TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

• Serhat Gürcan Gündüz l 15 Haziran 2011 0 Yorum



Hani bir söz vardır, "Türk insanı ezileni sever" diye. Genelde hep böyle olur. Kleiza, D. Howard'ı savunduğu zaman Kleiza'yı destekler. Dallas - Miami serisinde de durum bu şekildeydi. Sezon başlarken yeteneklerini alıp doğu sahillerine giden LeBron, ev sahibi Wade ve bariz şekilde yancılığı kabul eden Bosh'a karşı bir antipatisi oluşmuştu zaten Türk halkının. Birde diğer tarafta Kidd, Nowitzki gibi, şampiyonluğu yıllar öncesinde kazanmış olmaları gereken, ama bir türlü kısmet olmayan isimler vardı. Üç süper starın hayranları da vardı elbet Miami'yi destekleyen, ama çoğunluk Dallas'ın tarafındaydı. Aslında sadece Türkiye'de değil, bütün dünya genelinde böyleydi durum.

Birde seri içerisinde LeBron ve Bosh'un her smaçtan sonra tuhaf ve antipatik hareketleri de eklenince, Dallas'a verilen destek daha da arttı. LeBron ve Wade'in Nowitzki'nin hastalığı ile dalga geçmesinin ardından bu oyunculara duyulan nefret de katlandı.

Artık "Karma" mı diyelim bilemiyorum, Miami favori olarak çıktığı seriyi ve şampiyonluğu kaybetti. Maç sonu toplantısında Rick Carlisle "onlarında zamanı gelecek, ama şimdi bizim zamanımız" dedi. Son derecede haklıydı. Aslında zamanları gelmiş de geçiyordu. 2006 yılından beri her gece kabuslar içinde uyanan Dallas taraftarlarının zamanı da gelmişti. Bu takım için her şeyini ortaya koyan Mark Cuban'ın, oyununu inanılmaz derecede geliştiren Terry'nin de zamanı geçiyordu. 13 yıldır her gün bunun için kavga ettiğini söyleyen, gerçekten çalışmanın ne demek olduğunu gösteren Nowitzki'nin, ve onun söylediği gibi "gerçek bir savaşçı" olan Kidd'in de belki başka şansları olmayacaktı. Ama sonunda kazandılar. Hemde hak ederek.

Ekşi sözlükte "apdirizapdort" nickli bir yazar belkide kazananlar cephesinin hikayesini en güzel anlatan yazıyı yazmıştı maç sonrası.

"clint eastwood'un basketbol ile ilgili bir filmidir bu maç ve bu seri. bir tarafta, zamanında çok iyi olan ama şimdilerde biraz daha az popüler ve ''yorgun'' veteranlar, diğer tarafta her yönden üstün ama kişilikleri oturmamış, yamyam kılıklı, genç züppeler. evet evet kesinlikle clint eastwood yönetmenliğinde çekilmiş bir filmdir bu olay. sonu ise çok mutlu bitmiştir..."

• Kemal Mardin l 29 Mayıs 2011 0 Yorum


Sakarya’daki Yıldız Kızlar Türkiye Şampiyonası’nda mutlu sona ulaşan Fenerbahçe, ilk hava atışından kupayı kaldırana kadar en ufak bir dirençle karşılaşmadı. Sarı Lacivertliler, şampiyonada oynadıkları 6 maçta, ortalama 40,5 sayı farka ulaştılar ve Ceyhan Belediye karşısında oynadıkları final maçını da rahat bir oyun sonunda 78-52’lik farklı galibiyetle noktaladılar.

Hülya Çoklar ve Başak Altunbey gibi iki kaliteli uzuna sahip olan Fenerbahçe, güçlü olduğu alanın bilincinde, macera aramayan bir oyunla sonuca gitti. Çeyrek finalde Şehremini Lisesi potasına bırakılan 107 sayının 103’ünün boyalı alandan veya bu bölgede kazanılan faul atışlarından kaydedilmiş olması, oyun planlarına ne kadar ciddiyetle sadık kaldıklarının en önemli örneğiydi.

Böylece Fenerbahçe, Yıldız Kızlar kategorisinde üst üste 4. şampiyonluğuna ulaşırken, bu sezon A Takım, Genç Kızlar ve Küçük Kızlar kategorilerinin ardından alınabilecek son kupayı da müzesine götürmüş oldu. Fenerbahçe için şüphesiz gurur duyulabilecek bir tablo olmakla birlikte, diğer takımlar için düşündürücü bir durum.

Bu başarının tek ve mutlak formülü apaçık belli: Yatırım! Tabii ki planlı ve uzun vadeli olanından. Erzurum’da Ayşe Cora’nın Beşiktaş adına inanılmaz bir performans sergilediği final maçı haricinde elini kolunu sallayarak kupayı kaldıran genç takım, tam 8 senedir beraber oynayan oyunculardan kuruluydu. Sakarya’da ve Alanya’da izlediğimiz kadrolar da genç takım seviyesine geldiklerinde benzer bir yapılanma içinde olacak ve aynı ablaları gibi, setleri gözü kapalı oynayacak hale gelecekler.

Tabii ki böyle bir kadro yapılanması için doğru oyuncuları küçük yaşlarda bulmak ve bunun için de tarama faaliyetlerini epey ciddiye almak gerekiyor. Fenerbahçe’nin son yıllarda rakiplerinden ayrıldığı nokta da burada ortaya çıkıyor. Botaş ve Antalya Koleji’ni bir yana ayırırsak, diğer takımların çoğunlukla malzeme bulmak yerine eldekini işlemeye çalışması, onları kapalı ekonomiyle yönetilen bir ülkeden farksız kılıyor. İletişim ve ulaşım imkanlarının alabildiğine geliştiği günümüz dünyasında, sadece hinterlandına karşı duyarlı olmak maalesef artık yeterli değil.

Finansal olanakların isteklerle gerçekleştirilebilenler arasında kimi zaman uçurum yarattığını da gözden kaçırmamak lazım ama bu, Galatasaray veya Beşiktaş büyüklüğünde kulüpler için asla bir bahane olamaz. Bu sezon, üç kategoriden birinde final, birinde ise yarı final gören Beşiktaş, kağıt üstünde başarılı bir seneyi geride bırakmış gibi düşünülebilir ama bu, hedef olarak her zaman en üst basamağı işaret eden bir camia için, kendilerine denk rakip sayısının parmakla sayıldığı bir ortamda tartışılması gereken bir başarı. Küçükler kategorisinde Türkiye Şampiyonası’na kalamayan, diğer kategorilerde ise ezeli rakipleri Fenerbahçe ve Beşiktaş’a çeyrek finallerde kaybeden Galatasaray ise kesinlikle başarı kelimesinden çok uzakta duruyor.

Şöyle bir değinip geçtiğimiz Botaş ve Antalya Koleji’ne ise tekrar bir parantez açmak gerekiyor. Türkiye’nin her yerinden oyunculara kapılarını açan bu iki kulüp, bu sezon yarıştıkları kategorilere göre daha küçük yaşta oyuncularla mücadele etmelerine rağmen sergiledikleri ile hem önemli başarılar kazandılar hem de gelecek için ümit vaat ettiler. Anadolu’daki diğer takımlara ve hatta İstanbul’a örnek teşkil edebilecek bu çalışmaları ciddi şekilde dikkate almak gerekiyor.

• Kemal Mardin l 17 Mayıs 2011 0 Yorum


Erzurum’un ev sahipliği yaptığı ve Fenerbahçe’nin şampiyonluğu ile sona eren Genç Kızlar Türkiye Şampiyonası, umudu ve hayal kırıklığını birlikte yaşattı.

Gençler Türkiye Şampiyonası, son basamak olması itibariyle basketbol kalitesine dair beklentilerin en yükseğe çıktığı altyapı organizasyonu. Kora kor mücadele, son topa kalan maçlar, birinci lig adayı oyunculardan maç kazandıran performanslar… Bunlar, altı günlük şampiyona öncesinde bir basketbolseverin şahit olmayı umacağı basketbol anlarından sadece birkaçıydı. Ne var ki unutulmazlar arasında yerini alan final maçı dışında, beklentilerin büyük oranda yerle bir olduğu bir şampiyona geride kaldı.

Şampiyonayı yakından takip edenlerin üzerinde uzlaştığı genel kalite düşüklüğünün en önemli sebebi, şüphesiz ki birçok takımın yıldız takım takviyeli kadrolarla mücadele etmesiydi. Üçüncülük maçına çıkan ve şampiyonanın beğeni toplayan takımlarından olan Antalya Koleji ile Botaş bile yarısı yıldız takım oyuncularından oluşan kadrolarla mücadele ettiler. Normal şartlar altında 1993 ve 1994 doğumlu oyuncuların yer aldığı ve her takıma bir adet 1992 doğumlu oyuncu oynatma hakkı verilen şampiyonada takımların önemli bir kısmı, sakatlıkların da etkisiyle 1995 ve 1996 doğumlu oyuncularla mücadele etmeyi tercih etti. Sonuç olarak ortaya, genç görünümlü bir yıldızlar şampiyonası çıktı. Bu noktada, ortaya çıkan durumun tamamen olumsuz olmadığını da belirtmek lazım tabii ki. Küçük yaşlarına rağmen, kendilerinden dört hatta beş yaş büyüklerin yanında sanki akranlarıymış gibi mücadele eden, yaşları öğrenildiğinde duyanı şaşkınlığa uğratan oyuncu sayısının fazlalılığı ve bu oyuncuların birkaç sene daha bu seviyede forma giyecek olması, gelecek senelerin şampiyonaları için umutları hayli arttırıcı, rekabet seviyesinin ciddi oranda artacağına dair beklentileri yükselten bir tablo çizdi.

Gerçek anlamda genç takımlarla Erzurum’a gelen Fenerbahçe ve Beşiktaş, doğal olarak final yolunda çok da zorlanmadan ilerlediler. Fenerbahçe, finale kadar oynadığı 5 maçı, ortalama 40 sayı farkla kazanırken; Beşiktaş da İstanbul Üniversitesi ve Galatasaray’a karşı oynadığı maçlarda zorlanmasına rağmen 22,8 sayı fark ortalaması yakaladı. Yarı finale yükselmeye hak kazanan dört takım da o noktaya kadar yenilgisiz geldi. Şampiyona boyunca çizgisini koruyan Fenerbahçe ile yavaş yavaş vites arttıran Beşiktaş’ın finaldeki randevusu ise güzel bir veda hediyesi oldu. Şampiyonanın uzatmaya giden tek maçında, Fenerbahçe’nin kontenjan oyuncusu Ecem Güler, 25 sayısıyla takımını sürüklerken Beşiktaş’ın yıldızı Ayşe Cora da özellikle ikinci yarıda sergilediği oyun ve bulduğu peş peşe üçlüklerle 29 sayılık bir yanıt verdi ama gülen taraf Sarı Lacivertliler oldu. Şampiyonanın istatistiki olarak çok ön plana çıkmasa da en potansiyelli oyuncusu olarak göze çarpan Olcay Çakır ise çok kritik anlarda verdiği katkıyla maçı 15 sayı ve 6 asistle tamamladı ama final maçı da dahil olmak üzere şampiyona boyunca erken faul problemine girmesi de kendisiyle ilgili düşülen negatif bir not oldu. Olumlu yönden baktığımızda ise akıllarda kalan açık sahada sergilediği durdurulması imkansız oyun ve atletizmini kullanarak blok ihtimalini sıfırladığı turnikeleri oldu.

Şampiyonanın En Değerli Oyuncusu seçilen Özge Kavurmacıoğlu’nu da atlamak olmaz tabii ki. Uzun boyuyla zaman zaman dört ve hatta beş numaralı pozisyonlarda kullanılan Özge, gerçek bir üç numara olarak değerlendirildiğinde ise hızı ve yüksek şut isabetiyle savunulması oldukça güç bir oyuncuya dönüşüyor. %52 iki sayılık ve %58 üç sayılık isabetleriyle 15 sayı ortalaması yakalayan Özge 10,2 ribaund ortalamasıyla da şampiyonu double-double istatistikleriyle tamamlamış oldu.

Olcay Çakır’ın kenara geldiği zamanlarda, bir an olsun yokluğunu aratmayan, diğer herhangi bir takımda oynasa muhtemelen ilk beşin değişilmez ismi olacak yedek oyun kurucu Setenay Uçar ve boş kaldığında şut kaçırması imkansıza yakın bir görüntü çizmesinin yanı sıra penetreleriyle de rakip savunmayı karıştırmayı çok iyi başaran Melodi Çalışkan da Fenerbahçe’nin göze batan diğer oyuncularıydı. Takım arkadaşlarından bir yaş küçük olduğunu bir an bile hissettirmeyen Cansu Köksal’ın ismini hafızaya almakta da fayda var.

İstanbul’a ikincilikle dönen Beşiktaş’ta ise Ayşe Cora, başta final maçı olmak üzere şampiyona boyunca, lider karakterini sergilemekten ve tek başına maç alabilecek oyuncu potansiyeline sahip olduğunu göstermekten geri kalmadı. Kontenjan oyuncu Ayşegül Günay, tecrübesiyle takımını yönetme konusunda büyük başarı gösterirken Hande Karasu da geleceğin önemli pivotları arasında yer alacağını bir kez daha kanıtlamış oldu.

Şampiyonayı üçüncülükle tamamlayan Antalya Koleji’nde ise uzun boyunu çabuk ayaklarıyla birlikte büyük bir tehlikeye dönüştüren pivot Emel Türkyılmaz, kritik anlarda attığı keskin şutlarıyla oyun kurucu Elif Anaç, pozisyonları için büyük avantaj olan atletik fizikleriyle forvetler Büşra Akgün ve Yeliz Doğan, dikkate değer oyuncular olarak öne çıktılar.

Bu oyuncuların yanı sıra, patlayıcı oyunu sayesinde çok zor pozisyonlardan basket çıkartarak skorer bir oyun sergileyen ve ayrıca kısa boyuna rağmen bir ribaund makinesi gibi görev yapan Botaş’tan Pelin Bilgiç ile yumuşak bileği ve yüksek oyun zekasıyla Galatasaray’dan Merve Alkış, 1994 doğumlu olmalarına rağmen gösterdikleri performanslarla gelecek yıl daha dikkatli izlemek için not düşülen ilk isimler oldular.

• Serhat Gürcan Gündüz l 9 Mayıs 2011 0 Yorum



Büyük bir utanç yaşandı dün gece. Phil Jackson'ın veda maçında olmaması gereken her şey oldu Lakers cephesinde. Ne bir direnç gösterdiler Dallas karşısında, nede biraz uğraş verdiler. Peja'nın 2 üçlüğü sonrası bıraktılar maçı. Phil ise kenarda yine sırıtıyordu. Aslında kariyerinin bütün özetiydi o gülümseme.

Dallas - Lakers serisi hakkında yazılacak pek bir şey yok. Kobe olmasa daha Hornets serisinde elenecekti zaten Lakers. Dallas tecrübesiyle bitirdi işi. Abartmadan söylüyorum, 4 maçta da Lakers ne zaman geri dönmeye çalışsa, yada öne geçse Dallas'ın verilecek bir cevabı vardı. Bu cevap çoğunlukla Dirk, olmadı J. Kidd, J. Terry, Peja veya bir başkası olarak çıktı karşımıza. İnanılması güç bir üçlük yüzdesi ile oynadılar belki ama Lakers için bu bir bahane olamaz elbette. Çünkü 3. maçın 2. çeyreği ile 4. periyot başlangıcına kadar basketbol oynadılar. Birazda ilk maçı katabiliriz bunun içerisine. O Pau'nun hali neydi öyle? Odom'un, Artest'in katkısı neydi seride?

Dün geceki maçı Lakers alır diyordum. Çünkü Jackson'ın veda maçının Los Angeles'da oynanmasını isteyecektir Lakers'lı oyuncular diye düşünüyordum. Gerçi maçtan önce Jackson'ın " This is the final game I’ll coach" şeklinde bir açıklaması da vardı. Zaten ne olacağını biliyordu her zamanki gibi. Odom'un Dirk'e yaptığı hareket değil de, Bynum'ın Barea'ya yaptığı hareket için davalar açılır. O hareketten sonra en ufak bir şekilde Bynum'a bir şey fırlatmadı Dallas seyircisi. Bizde olsa yüzlerce kişi parkeye inerdi. Gerçi Dallas seyircisi dövmekten beter etti Bynum'ı. Sahadan Amerika'nın rapper mafya babaları edası ile çıkarken Bynum, Mavs taraftarları inatla "Lakers'ı süpürün" diye bağırıyordu. Eminim Bynum soyunma odasında ağlamıştır.

Tahmin edilmesi en zor playoff dönemi olduğu için Mavs'ın şampiyon olma ihtimali de, Memphis - Oklahoma serisinin galibi kim olursa olsun ona konferans finalinde süpürülme ihtimali de var. Sürprizlere o kadar açık bir sene yaşıyoruz ki klişeleri bile kullanamıyoruz. Mesela Dallas'ın şansı için "Lakers serisinde çok yıprandılar" diyemiyoruz. Çünkü güle oynaya geçtiler "Lakers" serisini.

Artık Phil Jackson olmayacak saha kenarında. Bu demek oluyor ki, Lakers'ın sistemi de değişecek. Yeni oyuncular, takaslar önümüzdeki sezon Lakers'ı bekliyor. Artık o muhteşem üçgen hücumları Kobe'nin alışkanlığı sayesinde izleyeceğiz. O da istem dışı olacak. Çünkü üçgen hücumu bu seviyede oynatabilecek Sam Barry -ki kendisi üçgen hücumun yaratıcısıdır- ne yazık ki 1950 yılında vefat etti. Bir diğer isim olan Tex Winter ise (o da Phil Jackson'a üçgen hücumu öğreten isimdir. Kolej liginde oynarken hocası Sam Barry'den öğrenmiş.) 2009 yılında ne yazık ki felç geçirdi. Phil Jackson'da kariyerine veda ettikten sonra üçgen hücumu bu adamlar seviyesinde bilen iki kişi kalıyor. Birisi ekselansları Jordan, diğeri ise Kobe Bryant. Yani Kobe koçluk kariyerine başlayana kadar "üçgen hücum severler" biraz beklemek zorunda kalacak.

• atigol l 10 Nisan 2011 0 Yorum


Şampiyonluk yarışının kızıştığı bir ortamda Eskişehir-Fenerbahçe maç yazısını Galatasaraylı arkadaşımızdan geldi. Mikrofonlarımız Korak Gök'te... 

Öncelikle selamlar! Bu güzide sitede yazı yazma olanağı bulduğum için çok mutlu, bu şansı veren arkadaşlarıma da müteşekkirim. 

Kadroları görmeden önce çok çekişmeli bir maç bekliyordum, hatta FB taraftarı arkadaşlarıma sorduğumda da ‘’Bursa maçında puan kaybetmeseydik, 1 puana razı olacağımız maçtı bu’’ tepkilerini aldım maç hakkında sorular sorduğumda, kadroları gördüğümde de FB açısından işin ne kadar zor olacağını bir kez daha anladım.

Eskişehir ligin beklediği değeri bulamamış oyuncularından kurulmuş bir kulüp, Avrupalı biraderlerimiz ‘’underrated’’ diyor bu mevzuya. Özellikle Beşiktaş’tan gönderilen Erkan Zengin, Gençlerbirliği’nde mükemmel oyunlarını izlediğimiz Burhan Eşer, ligin en önemli orta saha oyuncularından biri olmaya aday Alper Potuk ve devre arasında yapılan en iyi transferlerden Diego Angelo, hiç isimlerinden söz edilmeyen ama bu güzel takımın iskeletini oluşturan oyuncular, hepsini de 11’de görmemiz daha da heyecanlandırdı maçı izleyen bizleri.

Buna karşılık FB pek verim alamadığı Caner ve Aykut Hoca’nın bir süre takımdan sildiği Cristian ile sahadaydı, Eskişehir’in sağlam orta sahası karşısında özellikle Caner’in performansı büyük soru işaretiydi ama maç başladıktan sonra ufak tefek kel adamın biri sahneye çıktı, yine soru işaretlerini ünlem işaretlerine çevirdi! Evet Alex’ten bahsediyoruz alıştığınız üzere.

Maç başladığında kafa kafaya giden oyunun üzerine bir de gol bulan Eskişehir’in havaya girmesine fırsat vermeden Caner’in önüne klas bir top bıraktı, Diego Angelo sakatlığının etkisiyle olsa gerek büyük bir hata yaptı, haftalardır formayla alakası olmayan Caner fileleri buldu, beraberliği getirdi.

Sonra Alex Aleyhisselam bunu da yeterli bulmadı, başında 3 stoper olan Niang’a öyle klas bir asist yaptı ki, 2 stoperi top Niang’a ulaşmadan oyundan düşürdü, Niang da üzerinde kalan tek stoperi sırtında taşıyıp maçı çevirdi.

Gollerden sonra Eskişehir disiplinden kopmadı, ancak üretken de olamadı. Bunda özellikle Gökhan Gönül’ün Erkan’ı hayatından bezdirmesi ve Sezer Öztürk’ün FB savunma hattı ile orta sahasının arasında sıkışıp çok fazla top kaybetmesi büyük rol oynadı, Alper Potuk ve Doğa Kaya (kendisi memleketim futbolunun gördüğü en felaket ön liberolardan biridir bence, şahsi fikrimi de araya iliştireyim) ise kah Alex’in kah Emre’nin peşine düşmek zorunda kalınca Eskişehirspor hücumda istediklerini yapmadı, bunun dolayısıyla devre sonuna doğru oyundan düşüp 2-3 net pozisyon verdiler. Onlarda da Ivesa ve şansı iyi iş çıkardılar. 

İlk devre bittiğinde Bülent Uygun orta sahadaki 2 defansif bir ofansif dizilişi değiştirip 3 adet çift yönlü oynamaya çalışan oyuncuyu oynatarak orta saha kontrolünü eline almak istedi, bunun için de Sezer-Pele değişikliğini yaptı. Bu değişiklik hem EsEs’i etkisiz Sezer’in top kayıplarından kurtardı hem de geride demarke kalıp hayatının topunu oynayan Cristian’ın hareket kabiliyetini kısıtladı, FB oyunda biraz sıkışınca da oyuna renk geldi. Özellikle Pele’nin girdikten sonra mükemmel oynaması biraz daha dengeledi sahadaki güzel oyunu. Amma velakin sahada ufak tefek kel adamın biri hala sabitti ve pek strese girmeye niyeti yoktu kendisinin. Bu sefer de Gökhan Gönül’ün (sahadaki en sinirli oyuncuydu, nedenini çözemedik bir türlü) önüne asist yazılası bir ince top bıraktı, Gökhan da Semih’i vurdu işi bitirdi. Maç da orada bitti zaten.

Maçın sonunda aklımda Alex’in güzel oyunu, Bülent Uygun’un oyunu çevirmek için yaptığı hamleler, Cüneyt Çakır’ın bu sezon ilk defa ligimizde Avrupa’da yönettiği maçların standartlarını yakalaması, Pele’nin ve Alper Potuk’un ikinci yarıdaki mükemmele yakın performansları ve Aykut Kocaman’ın maçı ellerinden kaçmadan değişikliklerle tutması kaldı, burada yazmadıklarımı da yukarıda elim, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım nacizane. 

Nice güzel maç hikayeleriyle birlikte olmamızı diler, SSL’deki tüm maçların bu standardı tutturmasını Futbol Tanrısı’ndan rica ederim, görüşmek üzere efendim!

• Kemal Mardin l 7 Nisan 2011 0 Yorum

Houston Rockets, Sacramento Kings’e yenilerek play-off umutlarını Kaf Dağı’nın ardına postalasa da hala Doğu’nun 6. sırasındaki Philadelphia 76ers’ın yarım galibiyet önünde oldukları gerçeği yılların eskitemediği o meşhur soruyu gündeme getiriyor: Daha fazla galibiyeti olan takımın play-off dışında kalması adil mi?

Basketbolseverler için iftar vakti olan NBA play-off’larının başlangıcı, oyuncuların ve takımların gerçek performanslarını izleme zamanının geldiğinin habercisidir ama bazı takımlar, play-off’ta bırakın gerçeği, herhangi bir performans sergileyemeden gecikmeli tatillerine başlarlar. Rekabet yoksunu Doğu Konferansı 1. tur eşleşmeleri, bazı takımların bulundukları yerde olmayı hiç ama hiç hak etmedikleri ve onlar yüzünden Batı Konferansı’nda tabiri caizse nice taş gibi takımı izlemekten mahrum kaldığımız gerçeğini tokat gibi yüzümüze çarpar.

Bu sezonun mağduru da Houston Rockets. NBA’in açık ara en zorlu grubu olan Güneybatı’da yer aldığından San Antonio, Dallas, New Orleans ve Memphis’le her sene 4 maç yapmak zorunda kalması yetmezmiş gibi, en önemli yıldızı Yao Ming’ten koca bir sezon mahrum kalan Rockets, allem etti kalem etti yine %50’nin üzerinde galibiyete ulaştı ama nafile. Son 4 maçları öncesinde 41 galibiyete ulaşan Rockets’lı oyuncular, play-off’u evlerinden seyretmek zorunda kalacaklar. Bunu yapmak için televizyonu açtıklarında karşılarına çıkacak takım da 35 galibiyetli Indiana Pacers olacak. Bu sezon karşılaştıkları iki maçta da devirdikleri Pacers.

Sorunun çözümü açık ama imkansız. Play-off’a girecek takımların konferansa göre değil de bir bütün olarak sıralanması ve böylece en iyi 16 takımın play-off’ta yer alması, sıkça dile getirilen bir çözüm önerisi. Böyle bir yöntemin, şu anki sıralamaya göre 99’un finali Spurs-Knicks veya seyretmenin mutlaka çok keyifli olacağı Magic-Nuggets gibi eşleşmeler ortaya çıkartacak olması, kulağa hoş geliyor tabii ki. Ancak şunu gözden kaçırmamak gerekiyor: ABD’nin doğu ve batı kıyıları arasındaki mesafe, ortalama olarak 4500 kilometre civarında. Bu uzaklıktaki bir eşleşmenin galibiyle bir saat uzaklıktaki rakibini eleyenin bir sonraki turda karşılaşması, takdir edersiniz ki çok da adil bir durum yaratmayacaktır. O yüzden bu önerinin üzerine bu denli yazılıp çizilmesi ve ihtimal dahilindeymiş gibi düşünülmesini abes buluyorum açıkçası.

Çözüm ne derseniz, mevcut şartlar altında rıza göstermekten başka bir çözüm olduğunu düşünmüyorum. Bir şekilde Doğu Konferansı’ndaki kaliteli takım sayısı artmadıkça –Big 3 özentiliği yüzünden yıldızların giderek daha heterojen dağılmaya başladığı Doğu’da bunun da ne kadar mümkün olduğu tartışılır- vaziyet budur. Ya da belki de oyuncu maaşlarının düşürülmesi tartışmalarında felaket senaryosu olarak sunulan takım sayısının düşürülmesi ihtimali o kadar da kötü bir seçenek değildir? Sonuçta bir türlü bekleneni veremeyen Charlotte Bobcats gibi bir enkaza veya esas enerjisini kolej basketboluna harcayan Indiana eyaletinden bir takıma kimin ihtiyacı var ki?

Bu yazı Basketbolseverler.com için yazılmıştır.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 6 Nisan 2011 0 Yorum

Malezya GP öncesi, Team Lotus pilotları Jarno Trulli ve Heiki Kovalainen Kuala Lumpur'daki The Alice Smith Okulu'nu ziyaret ettiler. Malezya'nın Formula 1'e girmesinin getirileri arasında böyle sosyal sorumluluk projeleri de var. Pistte yüzü bir türlü gülmeyen pilotların çocuklarla birlikte güzel vakitler geçirmesi de takım adına olumlu bir gelişme. En azından kafalarını dağıtmışlar biraz. O ziyarete dair birkaç foto ve Lotus'un twitter sayfasından alınmış kısa bir video ile yazıyı sonlandıralım.
Pilotlar, öğrencilerin sorularını cevaplıyorlar.
Sanırım Kovalainen'e saldırı planlamışlar. Ne güzel olurdu.


• Cengiz Bahadır Özdemir l 4 Nisan 2011 0 Yorum

Rengimiz belli olmasın diye alfabetik sıraya göre (soyad sırası) fotoğrafları koydum. En güzel kaskların son iki sırada olması ise tamamen şans.

• Serhat Gürcan Gündüz l 3 Nisan 2011 0 Yorum



Fenerbahçe, Kadıköy'de Bursaspor'u ağırladı bugün. Her ne kadar maça Kuddusi Müftüoğlu'nun düdükleri damga vursa da, heyecanlı ve güzel bir maç izledik. Bu yüzden maçın her dakikasında gol arayan Fenerbahçe'yi ve "Şampiyonluk yarışında bende varım" demek için aslanlar gibi mücadele eden Bursaspor'u tebrik etmek gerekiyor. Hakem Kuddusi Müftüoğlu için ise söylenebilecek tek şey, açık ara MHK bünyesindeki en yüreksiz hakem olduğudur. Enteresan kararlara imza attı bu gece kendisi. Mesela önce tehlikeli olabilecek bir atağı oyuncu değişikliği yüzünden kesti, daha sonra yok durun vazgeçtim dedi. Faulün üzerinden 15-20 saniye geçtikten sonra ortada bir avantaj yokken "avantaj kaybolduğu" için faul düdüğü çaldı. Çalamadığı ve yanlış çaldığı düdüklerden bahsetmeye bile gerek yok. İtiraz dozunu bir hayli aşmalarına rağmen Alex ve Lugano'yu uyarmaya bile cesaret edemedi. Hatta Fenerbahçe'nin sert oyununa rağmen hatırladığım kadarıyla sadece Dos Santos'a kart çıkartabildi.

Aykut Kocaman'ın ise bugün en büyük yanlışı, orta sahada Özer - Mehmet - Christian üçlüsü ile başlamasıydı. Kenarda Gökay dururken, geçirdiği ameliyatlar sonrası halen kendini toparlayamayan Özer'le başlaması yanlış bir karardı. Orta sahada forvet arkasında oynamayıp, serbest oynayan tek oyuncu olmuş olabilir bu maçta Özer. Mevkisi neydi henüz çözebilmiş değilim. Hatta 5-6 arkadaş toplanıp nerede oynadığını bulamama riskimiz var. Sol kanatsız 45 dakika oynayan Fenerbahçe, Dia ve Caner'in girmesinden sonra hapsetti Bursaspor'u kendi sahasına. Bursaspor'da ise Sercan ve Altidore çok geç girdi oyuna. Fenerbahçe arka tarafta büyük boşluklar bırakmaya başladığında Bursa orta sahası henüz düşmemişti oyundan. Bundan yararlanamadı Ertuğrul hoca. Yinede İbrahim ve Serdar'ın kusursuz oyunu sahadan bir puan çıkarmalarını sağladı. Maçın adamı İbrahim, milli formayı çoktan hak ettiğini gösterdi.

Sonuç olarak Fenerbahçe, Trabzonspor'un iki puan gerisine düştü. 17'de 17 baskısından kurtulması en büyük artısı Fenerbahçe'nin. Şimdi önemli olan "kaçan" konumuna gelen ve Fenerbahçe tarafından "kovalanacak" Trabzon'un ne reaksiyon vereceği. İkinci yarının başındaki gibi seri puan kayıpları mı yaşayacaklar, yoksa bu yükü omuzlayıp şampiyonluk basamaklarını tek tek çıkmaya devam mı edecekler?

Bundan sonra ligde ne olabilir peki? Öncelikle şunu belirtmek lazım. Fenerbahçe'nin önümüzdeki iki hafta boyunca ligde oynayacağı rakipleri ile, Trabzonspor 2 hafta sonra oynayacak. Yani Fenerbahçe sırasıyla önce Eskişehirspor deplasmanına gidecek, daha sonra Gaziantep ile Kadıköy'de oynayacak. Trabzonspor ise TT Arena'da Galatasaray ile oynadıktan sonra Bursaspor ile içeride karşılaşacak. Sonraki iki haftada ise önce Eskişehir deplasmanı, ardından Avni Aker'de Antep'i ağırlayacak.

Önümüzdeki dört haftanın programı şu şekilde;
Eskişehir - Fenerbahçe
Galatasaray - Trabzon

Fenerbahçe - Gaziantep
Trabzon - Bursa

Buca - Fenerbahçe
Eskişehir - Trabzon

Fenerbahçe - İstanbul B.B.
Trabzon - Gaziantep

Bu dört haftayı hangi takım kayıpsız geçerse şampiyon olacak gibi duruyor. Yinede Trabzon'un işi daha zor. Hem Galatasaray, hemde Bursa maçlarını kayıpsız geçmeleri gerekiyor. Çünkü kalan fikstürüne bakarsak, Fenerbahçe'nin puan kaybetmesi en muhtemel maçlar Eskişehir ve Antep maçları.

Ligin 33. haftası şampiyonu ilan edecek hafta bana göre. Yani ya İstanbul'da Fenerbahçe, yada Avni Aker'de Trabzon taraftarları ligin bitimini beklemeden şampiyonluk sevincini yaşayacaklar 90 dakika sonunda.

Bursaspor'un ise halen şansı devam ediyor. Onlar için belirleyici maç ise Trabzonspor maçı olacak. Burada kaybedilecek puanlar onları şampiyonluk yarışından iyice uzaklaştıracak. Bursa'nın kalan maçları ise sırasıyla şu şekilde; Antalya, Trabzon (D), Manisa, Kayseri (D), Beşiktaş, Kasımpaşa (D), Gençlerbirliği.

Lig sonuna kadar çok keyifli bir yarış bizi bekliyor yani. Yinede kesin olan, ve olmaması kıyamet alameti sayılacak tek şey hakem hataları ve yöneticilerin yıllardır değişmeyen demeçleri olacak.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 21 Mart 2011 0 Yorum

Ve sezon 25 Mart'ta başlıyor. 1 senelik aranın ardından, Avustralya yine ilk yarış olarak karşımıza çıkmış durumda. Çocukluğumda, her sezon Avustralya ile başlar; Japonya ile biterdi. Sonra Brezilya girdi devreye ve son yarışlar Brezilya'da yapılmaya başlanmıştı. Ama Arap sermayesine kayıtsız kalamayan Formula 1, başlangıç ve sonuç yarışlarını Arap ülkelerinde yapmaya başladı. Bu sene ise Bahreyn'in iptal edilmesiyle eski alışkanlıklara geri dönülüyor. İptal kararı sonrası takımlar daha fazla test yapma imkanı buldu. Bu testlerde Ferrari, Red Bull gibi takımların yanında Mercedes ve Sauber'in performansları da dikkat çekti. McLaren ve Force India ise hayal kırıklığıyla dolu haftalar geçirdiler. Şimdi takımlara, pilotlara ve yeni kurallara şöyle bir göz gezdirelim:

Scuderia Ferrari (Alonso-Massa)

Pistin en hızlılarından biri olan Ferrari, aynı zamanda en hızlı pilota da sahip. Alonso en fazla tur atan pilotlardandı. Aldığı başarılı sonuçlar ve kendine güveni de onu bir adım öne çıkarıyor. Massa yine ikinci pilot olarak görevini yapacak. Yeri geldiğinde yol verecek, yeri geldiğinde gaza getirilip podyum kovalayacak. Son yarışını 2 sezon önce kazanmış birinin hala Ferrari'de olmasının mantığını anlamak zor tabi. Son senesinde en iyisini yapmaya çalışacak.

Red Bull Racing (Vettel-Webber)

Rekabet üzerine kurulu bir takım Red Bull. Vettel-Webber çekişmesi takım için zararlı gibi gözükse de bence başarının sırrı bu ikiliyi kapıştırmakta. Vettel şampiyon pilot olarak bu sezona başlayacak ve üstündeki yük de ağır olacak. Webber ise kariyerinin sonunda şampiyonluk istiyor. En başarılı senelerini burada yaşadı ve bu sene de iddialı açıklamalarıyla dikkat çekiyor. Araç için söylenecek fazla bir şey yok. Pistin en hızlısı ama en dayanıklısı olacak mı, onu da yarışlarda göreceğiz.

McLaren Mercedes (Hamilton-Button)

Testlerde en fazla sorun çıkaran araçlardan birine sahip McLaren. Hamilton bu durumdan hoşnutsuz olduğunu defalarca dile getirdi. Son olarak "En iyisi olmak için buradayım, birkaç yarış kazanmak için değil" diyerek durumu çok net bir şekilde özetledi. Button ise daha iyimser. Yeni aracın, yeni lastiklerle yarışmasının ve iyi performans göstermesinin zaman alacağını söylüyor. Sonunda da Red Bull'un bu sezonun en iddialı takımı olduğunu itiraf ediyor. Eğer testlerin daha ilerisine gidemezlerse, yerlerini Mercedes'e kaptırabilirler.

Mercedes GP (Schumacher-Rosberg)

Ross Brawn mucizesi bu sene gerçekleşir mi? Mercedes bu sorunun cevabını arıyor. Bir efsane pilot, bir umut vaat eden pilot ve sağlam bir araç. Şampiyonluk, en azından birkaç yarış kazanmak için daha ne gerekir? Barcelona'daki testlerin en iyilerinden biri oldular. Schumacher bu sene podyumda sürekli yer almak için yarışacaklarını söylüyor. Geçtiğimiz sene hep ihtiyatlı konuşmuştu. Bu sene iddialı demeçlere başladıysa bildiği var demektir. Rosberg de çok yetenekli olduğunu geçen sezon gösterdi. İlk üç arasına gireceklerini düşünüyorum.

Renault Lotus (Heidfeld-Petrov)

İsmi bir garip, rengi bir değişik, en iyi pilotundan yoksun bir takım izleyeceğiz. Pistteki performansları sezon öncesinde iyiydi. Formula 1'in Hikmet Karaman'ı olmaya aday pilotu Heidfeld için Renault büyük şans. Bir Kubica değil ama hızlı bir pilot. Sınırları zorlamayı seviyor ve bu sene de kendisinden beklenen puan alması. Petrov ise son şansını kullanıyor. Geçen sene yarış tamamlamakta zorlandı. Bu sene önündeki Heidfeld'le çekişecek. Kendisini göstermesi için önemli bir fırsat.

Williams Cosworth (Barrichello-Maldonado)

Barcelona'da sorunlar yaşayan takımlardan Williams. Buna rağmen, pistin en eskilerinden Barrichello'ya sahipler. Usta Brezilyalı yine aracından maksimum performans alacaktır. Ama gözler Maldonado'nun üzerinde olacak. İlk önce sponsor pilotu diyerek burun kıvırmıştım ama testlerde o kadar da kötü bir pilot olmadığını gösterdi. Her ne kadar sorunlu yarışlar çıkarsa da bence bu sene Maldonado önemli bir aşama kaydedecek.

Sauber (Kobayashi-Perez)

Sezon başında beklentilerin üzerinde olan takımlardan biri oldu Sauber. Kobayashi gibi bir pilota sahipler. Geçen seneki performansı -özellikle son yarışlardaki- inanılmazdı. Akıllara Takuma Sato'yu getirmiş olsa da, ondan çok daha iyi. Muhtemelen birkaç yarış daha olsa, o gazla Kobayashi ilk 5'i zorlardı :) Ama yanında bir başka hızlı pilot olacak. 1981'den beri Formula 1'deki ilk Meksikalı olan Perez, testlerdeki performansıyla herkesi hayran bıraktı. Sauber bu senenin sürprizi olabilir. Yeter ki araçları sorun çıkarmasın.

Force India (Sutil-Di Resta)

Sezona kötü başlayan takımlardan. Testlerdeki süreleri çok iyi değil. Pilotlara bakınca da umutlanmak zor. Sutil'in orta sıra pilot olduğunu geçen sene gördük. Orta sıralardaki rekabet için ismi yazılabilir. Ama Di Resta'nın son sıralarda debeleneceğini düşünüyorum. Eğer araçları dayanırsa birkaç puan toplayabilirler. Onun dışında bu sezon sonlarda kalacaklar.

Toro Rosso (Buemi-Alguersuari)

Geçen sene alt sıraların en iyileriydiler. Bu sene de önemli zamanlara imza atarak sezona başladılar. İki genç pilotun daha iyi performans göstermesi bekleniyor. Yeni aracın daha rekabetçi olacağını görüyoruz. Alt sıralardan, orta sıra takımı olmamaları için hiçbir sebep yok.

Team Lotus (Trulli-Kovalainen)

Yemyeşil rengiyle gerçek Lotus görünümünde olan Team Lotus bu sene daha iddialı. Geçen seneki geri dönüş pek iyi olmamıştı. Hatta 500. yarış tam bir hayal kırıklığıydı. Ancak bu sefer biraz daha umutlular. Renault motoruyla Red Bull kanatları eğer uyumlu çalışırsa Lotus'un puanlar kazanmaması için hiçbir sebep yok. Bir de Kovalainen'in düzelmeyen performansı var ama o konuya girmeyelim.

Hispania Racing Team (Karthikeyan-Liuzzi) ve Virgin Racing (Glock-D'Ambrossio)

İki takımı da bir arada değerlendirmek istememin sebebi, testlerdeki kötü performansları. Umut verici bir pilot yok. Belki Liuzzi'nin geçen seneki ortalama performansıyla öne çıktığını görüyoruz ama bunun dışında iki takımın bazı yarışlara çıkamayacağını düşünüyorum. Sebebi de, birazdan açıklayacağım %107'lik kural. Yarışsalar da puan alırlar mı, o da bir başka sorun tabi.
Kurallar:

Pirelli artık Formula 1'de. Yepyeni 6 lastik seçeneği sunuyor. Bunları sert, orta, yumuşak, süper yumuşak, ıslak ve geçiş lastikleri şeklinde sıralayabiliriz. Farklı renklerdeki lastikler sayesinde bizler de hangi takımın, hangi lastiği kullandığını görebileceğiz.

Sert - Gümüş
Orta - Beyaz
Yumuşak - Sarı
Süper Yumuşak - Kırmızı
Islak - Turuncu
Geçiş - Mavi

Araçlarda da büyük değişiklik var. KERS yeniden devrede. Frende ortaya çıkan kinetik enerjinin saklanıp istenildiği zaman bu enerjinin kullanımını sağlayan sistem, daha önceden pahalı ve herkesin kullanamayacağı bir teknoloji olduğu için yasaklanmıştı. 2 senedir mühendisler bu sistem üzerinde çalışıyor ve iyi kullanan takımlar bariz bir avantaj kazanacaktır.

%107'lik kural ise küçük takımların pek çok yarışı kaçırmasına sebep olacak bir kural. Cumartesi günü en hızlı turu atan pilotun, %107'si kadar yavaş olan pilot pazar günkü yarışa katılamayacak. Bu da, sonda bahsettiğim takımları epey bir etkileyecek.

Ayarlanabilir arka kanatlar da bir başka yenilik. Ancak ben bunu daha çok acayiplik olarak görüyorum. Bir tuş sayesinde arka kanatlarda boşluk yaratılıyor ve geçişi kolaylaştırıyor. Ancak bunu her noktada değil, sadece izin verilen yerlerde yapabiliyorsunuz. Ayrıca ilk 2 turda bunu kullanmak yasak. Belirli noktalar ve ilk 2 tur dışında, pilotları bir de gereksiz tuşlarla uğraştırması açısından bence gereksiz bir kural olmuş. Şu anda sağlayacağı katkı merakla bekleniyor.

KERS geri geldi, F Kanal kaldırıldı. Bir başka saçmalık olarak gördüğüm F Kanal sisteminin kaldırılmış olması artı olsa da, ayarlanabilir kanatlar için bundan fedakarlık edildiğini düşünüyorum. KERS'in de tüm takımlarda olması durumunda nasıl bir sonuç yaratacağı önemli.

Takım emirleri artık serbest. Tabi bunu da adabıyla yapmak kaydıyla. Öyle doğrudan "Hacı, takım arkadaşına yol ver, o kazansın" gibi abuk bir cümle kurulamaz. Onun yerine "Felipe, Fernando is faster than you" demek daha mantıklı.

Son olarak, artık 4 yerine 5 vites kutusu kullanılacak. Sezon boyunca 4 vites kutusuyla yarışılan geçtiğimiz senede Red Bull çok zorlanmıştı. Artık bu sayı 5'e yükseltildi. İkinci bir pilot için fena olmayan sonuçlar görmeyiz umarım.

"Gel tezkere" şarkısı eşliğinde Avustralya GP'sini bekliyoruz.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 18 Mart 2011 0 Yorum

"Cuma günü derbi mi olur", "Saat 21:00'a derbi mi konur", "Nevruzdan değil de Fenerbahçe Acıbadem'in final-four maçları yüzünden mi böyle oldu" gibi sorular irdelendi, irdelenmeye devam ediyor. Pek ala haftaiçi de derbi maçların oynanabileceğini, hatta gündüzleri de derbi maçları olması gerektiğini düşünürüm. Gece oynandığı vakit daha farklı bir şey ortaya çıkmıyor. Futbol kalitesi çok değişmiyor. Belki tribün dışında kavga olduğu zaman kendinizi daha rahat saklarsınız, o ayrı.

Evet, bugün (yani cuma) derbi maçı oynanacak. Ama benim dikkatimi çeken, maçın oynanacağı tarih. 18 Mart, yani Çanakkale Zaferi'nin olduğu günde futbol maçı oynanacak. Hem de Türkiye'deki en büyük derbi maçı (Bir Beşiktaşlı olarak bunu söylemekte sakınca görmüyorum). Takımların saha öncesinde pankartla çıkacağını tahmin ediyorum. Ama bundan daha öte bir şey olmalı. Bugünün anlamını ve önemini, güzel futbolla perçinlemeliyiz. Fenerbahçe ve Galatasaray bunu yapmaya mecburdur. Taraftarların birbirlerine güller atması, futbolcuların şakalaşması değil mesele. Sadece güzel futbol, sadece iyi mücadele. Belki bir Milli Takım maçı olsa bu söylediklerim daha anlamlı olabilirdi. Ama en fazla taraftara sahip, kendilerini en büyük gören bu iki takımdan 18 Mart anısı olarak güzel şeyler beklemek de benim için anlamlı.

Koreografi konusunda iki takım da Türkiye'de önemli işler yapmıştır. Belki Avrupa'dakiler kadar değil ama Türkiye standartlarında güzel şeyler hazırlamışlardır. Çanakkale Savaşı'nda hayatını kaybedenleri hatırlatacak bir düzenleme yapılamaz mı? Oraya atıfta bulunulacak bir çalışma çok mu zor? Peki bu yapılırsa derbinin havası kaçacak, futbolumuz büyük bir yara mı alacaktır?

Bugün 18 Mart. Bugün Galatasaray-Fenerbahçe maçı var. Benim aklıma kavga-gürültüden çok daha farklı şeyler geliyor. Umarım aklıma gelen bu güzel şeyler, sahada da karşılığını bulur. Tribüne de yansır bu düşünceler. 18 Mart'ı kavgalı, dövüşlü, sulu bir şekilde hatırlatmanın kimseye faydası olmayacaktır.

• atigol l 0 Yorum


Bugün yine bir bayram günü diyecekler size Galatasaray ile Fenerbahçe karşılaşacağından. Hayır bayram değil, savaş var bugün. Yeni bir cephe açılıyor hatta Türk Telekom Arena'da. Kavgası, dövüşü eksik olmayacak. Tribünde küfür edeceğiz birbirimize hem de en ağır şeklinde. Maçın ardından TV başına geçip hakeme sayacağız. Sonrasında çok bilenleri dinleyeceğiz, hor görecekler sahadaki oyunun kalitesini. Bilmiyorlar ki bu 90 dakikada önemli olan futbol değil, anlayamazlar ki bizim Galatasaray'ı, Fenerbahçe'yi futboldan daha çok sevdiğimizi. Takımımızın rengine sevdalandığımız günden bu yana diğerinden nefret ettiğimizi.

Umurumuzda olmayacak maçın sonunda nasıl kazandığımız. "Şampiyon olayacak mıyız, seneye Avrupa'ya gidebilecek miyiz?" sorularını aklımızın ucundan geçirmeyeceğiz. Tek derdimiz Fenerbahçeli isek Galatasaraylı, Galatasaraylı isek Fenerbahçeli bulmak olacak yakınlarda. O yüzden hissedelim bu duyguyu bugün. Evet nefret edelim birbirimizden bugün, ertesi gün nasıl olsa yine birlikte yaşayan insanlar olacağız. Ama bugün değil! İlk düdükten itibaren ben Fenerbahçeli olacağım, babam Galatasaraylı, dostlarım Fenerbahçeli düşmanlarım Galatasaraylı. Ne puan durumu umurumda ne futbolun kalitesi, ne taktiği ne hakemi! Dünyanın en büyük derbisi de olmasın. Zaten diğerleri anlayamaz ki bunu dünya derbisi olsun. Ben bilmiyorum ki nedenini onlar anlasın. Biz hepimiz sarıya aşığız bizi bir araya getirdiği için. Ama bugün sarının yanındaki kırmızıdan nefret ediyoruz tıpkı Galatasaraylıların onun yanındaki lacivertten ettiği gibi.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 14 Mart 2011 0 Yorum

Indian Wells başladı ve çok fazla sürpriz olmadan devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde turnuvanın kutlaması vardı. Bu kutlama gecesine pek çok sporcu katıldı. Onlardan bir demet sunalım, yetmez diyenleri de şuraya alalım.
Ivanovic yine şık, yine güzel ama hala kendine gelebilmiş değil.
Clijsters sadeliğin kitabını yazmaya devam ediyor.
Pavlyuchenkova, annesi ve erkek arkadaşıyla geceye katılmış.
Zvonareva, koçuyla birlikte poz vermiş.
Vesnina, Radwanska Kardeşler ve Hantuchova (Girl Band çıkar bunlardan)