Dün gece sonu da benim için iyi bittiğinden olsa gerek süper bir maç izlemenin keyfine vardım. İlk dakikadan son anına kadar gitgellerin yaşandığı mücadelenin bir numaralı kaybedeni ise bana göre Cüneyt Çakır oldu. Schuster ve Ferrari onu takip eder (Hangisi daha suçlu bilemiyorum). Bu yazının konusu ise Çakır. Belki başka zaman da Schuster'e dokunuruz veya Ferrari'ye. Neyse.
Sevgili FIFA kokartlı hakemimiz, henüz maçın birinci dakikası Ekrem'in kartlık hareketini uyarı ile geçiştiriyorsun. Bunu gören futbol kariyeri derbi oynamakla geçen Selçuk durumu çözüyor, bir sert hareket ile diş gösteriyor Beşiktaş'a. Çekiyorsun yanına onu da uyarıyorsun ki uyarmana gerek yok, biliyor Selçuk kart veremeyeceğini. Ekrem seni sallamamış devam ediyor kaldığı yerden, sarıyı çekiyorsun. Ama hala sallamıyor seni Beşiktaş'ın sağ beki. Dia'dan sonra Niang oluyor bu sefer kurban. Atamıyorsun dışarı bu hırçın çocuğu. Benzer takdir hakkını Gökhan Gönül ve Selçuk için de ilerleyen dakikalarda kullanıyorsun. Selçuk, Q7'yi canından bezdiriyor, Gökhan ise Simao'nun ayağının üzerinde dolanıyor. Olmayacak iş oluyor o at(a)madığın adam çıkıyor bir de devre sonuna doğru müthiş bir gol atıyor. Sen cezasını veremeyince Ekrem seni adı futbol programı olan yayınlarda kurulacak dar ağaçlarına sürüklüyor.
İkinci devreye de gözünün önündeki penaltıyı çal(a)mayarak başlıyorsun. Televizyon enteresan alet. Sen pozisyonu izlerken biz de seni izleyebiliyoruz. Bakıyorsun ama görmüyorsun Cüneyt, ağır çekimde seyrediyoruz seni uzunca. Kafandan neler geçiyor, tahmin etmek istiyorum ama mümkün değil. Tek bildiğim şey ise kendinde olmadığın çünkü ipleri daha karşılaşmanın başında kaçırdığın. Ama şanslı adamsın Ferrari isimli biri çıkıyor aniden. Hakem hocalarının ilmiği boynuna geçirmeye hazır, Aziz Yıldırım'ın da sandalyene tekmeyi atacağı anın hemen öncesinde yardım elini uzatıyor sana İtalyan. kaçırmıyorsun bu fırsatı ve kurtarıyorsun bir günü, derbiyi ve belki de kariyerini. Bilmem kaç kere duran ve iki golün atıldığı ilk devreyi hiç uzatmıyorsun çünkü miden bulanıyor belki de başın dönüyor. Derbinin sonuna da iki dakika ekliyorsun ama bitmesini bekleyemiyorsun çünkü mutlusun, huzurlusun ve bir an önce de kaçmak istiyorsun. Beşiktaş Ferrari'yi, Schuster'i tartışıyor. Fenerbahçe galibiyet ve emin olduğu şampiyonluğu kutluyor. Sen de aradan sıyrılıp halen Türkiye'nin en iyisi olarak kalıyorsun. Dedim ya şanslı adamsın ama çok kötü hakemsin!
Son olarak konudan bağımsız İbrahim Toraman'a da değinmek istiyorum. Gecenin en büyük fırsatını Toraman kaçırdı. Tam attığı golle tribünlerle barışmış gibiydi. Hatta Almeida'ya karşılaşmayı koparacak asisti yapmanın kıyısına kadar da gelmişti. Ama mevkidaşı bir hata yaptı her şey başa döndü ve bence hak yerini buldu. Toraman'ın iyi oyunu gölgede kalınca, Üzülmez'e ettikleri bu kadar kolay unutulmamış oldu.

İstanbul Büyükşehir Belediyespor’u destekleme fikri ilk ortaya atıldığında bir iki maç sonra sıkılırlar dense de onlar sıkılmak bir yana keyifle takımlarını desteklemeyi devam ediyolar
Futbol’un aslında bir spor olduğunun unutulduğu, günümüzde gereğinden fazla anlam yüklenilmesine maruz kaldığı bu zamanlarda sadece eğlence ve spor için çıktıkları yolda başarıyla devam eden bir taraftar grubu Boz Baykuşlar. İlk fikrin atıldığı inci.sozlukspot.com’un jargonuna aşina olanlar, çok sürmez bir maçta küfürden dolayı saha kapatma cezası alırlar, yönetimde bu “heyecanlı gençleri” kovar şeklinde düşünsede onlarla bir gün geçirince aslında Türkiye’de tribünsel bir devrim yaptıklarını anlıyorsunuz. Taksim’in göbeğinde boynunda bir futbol takımı atkısıyla toplanan insanlara herkes çekinerek bakarken, baykuş amblemi gören gülerek gelip çok iyi bir iş yaptıklarını söylüyor. Bu işler anca kulüp desteğiyle yapılır psikolojisi o kadar işlemiş ki bünyelere, yönetimden aldıkları tek desteği kombine satışlarında kolaylık olduğunu öğrenince şaşırıyorsunuz. Gençlerbirliği maçına kadar bütün karşılaşmalarda yol için kiraladıkları otobüsler dahil hepsinin parası kendi ceplerinden çıkan sadece eğlenmek için toplanan insanlardan bahsediyoruz. Aralarına yeni katılan “baykuşlara” ilk uyarıları ne olursa olsun yuh, ıslık ve küfür kullanmamaları oluyor. Ciddi gibi gelmesede bu sözlerinde de bütün maçlarda duruyorlar.
Olimpiyat Stadı’nın neredeyse şehir dışında olmasından dolayı yaptıkları tezahüratları ezberlemek için yeterli vakitleri oluyor. Kombine satışları alışık olmadığımız şekilde uzun uzun sözleşmerlere imza atarak değil daha arkadaş canlısı bir ortamda ufak bir A4 kağıda isminizi telefonunuzu vererek oluyor. Kombine kartın yanında hediye olarak verilen taraftar forması ise kulüp tarafından karşılanan tek giderleri. İETT kulüplere pek otobüs tahsis etmek istemez çünkü otobüsü verdiği gibi alması çoğu zaman imkansızdır. Ama Boz Baykuşlar’da durum böyle değil. Formaların üstündeki jelatinler bile çöp poşetlerine toplanıp stat çevresindeki çöp kutularına atılıyor. Yönetimin ve Olimpiyat Stadı’nın görevlilerinin kendilerine bakışı çok pozitif. Kamuoyunu ikna etmekte zorlansalarda o insanları ikna edebilmişler. Stat içinde ellerinden gelen yardımı kendilerine sağlıyorlar. Pek çok statta sorun olan pankart asma işi burda çok kolay. Yeteri miktarda yaratıcı olan her pankarta izin var. Hatta kalabalık gözükmek için kartondan baykuşlar bile koltuklara yapıştırılabiliyor.
Hakem haklı beyler
Karşılaşmanın hakemi İlker Meral, belki de bir hakemin hayatı boyunca başına gelemeyecek güzel bir olayla ayrıldı o gün maçtan. Türkiye’nin başka hiç bir yerinde ev sahibi takımı haklı da olsa 10 kişi bırakan hiç bir hakem rahat rahat soyunma odasına gidemez. Ama Boz Baykuşlar, Meral’i devre arasına tezahüratlarla ve hakem haklı beyler pankartıyla yolladı. Gençlerbirliği’nde hiç bir futbolcu ıslıklanmadı ilk 45 dakika bittiğinde. Futbol’un rakiple oynandığı zaman güzel olduğunun farkında olacak kadar bilinçli bir taraftar topluluğu Boz Baykuşlar. Kaptan Ekrem tribünlerde en sevilen oyuncu. “Büyük Kaptan takımı buraya getir” tezahüratına hiç naz yapmadan tekrar tekrar cevap vermesi belki de bu kadar sevilmesinin nedeni.
Yenilsen de Yenilsen deMaç sonu bir futbolcusu sakatlıktan, bir diğerini kırmızı kartla kaybetmiş, üstüne bir de kötü bir golle yenilmiş ev sahibi takım taraftarından her şey beklenir. Sadece Boz Baykuşlar’ın yaptıkları hariç. Her iki takımı da alkışlarla evlerine uğurladılar. Sakatlanan Markus Vinicius için defalarca tezahürat yapıldı. Maç sonu akılda kalan acaba bir gün bu güzel ortamı diğer takımların tribünlerinde görebilecekmiyiz sorusu oldu. Ne de olsa mabedinde rüzgarınla savur bizi tezahüratını bu kadar içten ve eğlenerek söyleyebilecek başka insanlar bulmak zor.

1999-2000 sezonu. Galatasaray Emre, Okan, Suat, Bülent, Hagi, Hakan, Popescu, Taffarel'li kadrosuyla fırtınalar estiriyor, UEFA kupasını dahi kazanıyordu o sene. Fakat herkesin (özellikle Fenerbahçe ve Beşiktaş taraftarlarının) şikayet ettiği bir mevzu vardı. Galatasaray'lı futbolcuların hakeme yaptıkları itiraz.
Galatasaray'lı olmayan herkesin antipatisini topluyordu o takım yaptığı itirazlarla. Özellikle benim aklımda kalan Emre, Bülent, Hagi ve Hasan Şaş'ın birlikte yaptıkları o yıldırım itiraz taktiği inanılmazdı. Maçın ilk dakikalarında alakasız bir harekette savunmadan Bülent, orta sahada oralarda gezen Emre ve Okan, ileriden Hagi, Hasan ve Ümit Karan'ın hakemin yanına koştuklarını hatırlayacaksınız.
Peki bunları neden anlatıyorum? Milli Takımın hazırlık maçında kırmızı kart gördü Emre. Son 2 senedir Fenerbahçe forması altında aynı şekilde itiraz ediyorlar Lugano ile birlikte. Hatta arada Mehmet ve Alex'de katılıyor bu itirazlara. Bilica oynadığı zaman onuda koymak lazım bu isimlerin arasına. Fakat özellikle Emre'nin yaptıkları bütün futbol severlerin tepkisini haklı olarak çekiyor.
Ama insanlar iğneyi batırmayı bırakın, kendilerine hiç dokundurmadan, kılıçla saldırıyorlar Emre'ye. O sezonlarda gıkını çıkarmayanların Emre hakkında yazdıkları ve söyledikleri beni rahatsız ediyor. Mesela 2000-2001 sezonunda Erol Ersoy'a tükürüp tekme attığı için Şişli 7. asliye mahkemesinden 17 ay hapis cezasına çarptırılan, daha sonra bu cezası para cezasına çevirilen Hagi'ye ağzını açmayanların, şimdi Emre hakkında yazdıkları ortada.
Emre'nin yaptıklarını hangi futbol aşığı tasvip edebilir ki? Şuanda Lugano ve Bilica ile birlikte takımın en antipatik oyuncusu olduğunu Fenerbahçe taraftarları da söylüyor. Hatta ben bu isimlerin arasına yaptığı sert ve gereksiz fauller ile Selçuk ve Christian'ı da koyuyorum. Fakat bu insanların adamlığına laf etmiyorum. Bilica hariç tabi ki.
Eleştirelim, hatta para cezası verelim. Fakat şahsen tanımadığımız bir insanın adamlığına dil uzatmayalım. Saha içerisinde kendisini kaptırıp yapıyor Emre şüphesiz bu hareketleri. Hagi'de bu sebepten ötürü yaptı o hareketleri. Tolunay Kafkas'da kazanma hırsı yüzünden aynı şekilde itiraz ediyordu.
Aynı şekilde Kazım Kazım hakkında da bu tarz şeyler yazılıp çizildi geçen sene. Yok evinin bahçesinde pitbul teriyer cinsi köpeğine kuzuları parçalatıyor falan bile dediler. Kanıtlayamayız dediler ardından. Hedef gösterdiler. Evet, Kazım disiplinsiz bir oyuncu. Hatta iddia ediyorum, şuan Galatasaray forması giymekte olan oyuncular arasında patlamaya en yakın bomba Kazım Kazım. Daha ilk maçında rakibine dirsek attı. Düşünün siz gerisini. Yetenekleri üst düzey olsa da, disiplinsizliği yüzünden bir süper star olamıyor Kazım. Bunlara eyvallah, ama Kazım'ın adamlığına laf etmek hangi kitapta yazar? İftira atmak, hedef göstermek, kanıtlanmamış suçu yüzünden "adam değil o" demek, hangi adalete sığar?
Hagi'ye, Bülent'e, Lugano'ya, Emre'ye, İbrahim Üzülmez'e yani bire bir tanımadığım her hangi bir oyuncuya ben nasıl adam değil diyebilirim, kişiliği hakkında yorum yapabilirim ki? Hagi saha içerisinde Erol Ersoy'a tükürdü diye saha dışında da mı aynı olmak zorunda? Eminim Romanya'da pek çok öğrenci okutuyordur Hagi. Şimdi kim adam değil diyebilir Hagi'ye?
Emre'nin yardım ettiği sayısız aile var Türkiye'de. Şimdi hakeme itiraz etti diye, saha içerisinde yaptığı hareketler çirkinlik sınırlarını zorluyor diye, asalım mı bu adamı?
Evet oyuncuları eleştirelim, fakat saha içerisinde eleştirelim. Hakeme yaptıklarını eleştirelim, hocasına karşı tutumunu eleştirelim, ama kişiliklerine laf etmeyelim. Kimseyi kimseye hedef göstermeyelim.
Hal böyle olunca Hagi geldiğinden beri aklımı iki soru kurcalamaya başladı. Birincisi bu BAM konusunda ne yapacağıydı, ikincisi ise Servet ve Hakan Balta’ya karşı tavrının ne olacağıydı.
Hagi çok zor bir durumda, sakatlıklardan dolayı kadronun eksik olduğu bir zamanda aldı görevi. Doğal olarak ligin ilk yarısında bu soruna çözüm bulamadı. Aslında zor yolu seçip o yeteneksizler yerine gençlere şans verebilirdi ama Adnan Polat’ın gerekirse kendisini 2 ay içinde harcayacağını bildiği için buna cesaret edemedi sanırım (kızmamak lazım). Eskişehir maçında kurduğu Neill, Sabri ve Culio üçlüsü iki senenin üzerine ilaç gibi geldi. Yekta ve hatta Arda’nın da bu üçlüden biri olacağı düşünülünce orta sahada eski kabızlık futbolcular sağlam olduğu sürece yaşanmayacak umarım artık. Cana ve Neill’ın mevki değişikliğini ise çözemiyorum tam olarak. Rijkaard’ın bir sene Neill’ı orta sahada kullanmasını beklemiş gibi olarak şimdi Cana varken bu hamle tam içime sinmiyor.
Yeni reisimiz Culio’ya burada bir parantez açmak lazım. Kendisi mevcut oyuncular içinde orta üçlüde oyunu iki yönlü oynamaya en müsait adam. Son hafta Sivasspor’a 30 metreden golü atan Ayhan’dan beri (2008’miydi o sene valla billa çok üşendim googlea bakmaya a dostlar) takımın sahip olduğu en iyi orta saha oyuncusu. Bazen diyorum ki çok mu abartıyoruz Culio’yu, buna net cevabı şimdi veremediğim gibi bir taraftar olarak vermekte istemiyorum. Sadece Culio’yu izleyip mutlu olmak istiyorum. Ama koyunun olmadığı yerde keçiye biraz fazla iltifat ediyor olabiliriz.
Gelelim defanstaki Servet ve Hakan sorununa. Aklımın çocuk tarafı (ki kendisi total aklımın yüzde 80 gibi önemli bir kısmı bence) Hagi bu iki futbolcuya da formayı vermemeli diyor en başından beri. Gerçekçi olmak gerekirse, mevcut kadro içinde Servet’in alternatifi yok. Ha altyapıdan birisi olur, Cana Neill tandemi olur derseniz onlara da varım ama Hagi yok sanırım onlara. Ama elde Insua varken Hakan Balta’da inat etmek nedendir bilmiyorum. Hagi’nin bence en büyük yanlışıdır sağlam bir Insua varken Hakan’a formayı vermek (Yazar burada bir an için milli takım savunması yeaa diyenlerin ağzına vurduğunu hayal ediyor).
Karalamamın son kısmında ise Hagi’nin dokunulmazlığının kabak tadı vermeye başladığını söyleyerek sevdiğim insanlardan küfür yeme riskini göze almak istiyorum. Hagi her Galatasaraylı gibi benim içinde çok önemli. Ona sonuna kadar destek verilmesi gerektiğine inanıyorum. Gerekirse Adnan Polat’a yem edilmesin diye radikal hareketler yapılması gerektiğini de savunuyorum. Ama arkadaşlar bırakın da Hagi’yi de eleştirelim. Aydın Yılmaz’ı inatla oyuna sokup takımı on kişi bıraktığı zaman, “Aaa bunu Hagi yaptı o zaman susalım” demenin bir mantığı yok bence. Ayrıca eleştiri olmadan ilerleme de olmaz bence. Egemen medyanın şuursuz eleştiri zihniyetinden uzak yapılacak her tenkit bence faydalı olacaktır.
Dün uzun zaman sonra izlediğim takım beni heyecanlandırdı. Sezon sonuna kadar şöyle altı-yedi maç izlersek yeter valla. Ha öte yandan süper Beşiktaş ile aramızda sadece üç puan fark olması ama kamuoyundaki iki takım algısının farklı olmasının tek sebebi ise Galatasaray yönetiminin basiretsizliği. Ama bu başka bir yazının konusu.

Kış mevsiminin sonlarından, Mayıs ayına kadar olan döneme denir "Hakem Mevsimi". Haklı, haksız hemen hemen herkesin bu dönem içerisinde en çok konuştuğu kişiler bir anda hakemler olur. Sanki sezon başında bu hatalar yapılmıyormuş gibi, ligin sonlarına doğru daha bir göze batar hatalar. Tabi normaldir bu. Hem daha çok can yakar, hemde başarısızlıkları gizler.
Cumartesi gününü ele alalım. Kamil Abitoğlu o gün oynanan Beşiktaş - Karabükspor maçını katletti. Çaldığı, çalmadığı, veremediği goller bir hakemin, hakemlik hayatını bitirecek cinstendi. Aslına bakarsanız kendisini pek fazla suçlayamıyorum. Çünkü Beşiktaş maçlarında bunları daha sık sık yaşayacağız. Peki neden?
NBA maçlarını izleyenler var mı bilmiyorum ama, her sezon buna yakın şeyler yaşanır NBA'de. Fiziksel üstünlüğü olan bir oyuncuya çalınan düdüklerin asla bir ortalaması olmaz. Mesela Shaquille O'neal'ın Lakers kariyerini ele alalım. Pota altını domine ettiği dönemlerde, bazı maçlarda Shaq'in yanından geçtiğinizde hakemler faul çalıyordu. Fakat bazı maçlarda kollarına 2 kişi salıncak kurmuş sallanırken hakemler oralı bile olmuyordu. Çünkü hakemlerin kafası karışıyordu o oynarken. Yıldız olan oyuncu ve takımını mı koruyacağız, yoksa rakip oyuncuları ezdirmeyecek miyiz?
Hakem bunları kendi kafasında mı kuruyor? Tabi ki hayır. Buna hakemleri biz zorluyoruz. Yine NBA'den bir örnek verelim, en kolay faul çalınan oyuncu şüphesiz Wade'di bir dönem. Kallavi yazarlar "Wade'e çok kolay düdük çıkıyor" diye yazıyorlar, Wade "en sert hareketlere bile faul çalınmıyor" diye konuşuyordu o dönem. Sonuçta hakemler ya en ufak temasa bile düdük çalıyor, yada kafasını gözünü patlatsalar bile Wade'e yapılan hareketlere faul vermiyordu. Şimdi Quaresma'nın yaşadıkları, Niang'ın yaşadıkları, Emenike'nin yaşadıkları tamamen aynı.
Yıldırım Demirören basın açıklaması yapıyor (misal), "Quaresma'ya faul çalınmıyor, yıldızlarımız korunmuyor. Biz bu kadar para verip yıldız getiriyoruz, hakemlerin biraz daha bu oyuncuları koruması gerekiyor" diyor. Medyanın önemli simaları da diyor ki, "Kim olursa olsun her oyuncuya eşit şekilde davranılmalı". Hadi bakalım şimdi sen hakem olsan, çal bakalım o düdüğü çalabilecek misin?
Birde Emenike ve Niang gibi oyuncuların durumu var. Fiziksel üstünlükleri yüzünden hakemler faulleri süzmekte zorluk çekiyor. Tabi birde ezilenin yanında olma psikolojisi var. Yani fiziksel üstünlüğü olmayanlardan yana olur ya insan bir kavgada, aynı o hesap işte.
Cumartesi günü yaşanan o olaylar zincirinin ilk halkasıydı Toraman'ın Emenike'ye yaptığı faul. Hakem kırmızıyı çekemeyince "ne yaptım abi ben?" diye sordu kendine. Muhakkak yardımcıda aynı şeyleri düşündü. Daha sonra Emenike'nin iki penaltı pozisyonu yaşandı. Hakemin kafası, "Ne yapacağım abi ben?" sorularını yanıtlamaya çalıştığından bu pozisyonları da es geçti. Sonra durumu eşitlemek için, "kabak" gibi bir golü veremedi!
Klasman hakemliğine yeni geçmiş, fakat şuanda askerde olan bir hakem arkadaşım, hakemin o anki ruh halini aynen şu şekilde anlatmıştı bir tartışmamız sırasında geçen sene.;
"Oğlum bak şimdi, diyelim ki evde çok değerli bir vazo var. Sende koridorda top oynayan ufak çocuksun. Vurduğun top istemeden de olsa gidip o vazoyu devirdi. Vazo yere düştü, parçalara bölündü. İşte o anki pişmanlık hissini düşün. Maçta yanlış bir karar veren hakem aynı o psikolojiye girer bir anda. O olayın akabinde gelişecekler de, hakemin karakterine bağlıdır. Yani ya o vazonun kırık parçalarını alıp "bunu ben yaptım" diyeceksin, yada gidip o parçaları toplayıp saklayacaksın. Sonra işler daha da karışacak."
Bir karar vermek gerek yani. Hakemlerin yıldızları, büyükleri korumasına mı izin vereceğiz, yoksa herkese eşit davranmasına mı? Buna karar veremediğimiz bütün zaman zarfında hem yıldızlara, hemde Anadolu takımlarının oyuncularının aleyhine çalınan düdükleri tartışacağız.
Hakem sezonu açıldı, "Vira Bismillah!"

Haberler ne kadar doğru bilmiyordum bir saat öncesine kadar. Roberto Carlos'un üzerine kayıtlı araç ile Feysel Taşkın isimli motokuryeye çarpan kişinin Bilica olduğu kesinleşti. Hatta az önce avukatı ile birlikte gidip ifade vermiş karakolda.
Allah kimsenin başına vermesin, trafik kazası gerçekten kötü bir şey. Trafikte elinizde olmayan sebeplerden dolayı da kaza yapabilirsiniz. Fakat Bilica'nın yaptığı bundan çok farklı.
Kaza yaptı diye gönderilmemeli Bilica. Her insanın başına gelebilecek bir olay bu ama ardından son sürat kaçması Fenerbahçe formasını giyen bir oyuncunun yapabileceği, bırakın futbolcuyu bir insanın yapabileceği bir şey değil.
Feysel kardeşimiz şikayetçi olmamış Bilica'dan. Neden olduğunu çok iyi biliyorsunuz sizde, burada yazarak kimsenin günahına girmek, kimseyi rencide etmek istemem. Fakat görüntüler ortada. Savcılar zaten amme davası açacaktır Bilica hakkında. Tabi yasalarımızda ki boşluklar yüzünden para cezası ile yırtacak Bilica.
Bilica kaza yaptı diye değil, kaçtığı için cezalandırılmalı. Ne sebepten olursa olsun, bir kaza olmuş. Bilica durup o yaralı genci hastaneye götürse, kimse bir şey diyemezdi elbette.
Bilica tam tersini yaptı ve kaçtı. İşte bu yüzden gönderilmeli Bilica Fenerbahçe'den. Kurtuluş Savaşı sırasında Kuşdili Lokalinde saklanan silahları İngiliz askerler bulmasın diye şehit düşen Refik ve Mustafa beyler ile aynı formayı giydiği için gönderilmeli. Nasıl ki, Kurtuluş Savaşına katılmayı reddeden Otomobil Nuri'yi Hamit Hüsnü bey kulüpten uzaklaştırdıysa, Aziz Yıldırım'da çarptığı adama yardım etmeyen Bilica'yı kovmalı.
Bu ve bunun gibi yüzlerce şerefli insanın giydiği o formayı Bilica terletmeye devam ettiği sürece, onun ayıbını sizde taşıyacaksınız sayın başkanım.
Beşiktaş maçı öncesinde (o maç ile ilgili yazılacak onlarca şeyde var tabi) çok sevdiğim Ümit Özat'ın antrenörlüğünü yaptığı Ankaragücü-Manisaspor maçı vardı. Maçı izlerken öyle bir olaya denk geldim ki, ertesi geceden kalan uykusuzluğum anında geçiverdi.
Ümit Özat, kendisine tekme atmaya gelen taraftara, gelişine inanılmaz bir sağ kroşe çaktı...
Normal şartlar altında, "aferin iyi yaptı abi" demem lazım. Evet, ilk hareketine halen bravo diyorum, fakat bu hareketin sonrasında attığı tekmeye ne demeli?
Ankaragücü çok yıprattı Ümit Hocayı. Maddi olarak da, manevi olarak da. Pek çok sorun ile boğuşuyor orada. Taraftar bütün bunlara rağmen sırt çevirmiş durumda kendisine. Belli ki yönetimiyle de arası açık. Futbolcular da, kendisi de belirli bir süredir parasını alamıyor. Yinede onurlu bir şekilde mücadelelerini veriyorlar-dı!
Dün atılan yumruk ile kalsaydı, bugün burada "Yapması gereken bu idi, kendisini koruması en doğal hakkı" yazardım. Fakat üzerine yedek kulübesi ve güvenlik görevlileri çullanmış bir adamın, yerde yatarken kafasına iki kere tekme attı Ümit Özat. Bunun nesini kendini koruma olarak gösterebilirsiniz?
"Ben delikanlı adamım" diyordun ya açıklamalarında, yere düşen adamı tekmelemek hangi delikanlılığa sığar Ümit Hoca? Bu ayıbı temizlemenin tek yolu, istifadan geçer. Yaptığın hareketi unutturmak istiyorsan, çıkıp televizyonda o kişiden özür dilemek, sonra istifanı vermek zorundasın. Çünkü sana gerçekte yakışan davranış bu.
Artık olay "Taraftar Ümit Özat'a yumruk attı" değil, "Ümit Özat taraftarı tekmeledi" olarak kafamıza kazınacak. Bu cümlenin sonrasında ne söyleyeceğimiz önemli Ümit Hocam.
"Ümit Özat taraftarı tekmeledi ama sonra özür dileyip istifasını vererek pişmanlığını gösterdi" olarak mı bitecek cümle, yoksa "Ümit Özat taraftarı tekmeledi ve yaptığından pişman olmadığını gösterdi" şeklinde mi bitecek sen karar ver.
Sezon başından bu yana değişen bir şey yok yine Kadıköy'de. Arzulu, hırslı, ısıran bir Fenerbahçe çıkıyor hep sahaya. Spor Toto Süper Lig'in lideri ve uzak ara en dominant takımına karşı da fırtına gibi bir 25 dakika oynayıp, Trabzonspor'un hatalarından da faydalanarak 2-0'ı buluyor ve geriye çekiliyor. Kalan 65 dakika boyunca evsahibi, bordo-mavililere kurduğu pusudan ise eli boş ayrılsa da geceyi üç puanla kapatıp istediğini alıyor. Maalesef ligi sadece kendi evinde oynamıyor takımlar ve bu yalancı baharlara benzeyen iç saha performansları artık beni tatmin etmiyor. Bu maçı Daum'un ilk göreve geldiği günden bu yana seyretmeye alışığım Saracoğlu'nda.
Hatta Alman Hoca bu oyunu zaman zaman deplasmanlara uyarlayabildiğinde zaten şampiyonluklar elde etmişti. Hatta Aragones'un o uyuşuk takımı bile bu maçta izlediğimiz futbolun aynısını derbilerde tekrarlayabilmişti. Bugün de Aykut Kocaman'in sahaya çıkardığı onbirden öte "o" kimlik sahada ve tribünde yerini aldı. Sırf da bu yüzden eleştiriyorum ben Aykut Kocaman'ı, bir senesini sportif direktör ve yarım sezonu da teknik direktör olarak geride bırakmasına rağmen hiçbir imzası yok takımın üzerinde. Kendi seyircisi önünde iyi bir Daum takımı, deplasmanda ise kötü bir Aragones oyunu izletiyor halen bize Aykut Kocaman. Sonuç: Kadıköy'de 10 maç sonunda namağlup iki beraberlikle toplanan 26 puanın yanında dört mağlubiyet bir beraberlikle 9 maçın ardından ulaşılabilen 13 puan.
Haftaya lider girip en yakın iki takipçisinin kendisine üçer puan daha yaklaşmasına izin veren Trabzonspor'da işler yolunda değil. Bir türlü çözemiyorum bordo-mavilileri. Ne zaman aldıkları oyuncu takıma direk katkı yapacak merakla bekliyorum. Hani takıma direk katkı yapmayacaksa alınan futbolcular, o zaman devre arası transferinin amacı ne. Bu söylediklerim her takım için geçerli olsa da Karadeniz temsilcisi için daha çok öne çıkıyor. Pişmiş aşa su katıyorlar hem de bu kadar sorunlu oyuncu grubuna sahipseniz çok tehlikeli bu dengelerle oynamak.
Bu gece ise kötü oynamadılar yine sahada futbol oynamaya çalışan taraf oldular ama yumuşak kaldılar. Sadece pas yaparak rakiplerinin direncini kırmaya çalıştılar. Oysa bununla yetinmeyip derbilerde fiziksel olarak da çarpışmalılar, eğer ligin sonunu zirvede tamamlamaksa hedefleri. Her gün futbol oynayarak galip gelemezsiniz. Bazı günler sadece ısırmak, rakibi bozmak gereklidir hele de çıktığınız stad Sükrü Saracoğlu ise.
And Oscar goes to
Maçın bir de hakemi vardı tabii ki "Bünyamin Gezer". Bu isim ne zaman düdük çalmak için sahaya çıksa kendisinin yönetmen olduğunu unutuyor ve hep başrol oynamaya karar veriyor. Bünyamin Gezer'in futbolcuların önüne hatta bazen Niang'a yaptığı gibi tam karşısına çıktığı anlarda insan futboldan soğumamak için savaş veriyor. Birçok hakem gördü bu gözler bu ligde maç yöneten. Bünyamin Gezer'den daha kötülerini de izledim ama futbolcu ile bu kadar inatlaşan, tribünleri bu sinirleriyle bu kadar oynayana şahit olmadım. Umarım bu şahitliğim pek uzun sürmez

Notre Dame Üniversitesinin Amerikan Futbol takımı Fighting Irish'in yeminidir başlıktaki söz. "Bugün şampiyon gibi oyna!" yazısına dokunarak çıkar oyuncular sahaya. Üstelik Fighting Irish'in renkleri de sarı-lacivert. Zaten tek ortak noktaları bu. Ne aynı spor dalında mücadele ediyorlar, nede Fenerbahçe'nin bu takım kadar geliri var. Gerçi sadece Fenerbahçe değil, bütün Süper Lig takımlarından bile fazla geliri var bu üniversite takımının. İsteyen araştırabilir.
Fighting Irish 169 yıl önce kurulduğunda da her maçına "Şampiyon gibi oynamak" için çıkıyordu, bugünde rakip kim olursa olsun yine aynı şekilde çıkıyorlar sahaya. Peki ya Fenerbahçe?
Bütün hafta "Altın değerinde üç puan" naraları duyacaksınız. Trabzon puan kaybetti ya hani, "Şampiyon" olmak için mutlaka kazanmak zorundaydı Fenerbahçe. Bu kadar kötü oynamalarının sebebi, kazanmak zorunda olmanın stresi idi. Pardon ama, hala bunlara inanlar var mı?
Şimdi "Fenerbahçe bugün hangi taktikle oynadı?" diye sorsam, kaç kişi cevap verebilir? Kadrolar açıklandığında herkes 4-3-1-2 veya 4-3-3 şeklinde oynayacak sandı Fenerbahçe'yi. Fakat işin aslı Özer girene kadar Aykut Hoca takımı 4-2-3-1 şeklinde oynattı. Özer girdikten sonra 4-4-1-1, Dia girdikten sonra 4-5-1 veya 4-6-0 düzenine geçti takım. Düşünün durum bu kadar karışık. Kenarda Stoch-Dia-Özer dururken neden Niang sol açık oynadı, buna hele hiç anlam veremedim.
Niang gibi bir golcü nasıl rezil edilir, bunun en güzel örneğini izledik 80 dakika boyunca. Hem savunmada adam kovalasın, hemde takımın Alex'den sonra gol beklediği ilk isim olsun. İleride top kaptırınca taraftarın tepkisini alsın, morali bozulsun adamın. Sonra soralım hep birlikte "Niang'ın performansı neden bu kadar düştü?" diye. Saçmalık işte bildiğin...
İnanın o kadar kötü bir maçtı ki, Gökhan'ın golünün güzelliğini anlatmak bile ayıp olacak adama. O yüzden kusura bakma Gökhan, yazamam o golü bu başlık altına.
Dökülen bütün takımdan ayrı olarak iki oyuncu var ama yazmak istediğim. Semih ve Selçuk. "Selçuk tamam ama , Neden semih?"
Bir gol atmak için nerede, ne zaman bulunması gerektiğini çok iyi biliyor Semih. Top nereye düşer, nasıl vurursam gol olur diye herkesten önce düşünüp gidiyor o noktalara. Çok önemli yetenekler değil mi bunlar bir forvet oyuncusu için? Peki Semih A takımda oynamaya başladığından beri kaç hoca gördü? Kaç tanesi ilk 11 başlattı düzenli olarak? Yahu geçtiğimiz sene Güiza bile onun önünde oynamadı mı? Basın hep hocaları suçladı doğal olarak, peki arkadaş Semih'in hiç mi suçu yok? Kaç maç var, 11'de başlayıp, etkili olduğu?
Bilim adamlarını toplayıp araştırma yapmaya gerek yok bunun nedenini anlamak için. Semih Şentürk, rakiplerinden fizik olarak daha güçlü olduğu her maç, Niang'ı bile yedek bekletir. Bakın bu kadar iddialı konuşuyorum. Peki Semih'in kaç defa özel antrenör tutup, fizik gücünü arttırmaya yönelik çalışmalar yaptığını duydunuz? Tabi ki böyle bir kişisel hocanız yoksa, bununla kordineli çalışacak beslenme uzmanınız da olmaz. Ondan sonra biz de sorarız "Neden bizim aramızdan bir C. Ronaldo çıkmıyor?" diye.
Binmeyin arkadaşım Porsche'nin en pahalı arabasına. Bir düşük modeline binin, aradaki farkla kendi özel ekibinizi kurun. Eviniz 12 odalı değilde, 11 odalı olsun 3 yıl bu adamların maaşlarını verin.
Yazı nereden nereye geldi arkadaş.
Selçuk içinde geçerli yukarıda yazdıklarım. Fakat onun asıl problemi psikolojik bana kalırsa. Maçın bitmesine 25 dakika kalmış, rakip kaleyle arandaki mesafe 30 metre, rakibini de beşe dört yakalamışsın. Pası sana veriyor takım arkadaşın, sen bırakıyorsun... Kusura bakma Selçuk Ağabey ama, taraftar seni bu yüzden istemiyor takımda. Ne bir sorumluluk alıyorsun savunmadan top çıkarma konusunda, nede beş metre yanındaki arkadaşına pas atabiliyorsun. Tam yedi sene olmuş, santim ileri gitmemiş futbolun. Bir top kaybettin diye değil taraftarın sana tepkisi, bunu artık anla. Bir saat daha geç git ağabey kız arkadaşının yanına. O bir saat içinde pas antrenmanı yap. Tabi senin isteğin sadece Galatasaray maçlarında gol atıp, bir yıl daha kalarak milyon dolarlar götürmekse, onu bilemem tabi ki...
Neyse, toparlayalım yazıyı. Her başarının kupa kaldırmak olduğu güzel ülkemde, elbette en değerli şey şampiyonluk yolunda alınmış bir üç puandır. Ama Fenerbahçe taraftarı mutlu olacak mı bu şekilde şampiyonluk geldiğinde? Zaten bu kadar karaktersiz bir oyun anlayışıyla kaç takımı yenebilir ki bundan sonra. Dün Beşiktaş taraftarı takımları aynı oyunu oynayıp 5-1 kazanmayıp, maçı 1-0 kaybetseydi yine aynı şekilde mutlu olacaktı. Kızmayın ama dün Beşiktaş gerçekten "Şampiyon" gibi oynadı.
Şimdi Aykut Kocaman'ın önünde iki yol var. Ya bu sene takıma bir "oyun karakteri" kazandırarak, seneye Fenerbahçe taraftarının hak ettiği futbol ve futbolcularla şampiyonluk kupasını kaldıracak, yada bu senenin sonuna kadar Fenerbahçe taraftarına eziyet çektirerek yarışın içinde kalacak.
Not: Diyorum ki Aykut Hocam, soyunma odasına Basri Dirimlili'nin kafasında bandaj olan resmini ve bu "Play Like A Champion Today" yazısını astırsan, güzel bir motivasyon kaynağı olabilir Trabzon maçı öncesinde. Hatta o resmin çekildiği gün rahmetli Basri'nin kafatasında kırık ve yarık ile oynadığını, kafası o haldeyken bile topa kafa vurduğunda, tribünlerin "şap" sesini duyduğunu anlatırsın maç öncesi konuşmanda. Belki onun cesaretinin, onun savaşçılığının kırıntıları düşer akıllarına da, Fenerbahçe'nin oyuncusu olmanın ne demek olduğunu anlayarak çıkarlar sahaya. Bence bir dene değerli hocam.
Fenerbahçe dün gece Yeni Malatya'ya yenilerek veda etti Türkiye Kupası'na. Bir sürü yazı okudum ve bir o kadar da tweet. Suçlu arayan taraftarın bir numaralı hedefi başkan Aziz Yıldırım, hemen ardından Caner. Benim listemde ise bir numara Aykut Kocaman, peşinden gelen bir isim bile olmadan. Aziz Yıldırım başarılı mıdır değil midir otururuz tartışırız. Ama Aykut için söyleyecek sözü olana şaşıyorum. Beşiktaş'ın son transferleri ile denge değişse de sarı-lacivertliler ligin en iyi kadrosunu sezon başında sahipti. Ama bu takımdan verim alabilecek teknik direktörü bulamadı. Her şeyi yeşil sahadan bu kadar uzaklaştırmamak lazım. Biraz da sahanın içine odaklanmak gerekli Zico'yu kovup Daum'u getirdi demeden önce.
Volkan Demirel,Serkan Kırıntılı, Mert Günok;Gökhan Gönül, Diego Lugano, Joseph Yobo, Fabio Bilica, Bekir İrtegün, Andre Dos Santos, Caner Erkin, İlhan Eker, Okan Alkan, Cristian Baroni, Selçuk Şahin, Gökay Iravul, Uğur Boral, Emre Belözoğlu, Özer Hurmacı, Mehmet Topuz, Miroslav Stoch, Issiar Dia, Alex, Semih Şentürk, Mamadou Niang, Daniel Güiza
Yukarıdaki kadro bu sezon Avrupa'dan peş peşe Young Boys ve PAOK'a yenilerek elenmiş. Ardından ligin ilk yarısını 17 maçta 40 gol atıp, 21 gol yiyerek ( ilk iki sıradaki takımın toplamından bir eksik) 33 puanla liderin dokuz puan gerisinde tamamlamış. Bu sırada Ziraat Türkiye Kupası'nda çıktığı üç maçtan da mağlup ayrılırken neredeyse attığının iki katı golü Ankaragücü, Buca ve Yeni Malatya'dan yemiş. İsterse babamın oğlu olsun isterse efsane futbolcu, bu performansı gösteren teknik direktör kesinlikle kovulmayı hak ediyor.

Dün sabah Takvim gazetesinde "Fenerbahçe-Alex= Bucaspor" şeklinde bir haber okumuş, Twitter'da "Ne yani C.Ronaldo-Real Madrid= Mallorca'mı?" yazmıştım. Vatan gazetesi haklıymış, Alex olmadığında Fenerbahçe'nin sıradan bir takımdan hiçbir farkı yokmuş.
Maçın tamamını izleme şansım olmadı. Zaten maçı izleyip ne yazabilirim ki? Fenerbahçe gibi onlarca milyon euro harcanarak kurulmuş bir takımın, Bank Asya takımlarından birine kaybetmesini nasıl izah edebilirim ki? Ne maç sonrası yazılarını okudum, ne Aykut Kocaman'ın basın toplantısını dinledim. Aklı başında, mantıklı bir insan nasıl bahane bulabilir ki bu yenilgiye? Türkiye kupasında oynadığı 3 maçı kaybetmesini nasıl anlatabilirsin ki sevenlerine? Tek bir cümlenin arkasına sığınabilirsin; futbol bu!
Futbol isimli oyunun içerisinde kazanmakta var kaybetmekte. Fenerbahçe taraftarı iki yüzünü de çok yakından tanıyor bu oyunun. Başarıları kadar başarısızlıkları da var. En iyi hatırlanacak iki örnek son haftalarda kaybedilen şampiyonluklar değil mi? Hangisinde yüz çevirdi taraftar kulübüne, başkanına? Hangi başarısızlık sonucu Fenerium'un gelirlerinde düşüş yaşandı? Kombineler yine her sezon gibi satıldı. Trabzon maçında şampiyonluk kaçtı evet, ama ertesi günü oğluna forma almaya giden baba yinede vazgeçmedi sevdasından.
Fenerbahçe taraftarının kızdığı konu kaçan şampiyonluklar değil, Türkiye kupasını yıllardır kazanamamak da değil. Hele Yeni Malatya yenilgisi hiç değil! Fenerbahçe taraftarı başkanının sözlerine kızgın, hemde hiç olmadığı kadar...
Neden mi? Bundan bir süre önce Aziz Yıldırım Ntvspor'da Rıdvan Dilmen ve Fuat Akdağ'ın konuğuydu hatırlarsanız. Çok güzel şeyler söyledi, sporda yapılması gerekenleri tek tek anlattı ve çoğunda haklıydı. Takım hakkında söylediklerinin bir kısmına bugün bile katılsam da, geri kalan konuşmalarında haksız olduğunu dün kendisi de görmüştür. Ne dedi başkan? "Bu takım Türkiye liginin çok üzerinde bir kadroya sahip. Bence transfere gerek yok, inanıyorum ki takım kendini lige verirse şampiyon oluruz. Ama Aykut Hoca isterse transfer yaparız tabi ki" Bu kısımda yaptığı tespit ne kadar doğru değil mi? Takımın kadrosunun iyi olduğu, ama oyuncuların konsantre olamadığının kendisi de farkında. "Bence gerek yok(!) ama" dedikten sonra Aykut hoca nasıl verdi acaba transfer edilmesini istediği oyuncuların listesini.
Başkanın anlamadığı, yada anlamak istemediğimi diyelim konu şu; bu takımın acil olarak transfere ihtiyacı var! Diyelim ki, bu kadar kişi yanlış değerlendiriyoruz takımı. Başkan haklı transfer gerekmediği konusunda. Peki Başkanım, şu geçen süre zarfında neden bu takımı konsantre etmeyi başaramadınız? Neden oyuncular kendilerini maça veremiyor? - Bu kısım çok önemli- Neden oyuncular geldikleri takımdaki performanslarının yarısına ulaşamıyor?
Şimdi Stoch geçen sene Twente şampiyon olurken yada Avrupa Ligi maçlarında takımı Fenerbahçe'ye zor anlar yaşatırken takımının en etkili oyuncusu değil miydi? Sezon başında Fenerbahçe'nin en formda oyuncusuyken ne oldu da birden bu kadar düştü performansı? Fransa gol kralı olmuş, lige fırtına gibi giren Niang neden bıraktı kendini sayın başkan? "Bırak istersen, oynama" desen, itiraz etmeyecek bile. Kafası maçta olsa tek başına Malatya'ya gol atabilecek bir adam değil mi bu Niang? Sadece onlar değil ki? Alex, Yobo, Lugano, Gökhan, Volkan, Mehmet(kısmen), Emre hariç kaç oyuncu gerçekten kazanmak için sahaya çıkıyor? Dos Santos Brezilya Milli Takımı formasını giydiğinde oynadığı futbolu, neden Fenerbahçe forması giydiğinde oynamıyor? Geldiği süre içerisinde neden bu oyuncunun performansını arttırmaya yönelik bir çalışma yapılmadı? Keza Dia'da öyle. İlk 25 dakikadan sonra Dia'yı ara ki bulasın. Bu adamın kondisyon sorunu neden çözülemedi Sayın Başkanım?
Bunlar zaten sizinde belirttiğiniz gibi futbolcunun "mental" sorunlarından kaynaklanıyor. Demek ki futbolcuların kafasını bozan, sadece kulüp çalışanlarının bildiği bir takım sorunlar var Fenerbahçe'de. Yada Samandıra'nın havasında bir gariplik var. Sezon başladığında gol olunca çocuklar gibi yerinde duramayan Stoch, şimdi kafasını yerden kaldırmıyor.
Gelelim diğer konulara. Fenerbahçe Spor Kulübü yılda, Daniel Güiza'ya 3,5 milyon euro veriyor. Verebilir tabi ki, oyuncuyu kulübüne bağlamış ve aktif olarak oynatıyorsa vermekte zorundadır. Hatta bu oyuncu iki bacağını kırsa bile, mukavelesi bitene kadar vermek zorundadır. Peki başkanım Güiza gerçekten sakat mı? Sezon başından beri antrenmana bir çıkıyor bir çıkmıyor, sonra ne hikmetse İspanya'ya gidiyor tedavi oluyor, sonra geri dönüyor antrenmana çıkıyor sonra tekrar İspanya'ya. Oyuncumuz sakat diye açıklama geliyor resmi siteden, ertesi gün Güiza yardım maçında sahaya çıkıyor. Sayın Başkanım Güiza gerçekten sakatsa ve sizde bu konuya bu kadar hassasiyetle yaklaşıp, oyuncunun sözleşmesini feshetmek istemiyorsanız bunu ayakta alkışlarım. Ama şunuda sorarım; "Appiah'ın suçu neydi?".
Güiza'ya ödediğiniz yüksek bonservis bedeli nedeniyle bu oyuncuyu serbest bırakamıyorsanız, neden 2-3 milyon euro veren bir takıma satmıyorsunuz? Diş perisinin gelip adama sihirli değnek ile dokunacağı yok. Elde ki malzeme bu. Bundan daha yüksek bir fiyata satamazsınız. O zaman neden bekliyorsunuz, satın yada verin bonservisini eline gitsin. Evet haklısınız Sayın Başkanım, bunu yaptığınızda çok eleştirilecek, hatta Fenerbahçe'nin parasını sokağa atmakla suçlanacaksınız. Fakat 2010 Dünya Kupasında Gana Milli Takımı formasını giymiş, şuanda da Cesena takımında top oynayan Stephen Appiah taraftarın aklına her geldiğinde, Güiza'nın halen bu takımdan para alması daha çok üzecek taraftarınızı.
Şimdi biraz geri, Luis Aragones takımın başına geçtiği seneki transfer sezonuna dönelim. Gazete manşetleri "Fenerbahçe Xabi Alonso ile ilgileniyor!" şeklindeydi. Sizde görüşmelerin olduğunu teyit ettiniz ama oyuncu gelmedi. Daha sonra Senna dediniz, onuda ikna edemediniz. Transferin sonuna kadar kaç kişi ile görüştünüz bilmiyorum ama sonunda Josico'yu getirdiniz. Fenerbahçe'nin transfer listesinde 34 yaşında ki bir oyuncu 3. sırada olabilir mi Sayın Başkanım? Allah'tan bu sezon Eden Hazard deyip Dia'yı, Krasic deyip Stoch'u getirmeyi başardınız. Yoksa kim bilir kimler gelecekti.
Sayısız yıldız izlettirmeyi başardınız biz futbolseverlere. Tek tek isim vermeye gerek yok, ama Sayın Başkanım Hooijdonk hariç hangisi mutlu ayrıldı Fenerbahçe'den? Hangi eski bir yıldızın referansı ile oyuncu katıldı takımımıza? Neden Kezman ve Anelka İngiltere basınına, Carlos Brezilya basınına kulüpte mutlu olmadıkları tekrarladı defalarca? Ortega zaten kaçarak gitti. Mesela Hooijdonk, Stoch'un transferinde ne kadar etkin bir rol oynadı? Eminim transferin bitme aşamasında size çok yardımcı olmuştur ama sordunuz mu "ne düşünüyorsun?" diye ona?
Tek tek isim vererek söylemek istemiyorum, zaten sizde biliyorsunuz taraftarın ve futbol camiasının beğenmediği, çubuklu formayı layık görmediği oyuncuları. Neden bu isimleri kadroda tutuyorsunuz Sayın Başkanım? Bu oyuncuların senelerdir bir kaç maç hariç takıma katkı vermeden milyonlarca Lira kazandığını görmüyor musunuz? Anadolu'da, hatta daha yakında altyapınızda bu oyuncuların yerinde olmak için canı pahasına oynayan oyunculardan haberdar değil misiniz?
Biliyorum ki siz okumayacaksınız bu yazdıklarımı. Şekip Mosturoğlu'nun Ntvspor'da dediği gibi, belki kulüp çalışanları bu yazıyı ona gösterecekler. Belki kendisi size de okutacak bu yazıyı. Boşverin yukarıda sorulan soruları. Dünkü maçtan sonra takımın transfere ihtiyacı olduğuna inandınız mı? Sadece bu sorunun cevabını verin.
Dünkü yenilginin üzüntü ve paniğiyle transfer yapmaya karar vermiş olabilirsiniz. Sizden bir ricam var başkanım; Diarra gibi, Hazard gibi oyuncuları alamıyorsanız yapmayın transfer. Çünkü bu saatten sonra aldığınız oyuncular yarar değil zarar verecek takıma. Bırakın olmayalım şampiyon. Bir sene daha geçsin böyle, hayat uzun daha ne seneler var önümüzde kısmetse. Şampiyon olamasa da göndermeyin Aykut'u. Oturun karşılıklı yarın, seneye hangi oyuncuları istiyorsa mesela Sissoko'yu, mesela Kolarov'u, şimdiden başlayın pazarlıklara. Mücadele etmeden, ter akıtmadan, o formaya hakkını veremeyen kim varsa gönderin hepsini. Gösterin herkese Fenerbahçe'de oynamayan oyuncunun işi yok diye. Bugüne kadar taraftar ne zaman isteseniz sizin yanınızdaydı. Her sezon yaptığınız formaları kapış kapış aldı. Göreve geldiğiniz günden beri kaç taraftar sırt çevirdi size?
Başarılarınızı yazmaya kalksam, bir bu kadar daha yazmam gerekir. Siz Fenerbahçe tarihine altın harflerle geçtiniz bir kere. Şimdi size muhalif olanlar karalama kampanyası başlatacak. Emin olun bu taraftar yine sizin yanınızda olacak. Rant peşinde olup da, adına taraftar derneği diyenler istifaya davet edecek sizi ve Aykut Kocaman'ı. Yine ilk tepkiyi sizden önce yanında kızıyla, sevgilisiyle, kocasıyla maça gelen insanlar gösterecek. İşte bu insanların sizden istediği tek şey; çubuklu formayı sırtına geçirip sahaya çıkma şerefine erişmiş futbolcuların, Basri Dirimlili kadar formasını terletmesini istiyor. Sahada ağzında sakızla gezmesini değil!

Birkaç kere denemiş olsam da bu yazıyı yazmayı, gönlüm el vermedi hiçbir denememde. Bir Fenerbahçe'li olarak en az Galatasaray'lı arkadaşlarımız kadar üzüldüm açıkçası. Çünkü orası sadece Galatasaray'ın değil, Türk futbol tarihine geçen önemli başarıların kazanıldığı, deplasman takımı taraftarlarının da unutulmaz anılarının olduğu bir yerdi. Yıkılan sadece stat değil, oradaki anılardı...
İlk deplasman maçımdı Sami yen. 2000 - 2001 senesinde İstanbulspor- Fenerbahçe maçı Ali Sami Yen'de oynanmıştı. Kapalı üstte izlemiştik babamla maçı. O günden sonra benim için Mecidiyeköy Galatasaray, Galatasaray ise Mecidiyeköy oldu.
Şimdi yıkılıyor Sami Yen o hatıralarla birlikte. Galatasaray artık Aslantepe Türk Telekom Arena'da oynayacak maçlarını. Şunu söylemek bile zor geliyor adama. Peki Galatasaray taraftarı alışabilecek mi? Ne bileyim, yıllardır maça girmeden önce bozuk parası ile "dur bari çekirdek alayım" deyip girdiği bakkalı göremeyince ne hissedecek? Eskiden maça giderken kullandığı yoldan farklı bir yolda maç havasına girebilecek mi?
İnsan yıllarca yaşadığı evinden taşınıp, başka bir semte yerleştiğinde bile kendisini bir müddet oraya "ait" hissetmiyor. Ama şartlar bazen değişikliği gerektiriyor (tabi Sami Yen yıkılıp tekrar yapılamaz mıydı o da ayrı bir soru). Taşındığı semtte bir kaç kere kaybolsa da, yeni mahallesinin kasabına eski semtindeki kasabın adıyla hitap etsede alışıyor sonunda. Galatasaray taraftarı içinde aynı şey olacak belli ki. Maça gitmek için otobüs beklerken belki yanlışlıkla Mecidiyeköy otobüsüne binecek tekrar. Doğru otobüse bindiği zamanda farklı bir yoldan geçtiğini fark edince "acaba yanlış otobüse mi bindim?" diye soracak kendine. Biz Galatasaray'ın içeride mi dışarıda mı oynadığını hatırlamadığımız da "maç Mecidiyeköy'de mi?" diye soracağız farkında olmadan. Futbolcular bir kaç kez soyunma odasının yerini karıştıracak, hatta tünelin yeri eski tarafta sanıp hakem düdüğü çaldığında o tarafa doğru yönelecekler. Liradan altı sıfır atıldığında nasıl şaşırıp, "aman ne milyonu, üç lira işte" dediğimiz günler gibi olacak uzun bir süre.
Sonra bir jenerasyon gelecek, bırakın Sami Yen'de maç izlemeyi yanından bile geçmemiş olacak. O başarıların kazanıldığı maçları kasetlerden izleyecek. "Demek orada stat vardı eskiden" diye soracaklar birde. Tabi zaman içerisinde bizde alışıp, unutacağız Sami Yen stadını. Şaşırmadan tek bir seferde "Aslantepe'de maç" diyeceğiz. Galatasaray'ın maçlarını Sami Yen'de izlemiş olan taraftarlar ile o çimde oynayan oyuncuların kalbinde yaşayacak sadece. Birde tarihin tozlu sayfalarında.
Fenerbahçe stadı tamamen bittikten sonra maraton tribününde izlediğim ilk maç "olmamış abi" demiştim arkadaşlara. İnsan alıştığı şekilde göremeyince, ceylan derisi koltukta izlese de alışamıyor ilk önce. İnanın sırf alışamadığı için maça gitmeyen, gittiği zamanda açık tribünde maçı izleyen insanlar var hala Şükrü Saracoğlu'nda. Galatasaray tribünleri de hissedecek bu hisleri. Kabullenemeyecek, özleyecek, "nerede o eski Sami Yen'in kapalısı" diye soracak kendine. Umarım bu alışma sürecini birbirlerinden kopmadan, dağılmadan atlatırlar. Bizim yaşadıklarımız ortada...
Umarım hızlı geçer bu adaptasyon süreci ve eski Sami Yen tribünlerinden daha iyi, daha coşkulu olur telekom arena tribünleri. Zor günler geçiren ebedi dostumuz, ezeli rakibimiz dileriz eski günlerine geri döner bu statta. Fenerbahçe taraftarı olarak ilk Telekom deplasmanını iple çekiyor olacağım (Telekom deplasmanı deyince insan telefon faturasını yatırmaya gidecekmiş gibi hissediyor). Stat ile ilgili yapılması gereken eleştiriler yok mu? Elbette fazlasıyla var ama onlar başka bir yazıya artık. Son olarak İstanbulspor - Fenerbahçe maçının fotoğrafını ekleyelim. Son bir gönderme olsun bizden sizlere (:

Beşiktaş, Galatasaray ve Kayseri'nin kaybettiği, Trabzon'un kazandığı bir haftada çok önemli üç puanı bıraktı Fenerbahçe başkent Ankara'da. Deplasmanda İstanbul dışında sadece bir kez kazanarak devreyi kapatacaklar. Bunun yanı sıra mesaj maçlarını da kazanamayarak ligin ilk yarısını bitiriyorlar.
Kırılgan bir takım Fenerbahçe. Maçların ilk yarısından sonra karakter gösteremeyerek panik yapıp oyundan düşen bir takım. Bu yüzden ilk yarısında 2 gol atmadığı maçları kazanamıyorlar. Rakip Ankaragücü, ilk yarı bir tane bile atak yapamamış. İkinci yarı ileri çıkarak sana daha fazla alan bırakıyor, fakat sen bunları kullanamıyorsun. Hava soğukluğundan, zeminin kayganlığından falan değil. Ayakları gitmiyor ikinci yarı Fenerbahçe'li futbolcuların. Bir salgın hastalık gibi yayılıyor bu panik havası ikinci yarılarda. Aykut Kocaman'ın çare bulması gereken konu sadece bu. Düşünün Alex De Souza Fenerbahçe tarihinde 100 gol barajını aşmış, 188 maça çıkarak en çok forma giyen yabancı oyuncu olmuş, gol krallığında ikinci sırada. İlk yarı geri gelip top alarak bir şeyler yapmaya çalışsa da, ikinci yarı sahadan siliniyor. Dia sol kanattan ilk yarıda yaldır yaldır giderken, ikinci yarı ortalarda gözükmüyor. Biraz Gökhan'la biraz Emre işte heyecanını koruyarak oynuyor.
Ankaragücü ise ilk yarı ne yaptı gerçekten bilmiyorum. Savunmadan çıkmadan 45 dakika mücadele ettiler. Aslında Ümit Özat'ın taktiği buydu. İlk 45 dakika Volkan'ın hareket etmesini engellemek ve soğuktan donarak reflekslerini kaybetmesini sağlamaktı. Nihayetinde Volkan yenen iki golde de hareket edemedi. Tabi ki bu bir şaka, fakat Fenerbahçe'lilerin en güvendiği isimlerden Volkan Demirel'de ki bu düşüş gözlerden kaçmamalı. Niang ise şikayetçi bu durumdan belli. Sürekli arkadaşlarını yanına çağırıyor, aralara kaçmaya çalışıyor. Fakat Fenerbahçe'de birileri araya top atmayı yasaklamış olacak ki, Niang'ın göstermesine rağmen kimse önüne top atmıyor.
Sonuç olarak Fenerbahçe'de bugün ikinci yarıda sınıfı geçen tek oyuncu Gökhan Gönül. İzlerken biz yorulduk evimizde. İlk yarı oynadığı futbolla da Christian geçer notu aldı bu hafta. Yinede onun bölgesinde Mehmet Topuz'un oynaması çok daha iyi olacaktır Fenerbahçe için. Unutmadan, Fenerbahçe kaçıncı kez soldan vurulan bir topta gol yedi sayısını unuttum. Caner Erkin hücumda verimli olamadığı zaman savunmada ne kadar çok sırıtıyor değil mi? İkinci yarının sonlarında artık savunmaya bile dönmeye gerek duymuyordu hatta. Eminim birçok kişi Vederson nerede demiştir bu akşam. Santos kadar yetenekli, Caner kadar hızlı olmasa da onun oynadığı dönemde Fenerbahçe sol kanadından bu kadar çok gol yememişti.
Şimdi haftaya Sivas maçı var Kadıköy'de. Büyük olasılıkla aynı senaryo tekrar edecek. Fenerbahçe ilk yarıda maçı alıp, ikinci yarı maçın bitmesini bekleyecek. Aykut Kocaman'a verilecek en büyük tavsiye ise şu: Takıma bir kimlik kazandır! Çünkü Fenerbahçe hiçbir mesaj maçını kazanamıyor yine. Zor bela şampiyonluk potasına girip, son hafta yine bir şampiyonluk maçına çıkarsa üçüncü kez son haftada şampiyonluğun gitmesine pek çok kalp dayanamaz. Peki nasıl yapacak Aykut hoca bunu? Çok kolay... Galatasaray karşısında ikinci yarı çevirilen maçı, Gaziantep karşısında ikinci yarı çevirilen maçı, Manchester United karşısındaki zaferi anlatarak. Oğuz'u, Rıdvan'ı, hatta Müjdat'ı anlatarak. Yani Fenerbahçe'nin gerçek kimliğini, savaşçı kişiliğini onlara göstererek.
P.s: Birde oyunun iki tarafınıda oynamayı başaran bir sol bek transferi de fena olmaz hani...
![]() |
| Haddi olmadan düşmanlığı bitirdiğini zannedenler önlem almayı unutunca... |
Beşiktaş ve Bursaspor… Kökleri bir saksı çiçeğininkinden uzun olmayan suni bir düşmanlık. Toprağın üstündeki kısmı ise haddinden fazla palazlanmış bir halde. Bu kök, bu gövdeyi taşır mı? Taşımaz; taşımadı da.
Ben küçükken, Bursa’da Gançev’in oynadığı zamanlarda, Bursaspor, Beşiktaş’ı hep yener diye, bugünkü İstanbul Belediye – diğer İstanbul takımları ilişkisi benzeri bir algı vardı ama bir rekabetten, iki takımın birbirleriyle oynadıkları karşılaşmalara özel anlamlar yüklediğinden bahsedildiğini anımsamıyorum. Hele taraftarlar arasında bir ‘bilenme’ durumundan söz etmek mümkün değil.
Bugün gelinen noktanın, yaratılan suni rekabetin ortaya çıkış sebebi herkesin malumu. Haklı ve haksızı ayırmaya çalışmayacağım. Zira son tahlilde herkes haksız. Herkes bir şekilde illallah dedirtti kendine ve sahneyi devralmak için aportta bekleyen ‘ben demiştimcilere’ bir kez daha gün doğdu. Kimi vuruyor Siyah Beyaz’a kimi veryansında Yeşil Beyaz’a. Masumiyetin rengi beyazı ortak payda yapan iki takımın taraftarları, artık kimsenin gözünde masum değil.
Masumiyet kayboldu belki ama saflık hala baki. Dünkü olayların yaşanacağını göremeyenlerin, bu denli bir vahşetin yaşanmasına şaşıranların saflığı inanılır gibi değil. 7 senedir kavuşmayı bekleyenlerin vuslatını bu kadar ertlemenin neticesi ne olacaktı ki? Kılıçlar zaten çekilmişti kınından ve illa ki bir kez olsun hamle yapılacaktı hedefe. Aradan geçen sürede bırakın tek bir kılıcın kınına dönmesini, yenileri çekildi ardı ardına, hazır ve nazır angart demeye.
Yılanın başını küçükken ezeceksin derler. Hele ki nefret gibi, durduğu yerde durmayan, her geçen gün daha zehirli hale gelen bir yılanı hemen ezeceksin. Deplasman yasağı gibi çağdışı bir uygulamayla yılanı kafese sokarsın da Kız Kulesi’ne bile sızan bu hayvanı en diri, en güçlü ve en dinlenmiş haliyle saldığında kimi ısıracağını da onun insafına bırakmış olursun.
Yapılacak bir şey yoktu maalesef. O yasak bir gün kalkacak ve bunlar yaşanacaktı. Ertelenmesi sadece vahşetin şiddetini körükledi. Tabii bir de her nedense suların durulduğunu zannetmeye yol açan akıl tutulması var. Düşmanlığın, nefretin bittiğini zannetmeye ne yol açtı da adam gibi önlem alınmadı, anlamak mümkün değil. Makam ve mevki sahibi kimseler her seferinde aynı yanılgıya düşüyor. Kitlerinin duygu ve düşünceleri, onların kontrolünde zannediyorlar. Kaldırdık yasağı, artık düşmanlık yok dediklerinde bir anda renklerin kardeşliğini yaratacaklarını düşündükleri bir hayal dünyasında yaşıyorlar.
Şunu artık herkes anlamalı. Tribünler düşünülenden hem daha basit hem de daha kompleks organizmalardır. İnsanoğlunun sevgi, nefret veya sadakat gibi en temel duygularını bire bir yansıtmaları açısından basit, fiiliyatları bakımından da oldukça komplekstirler. Ne zaman ne yapacakları, tamamen onlara kalmıştır. Regülasyona son derece kapalıdırlar. Siz bundan sonra düşman değilsiniz derseniz, böyle kanlı bıçaklı olurlar. Yiyin birbirinizi diye arkanızı döndüğünüzde de pekala can ciğer oldukları da görülmemiş şey değildir ama her ne şart altında olursa olsun, kararlarını kendi alırlar. Siz duydunuz mu bilmem ama ben Beşiktaş veya Bursaspor cephesinden, bundan sonra düşmanlık olmayacağına, olayların son bulacağına dair bir açıklama duymadım. Hiçbir zaman da duyar mıyız bilmem ama bu olmadıkça da düşmanlığın biteceği yanılgısına kimse kapılmasın. Bunlar, birilerinin oturduğu yerden alabileceği kararlar değil. Bir gün, iki tribün de çıkıp karşılıklı olarak, bundan böyle geçmişe mazi demedikçe bu olaylar sürer gider. Siz sadece önleminizi alabilirsiniz. Ondan ötesinde yapabileceğiniz bir şey yoktur. Başka türlü bir yanılsamaya kendinizi inandırdıkça da dünkü gibi ektiğiniz rüzgarın fırtınasını biçersiniz.

Maç başlarken Pele kendisini halen ısınmada sanıyordu. Saçma sapan bir refleks hareketi ile daha maçın hemen başında bir penaltıya sebebiyet verdi. Uzun zamandır bu kadar istekli, bu kadar hareketli görmediğim Alex, Pele'nin ikramını geri çevirmeyince, maç daha 2. dakikada koptu.
Ondan sonra Fenerbahçe sürekli olarak Gökhan Gönül ile sağ kanattan Eskişehir'in üzerine gitmeye başladı. Emre sakatlanmasa değil 4, 7 tane atabilirdi Fenerbahçe. Maça 1-0 yenik başlamak Eskişehir'in o kadar moralini bozdu ki, ilk golden sonra "bırakın oynamayı, maç bu şekilde bitecek" dese birisi, emin olun bırakırlardı.
Gerçi oyunun 2. yarısı Bilica bir umut ışığı yaktı Es-Es oyuncuları adına ama, Gökhan Gönül ve Semih'in buna rızası yoktu. Birde Lugano soyunma odasında atılarak, Fenerbahçe tarihinde "saha içi ve dışında" kırmızı kart gören ilk oyuncu oldu. Hakem Bünyamin Gezer'de oldukça iyi yönetti maçı. Gerçi Emre'ye sarı kart göstermedi itirazdan dolayı. Tek yanlışı buydu bütün gece, en azından aklımda kalan.
"İşte Fenerbahçe şu taktikle oynadı, ondan galip geldi" falan yazmak istemedim bu hafta. Cumartesi gecesi Fenerbahçe adına 3 futbolcu vardı ki, maçı onlar aldı denebilir. Birisi Alex, diğeri Gökhan Gönül. Bu haftanın adamı şüphesiz oydu. Sakattı, idmanlara çıkmadı, omuzunda ağrılarla oynadı. Sahanın açık ara olmasa da en iyisiydi. Attı, attırdı. Diğeri Gökhan'ın ikramlarını geri çevirmeyen, oyundan çıkana kadar Eskişehir savunmasını zorlayan Semih'ti. Bu sene diğer senelere göre rekabetin daha çetin olduğu bir yarışta, aldığı süreler boyunca 6 gol atmayı başardı.
Üçüncü isim ise tabi ki Alex De Souza. Hani geldiği ilk 2 sene topu ön liberodan aldıktan sonra çalım ata ata rakip sahaya gelir, ondan sonra ara pası atardı. Sonra gerek duymadı çalım atmaya. Top ona geldiğinde atıyor yada attırıyordu nasıl olsa. Cumartesi gecesi o ilk senelerine nispet yaparcasına oynadı Alex. Belkide Fenerbahçe'de oynadığı zaman dilimi içerisinde ilk defa yedek kalabileceğini anladığı içindi. Belkide sezon sonu gitmek istemediği içindi. Ne olursa olsun sebebi, bütün Fenerbahçe'liler eminim keşke hep böyle oynasa demiştir. Çünkü futbol o böyle oynadığı zaman daha güzel...

Geçtiğimiz pazar gecesi, tam 10 yıl aradan sonra ilk puanını aldı Galatasaray Kadıköy'de. Hak ederek, belkide galibiyeti kaçırarak üstelik. Hagi ve Tugay iyi bir ikili olacaklarının sinyallerini verdiler Galatasaray'ın başındaki ilk maçlarında.
Aslında kağıt üzerinde favori açık ara Fenerbahçe idi maçtan önce. Neresinden bakarsanız bakın, her mevkide bariz bir Fenerbahçe üstünlüğü vardı. Fakat Hagi dersine iyi çalışmış olacak ki, orta sahayı kalabalık tutup, sert bir oyun oynatarak durdurdu Fener'i. Ayhan, Mustafa ve Cana üçlüsü, atak yapmaktan çok savunmayı düşündü. Bu üçlüden biri topu kaptığında direk Elano ve Misimovic'e oynadı topu. Onlarda hiç bekletmeden Pino ile buluşturdu. Galatasaray adına maçın bütün özeti buydu. Ne kanatlardan gelip orta yapmayı düşündüler, nede 4-5 kişi birden ileri çıkarak organize bir atak yapmayı.
Fenerbahçe ise her zamanki taktiği ile oynadı. Kanatlardan denediler, göbekten denediler ama bir türlü savunmayı ve Aykut'u geçemediler. Şahsen Hakan Balta gibi formsuz bir oyuncunun karşısında maçın adamı olmasını beklediğim Gökhan Gönül'ün, çizgiden çıkardığı top dışında varlık bile gösterememesi beni oldukça şaşırttı. Tabi buna kötü oyununun yanı sıra Dia'nın etkisizliğini de eklemek gerekli. Tıpkı Caner ve Stoch'un birlikte oynadığı sol kanatın etkisiz kaldığı gibi...
Peki neden Fenerbahçe kanatları etkisiz kullandı? Bunun cevabı aslında çok basit. Sağ kanatta Sabri ve Elano, sol kanatta ise Hakan Balta ve Ayhan oynadı Galatasaray'da. Bu oyuncuların kanat akınlarına katıldığını hiç gördünüz mü maç içerisinde? Bu akınların yapılmaması Fenerbahçe'nin kanat oyuncularına boş alan bırakmadı. Mesela Dia Ayhan'ı geçtiğinde ilk olarak karşısında Hakan Balta'yı buldu. Bu sırada Cana, Hakan Balta'nın kademesine giriyordu. Buda Gökhan Gönül'e boş alan bırakmıyordu. Gerideki Ayhan ise Cana'nın bölgesine geçince Fenerbahçe'yi hep yan pas yapmaya zorladı Galatasaray. İşte bütün maçın anahtarı buydu.
Hagi'nin başarısı ne ruhu geri getirmekteydi, nede oyuncu seçimlerinde. Maçtan sonra yazıyı yazmaya başlamıştım ki aklıma Hagi'li Galatasaray'ın, Fenerbahçe'ye 5 gol attığı Türkiye kupası final maçı geldi. Bir arkadaşımdan maçın 90 dakikalık görüntülerini temin ettim ve oturup izledim. Pazar günü oynanan maç ile arasındaki tek fark ise isimlerdi. Tabi ki Misimovic'in yerinde oynayan Ribery, Elano'nun yerinde oynayan Necati'nin daha hızlı oyuncular olduğunu söylememe gerek yok. Fenerbahçe'de ise sol kanatta Tuncay, sağ kanatta Serhat oynuyordu. Sanırım Hagi ilk göreve geldiğinde "o maçı nasıl kazanmıştım?" diye kendine sormuş ve maçı tekrar izlemiştir. Kadrolara baktığında ise hemen hemen her şeyin aynı olduğunu görmüştür ve planını oyuncularına anlatmıştır...
Bütün bu planın işleyişini bozacak tek bir unsur vardı o gece. Hakemin sertliğe ne kadar taviz göstereceği. Bir oyuncunun kırmızı kart görmesi bütün planı suya düşürecekti. Hakemler hakkında yazmayı sevmiyorum. Çünkü burada ne yazarsam yazayım bir tarafın mutlaka tepkisini çekeceğim. Yinede pazar gecesi Neill'in kırmızı kart görmesi gerektiğini düşünüyorum Markus Merk gibi. Peki Neill kırmızı kartı görse neler olur, maç nasıl değişirdi?
Neill'ın yerine bir stoper almak zorunda kalacaktı Hagi. Bunun içinde öndeki oyuncularından bir tanesini çıkarmak zorunda kalacaktı. Elano, Misimovic veya Pino. Bu oyunculardan bir tanesinin çıkması Galatasaray'ın hücum yapma olasılığını oldukça düşürecekti. Bunun üzerine baskı kurmaya başlamış Fenerbahçe artık topu, tüfeği ile Galatasaray kalesine yüklenecekti. Tabi ki arkada boşluk bırakan Fenerbahçe kontra ataklara maruz kalacaktı. Yani bir gol görme olasılığımız olabilirdi. Hangi takım atardı bunu tabi ki bilemeyiz.
Galatasaray sakatları iyileştikten sonra çok daha güzel bir oyun sergileyeceğini tahmin ediyorum. Özellikle Elano'nun takıma monte edilmesi ve Hagi'nin savunma güvenliğini her şeyden önde tutması Galatasaray'ın istediği puanları almasına yardımcı olacaktır. Tabi ki Hagi bu taktiği sadece Fenerbahçe maçı için düşünmediyse. O da elindeki hücum gücü yüzünden savunmaya gerek yok diye düşünürse, Rijkaard'dan farklı sonuçlar almaz. Çünkü Sarp, Cana, Ayhan, Barış gibi oyuncular orta sahanın yükünü kaldıramaz. Elano'ya da her maç bu şekilde savunma yaptıramazsınız.
Fenerbahçe'de ise değişmesi gereken tek şey, Aykut Kocaman'ın derbi maçlarda bile taktiğini değiştirmemesi. Tabi ki belirli bir düzeniniz olması gerekiyor. Fakat bu tarz maçlarda diğer hocaları biraz şaşırtmak gerektiğine inanıyorum. Mesela Alex'le değilde Semih ile başlamak daha iyi olabilirdi bu maçta.
Cuma günü Bursa ile oynayacak Fenerbahçe. Ertuğrul Sağlam pazar günü Hagi'nin oynattığı taktik ile oynatıyor zaten takımını. Aralarındaki tek fark kanat oyuncularının çok daha hızlı ve tehlikeli olması. Tabi ki Fenerbahçe'nin bunun için önlemler alması gerekiyor. Gerçi Aykut hoca istemeden de olsa takımı değiştirmek zorunda kalacak Dia ve Niang'ın sakatlıkları yüzünden. Haftalardır 18'e bile giremeyen Christian ortada, Mehmet ise sağ kanatta oynayacaktır muhtemelen. Yani biraz daha defansif oynamak zorunda kalacaklar. Ne olursa olsun cuma günü bizi zevkli bir maç bekliyor...
"Son olarak Adnan Polat, yakın zamanda Frank Rijkaard ile sözleşme uzatmayı düşündüğünü belirtmişti hatırlarsanız. Polat'ın kafamda oluşan portresinde özellikle de bu sözleri söylemişken, ne kadar baskı olsa bile Hollandalı ile yolları ayıracağını zannetmiyorum"Bu satırları geçtiğimiz günlerde yazdığım "Benim Umudum Vardı!" başlıklı yazımın son bölümünde yazmıştım. O zamanlar Adnan Polat'a güveniyordum. Sayın Polat'ı sözünün eri, dürüst bir insan sanıyordum ki çok yanılmışım.
Az önce izlediğiniz ya da birazdan izleyeceğiniz yazının son kısmında yer alan görüntüler Galatasaray Spor Kulübü Başkanı Adnan Polat'ın konuk olarak katıldığı, 2 Eylül 2010 tarihinde yayınlanan ve gece 23.00 sularında başlayan %100 Futbol programından. Görüntünün sonunda da 20 Ekim 2010 tarihinde saat 11.37'de Galatasaray Spor Kulübü resmi internet sitesinden yayınlanan bildiri mevcut. İki tarih arasında 48 gün bulunuyor. Arada geçen sürede sarı kırmızılı takım, Spor Toto Süper Lig'de 5 karşılaşmaya çıkmış. Bu maçlardan 3'ünde galip gelirken, 2'sinde sahadan mağlup olarak ayrılmış. Oynanan 5 mücadelede rakip ağları 8 kez sarsarken, kalesinde 7 gol görmüş.
Bu süreçte ne olmuştur ki, "ne olursa olsun sezon sonuna kadar Frank Rijkaard ile devam edeceğiz, hatta yeni sözleşme önereceğim" diyen Adnan Polat sözünden dönmüştür. Buradaki "NE OLURSA OLSUN" ifadesi çok önemli. O programdan aklımda kalan bir detay da sayın Polat'ın sarfettiği "Bir insanın olabileceği en şerefli, en üstün mevkii Galatasaray başkanlığıdır" ifadesidir. Bence bunlardan daha önce insan olmak gerekir. Daha burada insanlık, dürüstlük, Rijkaard, Neeskens...vs. üzerine birçok şey yazılabilir ama bundan sonra ne anlamı var ki? Sözün özü ben böyle bir adamı Galatasaray Spor Kulübü başkanı olarak görmek istemiyorum. Bu yüzden Adnan Polat İstifa!
Benim bir tarafı olduğum "dünya" derbisinin aslında neler neler içerdiğini anlatmak içindir bu yazı. Bi taraftan değil de; bir taraftan bakınca hafta boyu süre gelen çekişmeler, sözde duramayıp özden de gözden de düşmeler, birbirimiz de yenecek yer bırakmayıp aslında kendine yenilmeler...
Kırmızı bravolar...Sarı alkışlar...Bizim evladımızlar, içimizdenler, göreve hazırızlar...
Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat
Talat, küçük yaşta babasız kalır ve annesi tarafından büyütülür. Talat, Hacı Mustafa’nın üvey kızı Fitnat’ı tesadüfen görür ve ona âşık olur. Sevgisi karşılıksız kalmaz; Fitnat da Talat’a tutulur. Hacı Mustafa, kızı Fitnat’ı hiç dışarı çıkarmamakta, adeta evde hapis tutmaktadır. Hacı Mustafa, Fitnat’ı Ali Bey adında zengin ve yaşlı bir adamla evlendirmeyi düşünmektedir. Fitnat ise buna yanaşmaz; çünkü Talat’ı sevmektedir. Sonunda Hacı Mustafa’nın dediği olur; fakat Fitnat buna dayanamaz ve .......... Fitnat’la evlenen Ali Bey, Fitnat’ın boynuna takılı muskayı açıp okur ve deliye döner. Çünkü............ Ali Bey bir süre sonra delirir ve ......... Ardından bütün bu olanlara dayanamayan Talat da yatağa düşer; çok geçmeden o ............. Roman, bu acıklı sonla biter.
Ancak Romanlarda Olurdu Böyle Şeyler
Ve Galatasaray'ın favori olmadığı maçta alacağı galibiyet tüm bu kötü senaryonun üzerini örtecektir. Ne yaşanılan onca trajik olaylar; ne de sonrasındaki acı itiraflar. Bütün bu kritik süreçte gözlerin aradığı sayınlar, başkanlar bir anda TVspor'larda demeç üstüne demeç verirler. Geçilen kritik süreçten "tünellin uç kısımlarındaki ışıktan" bahsederler. Şirket bilançoları ardı sıra bir kez daha açıklanır. Artık kar-zarar dengesinde ağır çekerilir zira. Çünkü şaşılacak şeydir ekonomi iktisad. Frank ve Johan gönderildiğinde borsada kağıtlar tavan yapmıştır. İlginçtir tuhaftır. Kağıttır ya bunlar ne anlarlar futboldan...
Bir Tuhaflık Var değil mi?
Aslında bir tuhaflık yok yazıda!. Tarihte gören gözleredir hep misaller.
"Kulübümüzün kuruluşunun 105.yılı çerçevesinde kabri başında anılan Ali Sami Bey" ve onun edebiyat dersinde niyetlendiği birlik beraberlik: Galatasaray Spor Kulubü (Sportif A.Ş. falan değil) Arkadaşlarıyla planlar kuraraken dinlemediği Türk Edebiyatı'nın temelini atan yazar ise; Şemseddin Sami'dir yani Ali Sami Bey'in babası muhterem. O ki Şemsettin Sami; Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat'ı (roman-1873) yazmıştır.
Zamanına göre türlü tarjediyi içinde barındıran romandan, zamanımıza göre türlü tarjediyi içinde barındıran ve ballandıran kulübe.
Not: Tüm boşluklar Şemseddin SAMİ'ye ve roman'ı henüz okumayanlara saygıdan bırakılmıştır
Yaklaşık iki senedir, Galatasaray Spor Kulübü başkanı Adnan Polat’ın ve yönetiminin basiretsizliği üzerine söylemlerimi eski blogum, burası ve değişik sosyal medya platformlarında dile getiriyorum. Geldiğimiz noktada değişen gene bir teknik direktör oldu, gelen ise efsane futbolcu. Şimdi hemen burada herkesin aklındaki şu basit soru akıllara geliyor, Adnan Polat başkan olduğundan beri göreve getirilen her teknik adam kötü ise, inatla takıma kötü antrenör seçen bu yönetim nasıl hala görevde?
Kalli ile yollar ayrıldı, Cevat Güler görünümlü oyuncuya ve Adnan Sezgin’e dayalı düzenli şampiyon olduk. Sonrasında hem Cevat Güler’in emekleri görmezden gelindi hem de takımın başına Skibbe gibi gelecek vaat eden bir isim getirildi. Biz gene hayallere daldık taraftar olarak. Uzun vadeli planlarımız olacak, gençler takıma kazandırılacak sandık. Sonra sezon ortasında efsane kaptanımız Bülent Korkmaz takımın başına geldi. Benim için futbolcu Bülent Korkmaz üzerinde tartışma gerekmeyecek kadar büyük bir isimdi. Ama basiretsiz yönetim onu da bozdu. Hocalık sonrası dönemdeki saçma ötesi açıklamaları ise çarpık futbol düzeninin bize hediye ettiği özürlü çocuklardı.
Bülent Korkmaz takımdan ayrıldığında çok merak ediyordum, kim yerine gelecek diye. Hatta bu kadar benim Galatasaray ile olan bağımı belirleyecekti. Günü birlik başarı peşinde koşmayan birisi olarak, gelecek isim önemliydi. Bu ismin Frank Rijkaard olduğunu öğrenince ise üç gün yüzümde şebelek bir gülümsemeyle gezindim. Uzun vadeli hayaller kuruyordum artık. Total futbolun en güzel misyonerlerinden Frank Rijkaard ve Johan Neeskens artık benim tuttuğum takımın başındaydı. İlk günden son güne kadar tam destek hep destek dedim. Çoğu kez arkadaşlarımla uzun tartışmalara girdim. Onların niçin başarısız olduklarını, asıl sorunun yönetimde olduğunu, takımın kurtuluşunun Adnanlardan kurtulmak olduğunu savundum. “Ben de Barcelona’yı şampiyon yaparım” diyenlere ise ağzımla değil, başka yerimle güldüm sürekli. Bir Rijkaardsever olarak itiraf etmek lazım ki, Türkiye’de başarısız oldu. Bunun sebepleri sonuçları, aslında uzun uzun yazılır ama gerçekten artık manasız.
Şimdi Galatasaray yönetimi biz taraftara yeni bir oyun oynuyor. Kendilerine yöneltilecek eleştirileri engellemek için, seçtikleri yeni canlı kalkanlar ise Hagi ve Tugay. Samet formspring’den bir soru sormuştu bana. Maradona mı Hagi mi diye. Ben de eğer futbol bir dinse Maradona benim tanrım Hagi ise peygamberim demiştim. (Teşbihte hata olmaz) Kendisi bana hayatınım en güzel günlerini yaşatmıştır. Galatasaray’ın başında Hagi’yi teknik direktör olarak görmek beni tabii ki mutlu ederdi. Ama bu yönetimin bir kez daha beni kandırmasına dayanamayacağım. Şimdilik Galatasaray benim için bitmiştir. Bu blogdaki son yazım Galatasaray ile ilgili. Ülkede futbol bu denli zihniyetsizce yönetilmeye devam ettikçe, biz taraftar bu şekilde kandırılmaya devam ettikçe kendi adıma yapabileceğim şey bu. Çünkü biliyorum ki, Adnanlar işler kötü gidince Hagi’’nin de kellesini almaktan çekinmeyecek ve gene olan bizim saf ve temiz duygularımıza olacak.
Çocukluğumdan beri sebepsiz yere Galatasaraylıyım ama artık bu kadar. Ömer'in de dediği gibi ben artık bu ırza geçiş durumuna daha fazla ortak olamayacağım.














