkiye'de basketbola en gönülden sahip çıkan camianın en sıkı tutunduğu dal olunca gücü yetmedi. İbret olsun.