Jean-Marc Bosman, Avrupa Adalet Divanı’nda açtığı mahkemeyi kazandığında, Avrupa futbolunun kaderini değiştirmişti. Futbolcuların Bosman kuralı adı altında serbest dolaşım hakkı kazanmasıyla, güç dengeleri alabildiğine değişti. Peki, Bosman kuralıyla gelen, sözleşmesi biten futbolcuyu serbest bırakan uygulama, spor sahnesinde ilk ne zaman görülmüştü?
Bu sorunun cevabı için 1969 senesine gitmemiz ve bizim buralarda pek rağbet görmeyen bir sporun, beyzbolun tarihine bakmamız gerekiyor. Stadyumda izlemesi en zevksiz spor olduğu iddia edilen beyzbolun Bosman’ını aradığımızda, karşımıza Curt Flood ismi çıkıyor.
Tam adıyla Curtis Charles Flood, kariyerinin neredeyse tamamında St. Louis Cardinals forması giyen bir dış saha oyuncusuydu. Dış saha oyuncusunu, vurucunun çok uzağa yolladığı topları havada yakalamak için yırtınan ve home-run’larda çaresiz gözlerle bakan oyuncu olarak tasvir edebiliriz.
Curt Flood, bu mevkide oynayan oyunculara verilen Altın Eldiven ödülünü, kariyerinin son 7 yılında aralıksız olarak kazanan başarılı bir beyzbolcu, ancak şöhretinin asıl sebebi, 1969 senesinde açtığı ve 1972’de Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi’ne taşınan bir davadan kaynaklanıyor.
7 Ekim 1969’da Cardinals, Curt Flood’u Philadelphia Phillies’e gönderir, ancak Flood, oldukça zayıf bir takım olan ve ırkçı taraftarlara sahip olduğunu iddia ettiği Phillies için oynamak istemediğini açıklar. Ayrıca, takas olduğu haberini, genel menajerden değil de orta seviye bir yöneticiden alması da onu oldukça öfkelendirmiştir.
Flood, ligin başkanı Bowie Kuhn’a serbest kalma isteğini belirttiği mektupta şu ifadelere yer verir:
“Ligde geçirdiğim 12 yılın ardından, kendimi, ne istediğine saygı gösterilmeden alınıp satılacak bir mülk olarak görmüyorum. Bu sonucu ortaya çıkartan sistemin temel haklarımı ihlal ettiğine ve Birleşik Devletler yasalarıyla çeliştiğine inanıyorum.
1970 sezonunda beyzbol oynamak istiyorum ve bunu yapabilecek durumdayım. Philadelphia’daki kulüpten bir kontrat teklifi aldım ama karar vermeden önce diğer kulüplerle de görüşme yapma hakkım olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple, ligdeki bütün kulüplere, bu konu hakkındaki hislerimi ve 1970 sezonu için anlaşma yapmaya uygun durumda olduğumu bildirmenizi talep ediyorum.”Bowie Kuhn’un Flood’un talebini reddetmesi üzerine, oyuncular birliğinin de desteğini arkasına alan Flood, davasını Yüksek Mahkeme’ye taşır. Ne var ki Yüksek Mahkeme’den de istenen sonuç çıkmaz ve Phillies’in ümidi kestiği Flood, Washington Senators’a takas olur. 1971 sezonunda, Senators ile son derece başarısız bir sezon geçirir ve emekliye ayrılır.
Flood, davasında başarısız olur ama ateş bir kere yakılmıştır artık. Kulüplerin, süresi dolan kontratları diledikleri gibi uzatabilmelerine olanak sağlayan kuralın değişmesi, oyuncular birliğinin öncelikli amacı haline gelir ve 1975’de, 1 yılını kontratsız olarak geçiren oyuncuların, 1976’da ise ligde 6. yılını dolduran oyuncuların serbest kalma hakkına sahip olacaklarına karar verilir.
Bu iki kararın açtığı kapı, bir daha kapanmayacak şekilde giderek açılır ve basketboldan futbola kadar diğer birçok spor dalını da etkileyerek bugün sahip olduğumuz serbest oyuncu düzenlemelerinin temeli atılır. 60’larda ABD’de yaşanan ırk ayrımcılığına başkaldırı hareketinden de etkilenen siyahi bir beyzbolcu, sporcuları meta olmaktan çıkaran özgürlük hareketinin babası olmuştur.
Nasıl, güzel fikir değil mi? Tabii ki evet ama karlı değil. Reklam değeri, yok denecek kadar az. Yani gerçekleşmesi mümkün değil. Peki mümkün olanlar neler? Barcelona ve Manchester ile başlayıp Euroleague'e uzanan ve son olarak Kobe Bryant'ın marka elçiliği ile taşlandırılan sponsorluklar.
Bir şirketin parayı nasıl harcayacağına karışmak haddimiz değil ancak, artık iş sevimsizleşmeye başladı. İlk başlarda imza attırılan kulüplerin isimleri karşısında gözlerimiz kamaştı, bol bol alkışladık ama biraz düşününce iyi de bunların bize faydası ne ki biz bu kadar seviniyoruz demeden edemiyor insan.
Şüphesiz, bu anlaşmalar THY'nin marka değerini arttırıyor ama bu şekilde Türk sporuna hizmet edildiği, yanılsamadan başka bir şey değildir. Kobe Bryant'la kaç paraya anlaşıldı bilmiyorum ama THY bu yıl tanıtıma 73 milyon dolar ayırmış. Bunun önemli bir bölümünü de futbol ve basketbol sponsorlukları oluşturuyor.
Maalesef bu büyük pastanın basketbol milli takımımıza ayrılan küçük dilimi dışında bize en ufak bir hayrı bulunmuyor. Halbuki çok daha ufak bir dilimle onlarca spor okulu açıp binlerce çocuğu basketbola kazandırmak mümkün. Mesela Garanti Bankası'nın desteğiyle sürdürülen 12 Dev Adam Basketbol Okulları, bu konuda feyz alınması gereken bir numaralı örnek. THY de bu şekilde bir yatırım yapmak zorunda mı? Değil ama bu veya benzeri bir proje gerçekleştirmeden, ben Türk sporu için büyük işler yapıyorum demek de hakkı değil.
Türk Telekom'un blog yazarlarına yaptığı güzelliği, diğer bloglardan okuyanlarınız olmuştur. Bilmeyenleriniz için özetlemek gerekirse, Türk Telekom, geçtiğimiz cuma günü, blog yazarlarını, yapımı tamamlanmak üzere olan Türk Telekom Arena'yı gezmeye götürdü.
Biz de blog olarak davet almamıza rağmen, maalesef kendi içimizdeki bir iletişim problemi sebebiyle icabet edemedik.
Duyduğum kadarıyla son derece güzel bir gezi olmuş. Ayrıca stad da tam not almış. Her ne kadar Galatasaraylı olmasam da tesis meselesine kafayı takmış biri olarak gönül katılmak isterdi.
Bu yüzden, katılamamış olsam da kendi hesabıma, bizi davet eden ve diğer blog yazarlarına da bu fırsatı sunan Türk Telekom'a teşekkür etmek isterim. Spora ve yeni medyaya desteklerinin artarak devam etmesi dileğiyle...
Fotoğraf: Artemio Franchi
Takımdaşlarla yemekte yapılan kritikler, olasılıklar, tahminler. Stad çevresi aksiyonları, bağıra çağıra yüksek kalp atışlarıyla stadyuma giriş.
Defans Blokları ve Fay Hatları

Robinho ve Adebayor için Beşiktaş'ın görüşmeler yaptığı son günlerin en büyük bombası. İki oyuncu içinde "transfer pazarlıkları sürüyor" diye yazılıyor gazetelerde. Bir kesim Adebayor diyor, diğer kesim Robinho diyor. Bir diğer kesim ise (ne kadar imkansız gözükse de) hem Adebayor, hemde Robinho aynı anda gelecek diyor. Kim istemez ki gelmelerini? Yabancı kalitesi olarak lig tarihinin en iyi sezonu yaşanırken, Adebayor yada Robinho'nun hatta ikisininde geldiğini düşünün... Hemde Guti ve Quaresma'nın yanına. Bundan büyük bir zevk olamaz sanırım futbol severler için. Fakat birde madalyonun öbür yüzü var.
Uefa yeni bir uygulama başlattı. 3 yıl boyunca zarar eden kulüpler Avrupa Kupalarına katılamayacak bundan böyle. İlk kurban İspanya La Liga ekiplerinden Mallorca oldu. Bizim kulüplerimizi de aynı tehlike bekliyor. En az borcu olan Fenerbahçe için henüz büyük bir tehlike yok. Galatasaray başkanı Adnan Polat "borç yüzünden yıldız transferi yapamayacağız, satılan oyuncular ile borçlarımızı kapatacağız" demişti. Peki ya Beşiktaş? Beşiktaş'ta durumlar biraz farklı. Son mali kurulda açıklanan rakam 285 milyon 233 bin Türk Lirası. Alacaklar düşüldüğünde 222 milyon 869 bin Türk Lirası (Beşiktaş A.Ş'nin borçları eklendiğinde 350 milyon Türk Lirası gibi bir rakama yaklaşıyor). Bunun 70 milyon TL'si başkan Yıldırım Demirören'e olan borç. Yönetim Kurulu üyesi Serdar Adalı'ya olan borç ise 10 milyon TL'ye yakın.
Geçen sezon ödenen yüksek bonservis harcamalarının borcun bu kadar büyümesinde önemli bir etkisi var tabi ki. Bu sezon bonservise geçen sezon ki kadar para vermeseler de Beşiktaş'ın harcamaları çok fazla. Üç büyükler arasında en fazla borcu olan 2. kulüp Beşiktaş. Gelir olarak da 3. sırada. Yani Beşiktaş'ın gelirleri, borçlarını kapatmıyor. Geçtiğimiz sezon Tabata ve İsmail'e toplamda 16 milyon bonservis ücreti ödenmesinin sebebi de buydu. "Ne alaka?" derseniz cevabı bu; "özkaynak değerlerini yükselterek iflastan kurtuldu Beşiktaş". Bunun içinde başkan Yıldırım Demirören'in iş ortağı İbrahim Kızıl kullanıldı. Kulüp değeri yükselince de Beşiktaş iflastan kurtuldu. Aynı yöntemin Delgado, Zapo ve Sivok transferlerinde de kullanıldığı söylentiler arasında. Ayrıca bunları ben değil Hüsnü Güreli ve İbrahim Altınsay söylüyor. (30.01.2010 kongresi esnasında İbrahim Altınsay'ın konuşmalarından alınmıştır. Ayrıca Hüsnü Güreli Kadir Has Üniversitesinde ki bir konferansta anlatmıştır bunları.)
Peki giderler? Geçen sezon Şampiyonlar Ligi gelirinin büyük bir bölümünü Del Bosque'ye kaptırdı Beşiktaş. Ardından bir söylenti çıktı "Beşiktaş Fulya'dan 4 yıl boyunca gelecek parayı zaten kullandı" şeklinde (İbrahim Altınsay'ın aynı konuşmasında geçiyor bu). Bu gelirini de kullanamadı sayalım Beşiktaş'ın. Gelirinin büyük bir bölümü de 37 milyon Euro'luk bonservis ücretlerine gidiyor. Hatırladığım kadarıyla yüksek bir bonservis ücreti ile oyuncu satmadı Beşiktaş. Hatta Tello'yu bedelsiz olarak Eskişehir'e gönderdiler. Peki bu gelir gider tablosu ile nasıl bu çark dönüyor? Bakın bu sezon Beşiktaş'ın oyunculara ve Schuster'e ödeyeceği para şu şekilde;
Schuster: 2.6 milyon Euro
Guti: 2.7 milyon Euro
Quaresma: 3.750 milyon Euro
Ferrari: 2.5 milyon Euro
Nobre: 2.250 milyon Euro
Ernst: 1.8 milyon Euro
Delgado: 2.1 milyon Euro
Fink: 1.2 milyon Euro
Bobo: 1.2 milyon Euro
Holosko: 1.8 milyon Euro
Sivok: 800 bin Euro
Zapo: 750 bin Euro
Nihat: 3 milyon Euro
Rüştü: 1.5 milyon Euro
İbrahim Toraman: 3 milyon TL (30 Mart 2010 tarihli gazete haberleri)
Yusuf: 700 bin TL
İbrahim Üzülmez: 700 bin TL
İsmail: 500 bin TL
Hakan: 450 bin TL
Uğur: 400 bin TL
Cenk: 600 bin TL
Ekrem: 350 bin TL
Rıdvan: 300 bin TL
Erhan: 300 bin TL
Necip: 300 bin TL
Toplamda 28 milyon Euro'ya denk geliyor. Geçen sezon gelen para giden parayı karşıladı diyelim. Beşiktaş bu yıl Quaresma'nın bonservis ücreti de üzerine eklendiğinde minimum 35 milyon Euro harcayacak. Peki bütün bunların Adebayor ve Robinho ile ne alakası var?
Adebayor Manchester City kulübünden vergileri çıkarıldığında yıllık 6.5 milyon Euro kazanıyor. Diyelim ki Serdar Adalı, Quaresma ve Guti'de olduğu gibi 2 milyon Euro indirim kopardı Adebayor'dan. Transfer gerçekleşirse 4,5 milyon Euro civarı bir para alır Adebayor. Robinho ise vergileri çıktığında 5 milyon Euro kazanıyor. Peki burada Serdar Adalı devreye girebilir mi? İşte bu çok zor. Real Madrid'den sadece para için ayrılan Robinho'da, yıllık ücretinde indirime gitmek gerçekten zor. Uzun lafın kısası, Beşiktaş bu iki oyuncudan birini alırsa yıllık 5 milyon Euro'ya yakın bir para ödemek zorunda. Tabi birde bonservis ücretleri var. Robinho ve Adebayor'un bonservisleri ise en az 20 milyon Euro. Yıllık ücretlerine karşılık kiralandı oyuncu diyelim. Yıllık harcaması Beşiktaş'ın 40 milyon Euro'ya çıkacak. Tabi ki bu sadece Quaresma'nın bonservisi ve Adebayor veya Robinho'dan biri kiralık olarak gelirse oluşacak tablo. Diğer giderler (sağlık ekibi, ulaşım, kamp vs.) bu hesaba eklenmiş değil.
İbrahim Altınsay'ın söylediği gibi, gelecekte Beşiktaş'ın reklam ve Fulya'nın kira gelirleri kırdırılmışsa büyük bir tehlike bekliyor Beşiktaş'ı. Şampiyonlar Ligi'ne katılamayacak olan Beşiktaş, buradan gelecek parayı da kaybetti. Avrupa Ligi maçlarından en fazla yarısını kazanabilirler. Yani Beşiktaş'ın gelirleri çok az, harcadığı para çok fazla. 3 sene boyunca bu harcamalar ile giderler ise Uefa kriterlerine göre zarara uğradıkları için Avrupa Kupalarına katılamama ihtimali var Beşiktaş'ın.
İşte burada Robinho veya Adebayor'un transferi Beşiktaş için zarar oluyor. Biz futbol severler ise Adebayor, Guti, Quaresma gibi oyuncuları Beşiktaş'ta izlemek istiyorsak, Beşiktaş taraftarları "bizim Robinho'muz var!" demek istiyorsa bazı şeylere alışmak zorundayız. Ya Beşiktaş'ı Avrupa Kupalarında izlemeyeceğiz, yada Medical Park Antalyaspor gibi "Yıldırım Demirören Beşiktaş Jimnastik Kulübü" adı altında izleyeceğiz. "O nereden çıktı şimdi?" demeyin. Bu borçlanma ve zarar devam ederse, Beşiktaş Avrupa Kupalarına katılmak için Yıldırım Demirören'e borçlarını hibe etmesi karşılığında isim hakkını uzunca bir süre kiralamak zorunda kalır. Paf takımının adı da "Serdar Adalı Beşiktaş A takımı" olur, problem çözülür. Tabi birde alternatif bir yol var. Beşiktaş taraftarları lisanslı ürün haricinde hiçbir şekilde ürün almayacak. Artacak bilet fiyatlarına rağmen sonuna kadar mabetlerini dolduracak. Yeni gelen transferlerin formalarını almış olsalar bile eşine, dostuna, çocuğuna, annesine, babasına tekrar alacak. Seçim sizin...
Bu arada gelen yorumlara da cevap vermek zorunda hissettim kendimi. Fenerbahçe'nin Yıllık Olağan Mali Genel Kurul toplantısından hemen bir gün sonra (30 Mayıs 2010) Star gazetesinin ve Milliyet Gazetesinin kulüplerin borçlarına istinaden yaptığı haberlerinden alınmıştır rakamlar. Ayrıca Beşiktaş'ın Mali Kongresini tekrar okursanız rakamların gerçek olduğunu anlayacaksınız. Anlatmak istenen transfer yapılması değil zaten. Yıllık giden masraf ile gelirin birbirini tutmaması. Bu bağlamda tekrar okursanız sevinirim.
Beşiktaş'ın batmayacağını mantıklı düşünen herkes bilebilir. Sanırım kendimi net olarak anlatamamışım. Arkadaşlar, Uefa kriterlerine göre zararda olan kulüpler Avrupa Kupalarında oynayamayacak. Bu yazıda dikkat çekilmek istenen ilk unsur budur. Diğer dikkat çekmek istediğim nokta ise Beşiktaş'ın şahıslara olan borcu. Diğer ekiplerin finansal durumu inanın beni pek ilgilendirmiyor. Beşiktaş yavaş yavaş Yıldırım Demirören'in oluyor. Sorarım size bugün Robinho 20 milyon Euro'ya transfer edilse bu parayı ilk verecek isim kim? Bu kadar para da hibe edilemeyeceğine göre? Sizin kadar çok istedim Robinho'nun yada bir başka oyuncunun gelmesini. Sadece dikkat çekmek istediğim konu farklıydı. Beşiktaş'taki büyük borçlanmanın Avrupa Kupalarında oynayamamasına sebep olabilir. Sorarım size kaç büyük kulübün şahıslara bu kadar borcu var? Taraftar kimliğinizde sıyrılıp dışarıdan bakmayı başarabilirseniz, kulübün geleceğinin Yıldırım Demirören'e olan borca göre şekillenmek durumunda kalacağını göreceksiniz. Teşekkürler.
Son olarak eklemek zorundayım, kusura bakmayın. Sayın Yasin Arıcı, Fenerbahçe'nin Aziz Yıldırım'a 150 milyon Euro borçlu olduğunu yazmışsınız. Bunun kaynağını gösterip, bizi de bilgilendirirseniz bir sonraki yazımı da bunun üzerine yazarım.

18 Temmuz Pazar günü Galatasaray resmi sitesini açan insanlar ''Profesyonel futbolcularımızdan Leonardo Neoren Franco ve Marcelo Adrian Carrusca’nın sözleşmeleri, oyuncularla yapılan karşılıklı anlaşma sonucu feshedilmiştir.'' haberiyle karşılaşmıştı.
Leo Franco pek süpriz olmasada Carrusca'nın sözleşmesinin son senesini fesh etmeyi kabul etmesi biraz garip gelmişti. Bugün mesai saatlerinin başlamasıyla beraber SPK'nın Kamuyu Aydınlatma Platformu (http://www.kap.gov.tr) internet sitesine düşen haber işleri biraz daha karıştırdı. Galatasaray'ın açıkladığı gibi Carrusca ile sözleşme karşılıklı fesh edilmemişti. SPK'ya yapılan açıklama ''Profesyonel futbolcumuz Marcelo Adrian Carrusca Arjantin Kulübü Club Atletico Banfield'e bu sezon sonuna kadar kiralanmıştır.'' şeklinde olurken Türkiye Futbol Federasyonu'nun sitesinde de Galatasaray'ın Carrusca ile olan sözleşmesinin 31 Mayıs 2011 tarihine kadar devam ettiği görülüyor.
Böyle kutlamaları organize etmek oldukça zordur aslında. Belirsizlik üstüne plan yapıyorsunuz sonuçta. Ya şampiyon olursak ihtimaliyle. Buna rağmen muhteşem bir organizasyon vardı dün gece ama daha da muhteşem olanı sunumdu tabii ki.
Eğlenceli İspanyol ezgileriyle süslenen kusursuz ve görkemli çekimleri izlerken ekranın başında mıhlandım kaldım. Tüylerim diken diken olmuş halde, deliler gibi orada olabilmeyi, o an olmasa bile en yakın zamanda Madrid'e gidip kutlama otobüsünün geçtiği caddelerden geçmeyi, dün geceki manzaraları gözümde canlandırabilmeyi istedim.
Bir şampiyonluk ancak bu kadar güzel pazarlanabilirdi. Bir taşla iki kuş deyimine ancak bu kadar uygun bir örnek olabilirdi. Hem Dünya Kupası'nı kazanıyorsun, hem de bunu doğru düzgün kutlama becerisine ve görgüsüne sahip olduğun için ülkene milyonlarca turist çekme şansı yakalıyorsun.
İster istemez biz ne yapardık diye de düşündüm tabii. Bugün çıkan gazetelerdeki muhtemel manşetleri hayal ettim ve maalesef aklıma ilk gelen şu oldu: "Taksim'de Çirkin Kutlama"
"Biz, futbolcu almaktansa yetiştirmeyi tercih ediyoruz. İşte Real Madrid'in yapmadığı bu."
Ekonominin en basit kuralıdır, anlamak için ekonomi bilmek de gerekmez esasında: Kazandığından fazlasını harcayarak ömrünü sürdüremezsin. Bir önceki yıl transfere €50 milyon harcayan Barcelona, bu rakamı iki katına çıkartınca ve gelir / gider dengesi de -%8 olunca mali sorunlar baş göstermeye başladı. Hafta ortasında kulübün sitesinden açıklama yapan Başkan Rosell, iflasın söz konusu olmadığını söylüyor. Ancak açıklamasını irdeleyince pek de 170.000 üyeyi rahatlatacak şeyler çıkmıyor ortaya.
2006'da MediaPro ile imzalanan 7 yıllık sponsorluk anlaşmasının altında €1 milyar yazıyordu. Lakin geçen ay, şirketin batma tehlikesi geçirdiği ve ödemelerin bir süre erteleneceği açıklanınca çanlar çalmaya başladı. Yine 2006'da ve yine 7 yıllığına, €1.1 milyar karşılığında yayın haklarını MediaPro'ya devreden Real Madrid'in bu krizden etkilenmemesi, üyelerin ayaklanmasına sebep oldu. Sıkıntı şu ki; kulüp, sitesinden MediaPro'nun ödemelerini yapacağını duyursa da bunu kredi almak istediği bankalara teminat olarak gösteremiyor. Zira ortada yazılı bir taahhüt yok! Takımın adı Barcelona olsa dahi, rakamların büyüklüğünü düşününce nakit akışı ister istemez duruyor. Guardiola'nın takımda kalmasını istediği, geçen yıl Shaktar'dan transfer edilen Chyhrynskiy ile birlikte Yaya Toure'nin satışından €43 milyon kazanarak başladılar nakit sıkıntısını gidermeye. Büyük kısmını oyuncu maaşlarının oluşturduğu sıcak para ihtiyacını ortadan kaldırmak için €135 milyon'a daha ihtiyaç var. Fabregas için Afrika'ya giden Rosell, "Her yıl, minimum €50 milyon transfer bütçemiz var. Buna bir de satışlardan elde ettiğimiz gelirleri eklersek, aramıza yeni isimlerin katılacağını söyleyebilirim." demişti. Barcelona Fabregas'ı böylesine isterken ve Fabregas da gitmeye hazırken Arsenal'in eli iyice güçleniyor. Bu ise €60 milyon gibi bir rakamın konuşulmasını sağlıyor ki Barcelona'nın teklifinin neredeyse iki katı.
Laporta'nın sözü şu Barca için geçerli değil. Hayal mi? Elbette hayır. Bir kaç yıl sonra tamamen altyapı üretimi 11'le sahaya çıkabilir Barcelona. Lakin Real Madrid hali hazırda Adan, Arbeloa, Casillas, Granero, Guti ve Raul gibi altyapısından çıkarttığı oyuncuları kadrosunda barındırırken ve Barcelona da forvet hattını €135 milyon'a kurmuşken bu lafları etmek komik kaçıyor.
Bir Real Madrid taraftarının serzenişiyle bitirelim: "Dmytro Chyhrynskiy gibi bir adama hem de €25 milyon verip transfer ettiklerinde medya; top class, yıldız adayı, dünya starı demişti. Aynı transferi Perez yapmış olsa ayıplanır, parasını ona buna saçmakla suçlanırdı..."
Spor İletişim dergisinin yazarlarından Onur Saygın, derginin Haziran sayısı için futbol ekonomisti Mete İkiz ile bir röportaj yapmıştı. Dergiyi ve bu röportajın orjinalini bu linkte bulabilirsiniz.
Galatasaraya ilk olarak halka açılmayı planlayan futbol kulübü olarak planlaması nasıldı?
1999 yılında Galatasaray ilk şirketini kurdu.Bunun amacı özellikle Galatasaray’ın markalaşma stratejisini yönetmek ve GS store gelirleri, reklam ve sponsorluk gelirleri gibi pek çok farklı gelir kalemini bünyesinde toplayıp daha organize bir şekilde yönetmekti.
2000 yılına geldiğimizde bir değişikliğe gitti Galatasaray. Bunun nedeni neydi?
2000 yılında daha hızlı büyüme isteğiyle bir finansal ortaklık fonu olan Amerika menşeili AIG şirketiyle görüşmeler başlıyor. Bu süreç yaklaşık 7-8 ay sürüyor ve bundaki amaç şirkete ciddi bir nakit akışı sağlamak ve bu nakit para ile şirketleri hızlı bir şekilde büyütmek. 5-6 sene içinde de daha farklı bir yapıya geçiş yapılın ya hisselerin geri alımı ya da AIG hisselerini halka arz edelim şeklinde plan yapılmıştı.
AIG buna sıcak bakmış mıydı?
Yatırım ortaklığı fonu 3 şekilde bu tip bir ortaklıklardan ayrılır. Ya 4-5 sene sonra şirketin yeterince büyüdüğüne ve getirisinin arttığını düşünüp halka arz yoluna gider, ya stratejik bir ortağa devreder ki bu Galatasaray örneğinde mümkün değil çünkü kimin alacağını tahmin edemezsiniz ya da mevcut ortağa geri satabilir. Sportif A.Ş’nin kurulmasında olmasada halka arz sürecinde AIG’nin işi yönlendirdiğini söyleyebiliriz.
Sportif A.Ş yapısına nasıl karar verildi?
Eğer Beşiktaş’ın uyguladığı İngiliz modeli ile bu işe başlansa AIG bu işe girmeyecekti. Çünkü Galatasaray’ın bütün yapısı zarar etmekteydi ve temettü dağıtamayacaktı. Bu yüzden bütün borçlar ve giderler kulüp üzerinde bırakıldı. Tüm gelirler ise Sportif A.Ş üzerinde tutuldu. Bu yapı yatırımcı için çok elverişli, çünkü sürekli temettü dağıtan bir yapı.
Galatasaray bile bile zarar etme kararını neden aldı?
Aslında düzgün çalışsa Galatasaray içinde uygun olabilirdi. İlk plandaki gibi %15 lik oranla halka açık kalsa idi hem şirketlerin büyümesi, hem ana ortak olarak alınan temettüler ile AIG’ye ait hisseler geri alınabilirdi.
Peki bu oran neden %15’te kalmadı?
Özhan Canaydın döneminde AIG ile olan tartışmalar sonucu AIG’nin Sportif A.Ş yönetim kuruluna alınmaması, bunun üzerine Uluslararası Tahkim Kurulunda AIG tarafından bir dava açılması üzerine AIG davayı kazanmaya yakın taraf olmasıyla birlikte Galatasaray’ın 72 milyon dolarlık bir yaptırımla karşı karşıya kalma riski ortaya çıktı. AIG bir kez daha Galatasaray ile masaya oturdu ve hisslerin Galatasaray tarafından alınması için 72 saat süre tanıdı. Fakat Galatasaray bu parayı denkleştiremeyince Galatasaraylı bir iş adamı olan Ünal Aysal’dan son dakikada gerekli olan nakit para alındı. 23,5 milyon dolar AIG’ye ve 9 milyon dolar Sportif A.Ş’den ceza olarak ödenerek %21.05lik hisseler geri alındı.
Aslında Galatasaray istediğini gerçekleştirmiş hisseleri toplamış fakat daha sonra tekrar kaybetmiş. Bunun nedeni neydi?
Galatasaray Spor Kulübü ve Ünal Aysan arasındaki antlaşma gereği bu paranın 2 sene içinde Ünal Aysan’a geri ödenmesi gerekiyordu. Fakat Galatasaray Ünal Aysan’a gerekli ödemeyi yapmayınca Ünal Aysan bu %21.05lik hisseyi ikinci bir halka arz olarak borsada sattı. Bu hisseler içinde Futbol A.Ş’den sonra Galatasaray’ın en büyük ortağı olan QVT dahil 14 farklı yatırımcıya satıldı.
Bu halka arz ile Galatasaray’ın %37.05’i halka açık oldu. Bu Galatasaray’ın sorunlarının başladığı nokta diyebilir miyiz?
Evet Galatasaray’ın temettülerinin %37.05’i daha ilk günden üçüncü parti ortaklara gidiyor. Gelir gider dengesi zaten kritik durumda olan Galatasaray’ın bütün hesapları kontrol edilebilecek seviyeyi aştı.
Fenerbahçenin halka arz oranını %15’te tutmasının nedeni de bu mu o zaman?
Fenerbahçe halka arza ilk olarak girdiğinde bu oranı %15’te tutacağını garantisini vermişti zaten. Bu sayede gelir gider dengesini çok bozmadan devam edebildiler.
Galatasaray’ın bu halka arzdan kazandığı para ne kadardı?
Komisyonları da çıkartırsak 19 milyon dolar.
Bu süreçte Galatasaray’ın dağıttığı temettü miktarı ne kadar?
50 milyon dolar kadar bir temettü dağıttı Galatasaray.
AIG’nin yönetim kurullarına alınmamasının nedeni neydi?
Kulüp tarafından bildiğim kadarıyla AIG bazı projelere müdahale etmiş. Yatırım ortaklığı fonu ile uğraşan biri olarak ben de ortaklığında bulunduğum şirketlerin riskli yatırımlarına karışıyorum ki böyle bir hakkımızda var. O ilişkinin iyi yönetilmediğini düşünüyorum. AIG ile ilişkiler iyi yönetilseydi Galatasaray bu işte karlı çıkabilirdi. Çok amatörce yönetilmiş bir sorundu bu. Kurumsal yönetimin hiç bir ilkesinin gözükmediği bir yapıdan bahsediyoruz.
Galatasaray yönetimsel olarak en kaotik zamanında halka arza gitti. Bunun nedeni neydi?
2000 yılında yapılan antlaşma sonrası 2001 yılında Türkiyede yaşananan kriz üzerine Galatasaray’ın bankalara yaklaşık 16 milyon dolar bir borcu oldu. Hiç bir banka Galatasaray’a kredi vermiyordu, nakit akışı durmuştu. Bu yüzden bir an önce halka arz yapılıp bu borçları kapatmak istediler. Ama gelen nakit parayla borçlarda kapanmadı. O dönem Galatasaray’ın transfere harcadığı para 20 milyon dolar. Kurumsal yönetim açısından kötü örnek olabilecek bir süreçten geçti Galatasaray. Bir sene içinde 3 farklı başkan seçildi, AIG ile ilişkiler kötü yönetildi.
Günümüzde devam eden süreç için neler düşünüyorsunuz?
Bu süreçte aslında yapılması gereken yapılıyor. Galatasaray kötü yönetimle buralara geldi ve bir diyet ödemek zorunda. Bu yanlış yapının artık düzelmesi gerekiyor. Bunun için borsada bir çağrı yapıldı. QVT son anda gelerek çağrıda belirlenmiş fiyattan 290.000 hissesini sattı. Bundan sonra SPK’nın onayı bekleniyor. Bu 15 günlük çağrı süresinde halka açık olan 700.000 hissenin 290.000’i alındığı için onay vermesi bekleniyor. Böylece Galatasaray Sportif A.Ş ‘yi kapatıp Futbol A.Ş üzerinden devam edebilecek.
Bir diğer önemli rekabetin yaşandığı takım formaları konusunda da çeyrek final itibariyle Adidas'ın üstünlüğü mevcut. Formalarını ürettiği Almanya, Arjantin, Paraguay ve İspanya ile çeyrek finalde boy gösterecek olan Adidas, bu dört takımın birbirleriyle eşleşecek olmasından dolayı bir temsilcisiyle finale kalmayı garantiledi. Diğer tarafta ise Nike giyen Brezilya-Hollanda ve Puma giyen Uruguay-Gana birbirleriyle karşılaşarak yarı finallere gelecek. 2006'da yarı finalden yukarıya çıkamayan Nike (Portekiz) ve şampiyon İtalya'yı giydiren Puma'dan birisi finalde Adidas'ın karşısında olacak. Takımların yaşadıkları rekabetin yanında biraz hafif kalmış gibi gözükse de bu büyük giyim markaları için şampiyon takımı giydirmek çok önemli. Çünkü kupa sonrası yapılacak reklam çalışmaları ve bütçeler buna göre belirleniyor. 98 finalinde Nike'ın hasta Ronaldo'yu (gerçek Ronaldo) zorla sahaya çıkarması bu konudaki en güzel örneklerden. En az sahada yaşanan kadar sert geçen bu rekabetin sonucunu 11 Temmuz'da hep beraber göreceğiz...












