TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

• Cengiz Bahadır Özdemir l 21 Mart 2011 0 Yorum

Ve sezon 25 Mart'ta başlıyor. 1 senelik aranın ardından, Avustralya yine ilk yarış olarak karşımıza çıkmış durumda. Çocukluğumda, her sezon Avustralya ile başlar; Japonya ile biterdi. Sonra Brezilya girdi devreye ve son yarışlar Brezilya'da yapılmaya başlanmıştı. Ama Arap sermayesine kayıtsız kalamayan Formula 1, başlangıç ve sonuç yarışlarını Arap ülkelerinde yapmaya başladı. Bu sene ise Bahreyn'in iptal edilmesiyle eski alışkanlıklara geri dönülüyor. İptal kararı sonrası takımlar daha fazla test yapma imkanı buldu. Bu testlerde Ferrari, Red Bull gibi takımların yanında Mercedes ve Sauber'in performansları da dikkat çekti. McLaren ve Force India ise hayal kırıklığıyla dolu haftalar geçirdiler. Şimdi takımlara, pilotlara ve yeni kurallara şöyle bir göz gezdirelim:

Scuderia Ferrari (Alonso-Massa)

Pistin en hızlılarından biri olan Ferrari, aynı zamanda en hızlı pilota da sahip. Alonso en fazla tur atan pilotlardandı. Aldığı başarılı sonuçlar ve kendine güveni de onu bir adım öne çıkarıyor. Massa yine ikinci pilot olarak görevini yapacak. Yeri geldiğinde yol verecek, yeri geldiğinde gaza getirilip podyum kovalayacak. Son yarışını 2 sezon önce kazanmış birinin hala Ferrari'de olmasının mantığını anlamak zor tabi. Son senesinde en iyisini yapmaya çalışacak.

Red Bull Racing (Vettel-Webber)

Rekabet üzerine kurulu bir takım Red Bull. Vettel-Webber çekişmesi takım için zararlı gibi gözükse de bence başarının sırrı bu ikiliyi kapıştırmakta. Vettel şampiyon pilot olarak bu sezona başlayacak ve üstündeki yük de ağır olacak. Webber ise kariyerinin sonunda şampiyonluk istiyor. En başarılı senelerini burada yaşadı ve bu sene de iddialı açıklamalarıyla dikkat çekiyor. Araç için söylenecek fazla bir şey yok. Pistin en hızlısı ama en dayanıklısı olacak mı, onu da yarışlarda göreceğiz.

McLaren Mercedes (Hamilton-Button)

Testlerde en fazla sorun çıkaran araçlardan birine sahip McLaren. Hamilton bu durumdan hoşnutsuz olduğunu defalarca dile getirdi. Son olarak "En iyisi olmak için buradayım, birkaç yarış kazanmak için değil" diyerek durumu çok net bir şekilde özetledi. Button ise daha iyimser. Yeni aracın, yeni lastiklerle yarışmasının ve iyi performans göstermesinin zaman alacağını söylüyor. Sonunda da Red Bull'un bu sezonun en iddialı takımı olduğunu itiraf ediyor. Eğer testlerin daha ilerisine gidemezlerse, yerlerini Mercedes'e kaptırabilirler.

Mercedes GP (Schumacher-Rosberg)

Ross Brawn mucizesi bu sene gerçekleşir mi? Mercedes bu sorunun cevabını arıyor. Bir efsane pilot, bir umut vaat eden pilot ve sağlam bir araç. Şampiyonluk, en azından birkaç yarış kazanmak için daha ne gerekir? Barcelona'daki testlerin en iyilerinden biri oldular. Schumacher bu sene podyumda sürekli yer almak için yarışacaklarını söylüyor. Geçtiğimiz sene hep ihtiyatlı konuşmuştu. Bu sene iddialı demeçlere başladıysa bildiği var demektir. Rosberg de çok yetenekli olduğunu geçen sezon gösterdi. İlk üç arasına gireceklerini düşünüyorum.

Renault Lotus (Heidfeld-Petrov)

İsmi bir garip, rengi bir değişik, en iyi pilotundan yoksun bir takım izleyeceğiz. Pistteki performansları sezon öncesinde iyiydi. Formula 1'in Hikmet Karaman'ı olmaya aday pilotu Heidfeld için Renault büyük şans. Bir Kubica değil ama hızlı bir pilot. Sınırları zorlamayı seviyor ve bu sene de kendisinden beklenen puan alması. Petrov ise son şansını kullanıyor. Geçen sene yarış tamamlamakta zorlandı. Bu sene önündeki Heidfeld'le çekişecek. Kendisini göstermesi için önemli bir fırsat.

Williams Cosworth (Barrichello-Maldonado)

Barcelona'da sorunlar yaşayan takımlardan Williams. Buna rağmen, pistin en eskilerinden Barrichello'ya sahipler. Usta Brezilyalı yine aracından maksimum performans alacaktır. Ama gözler Maldonado'nun üzerinde olacak. İlk önce sponsor pilotu diyerek burun kıvırmıştım ama testlerde o kadar da kötü bir pilot olmadığını gösterdi. Her ne kadar sorunlu yarışlar çıkarsa da bence bu sene Maldonado önemli bir aşama kaydedecek.

Sauber (Kobayashi-Perez)

Sezon başında beklentilerin üzerinde olan takımlardan biri oldu Sauber. Kobayashi gibi bir pilota sahipler. Geçen seneki performansı -özellikle son yarışlardaki- inanılmazdı. Akıllara Takuma Sato'yu getirmiş olsa da, ondan çok daha iyi. Muhtemelen birkaç yarış daha olsa, o gazla Kobayashi ilk 5'i zorlardı :) Ama yanında bir başka hızlı pilot olacak. 1981'den beri Formula 1'deki ilk Meksikalı olan Perez, testlerdeki performansıyla herkesi hayran bıraktı. Sauber bu senenin sürprizi olabilir. Yeter ki araçları sorun çıkarmasın.

Force India (Sutil-Di Resta)

Sezona kötü başlayan takımlardan. Testlerdeki süreleri çok iyi değil. Pilotlara bakınca da umutlanmak zor. Sutil'in orta sıra pilot olduğunu geçen sene gördük. Orta sıralardaki rekabet için ismi yazılabilir. Ama Di Resta'nın son sıralarda debeleneceğini düşünüyorum. Eğer araçları dayanırsa birkaç puan toplayabilirler. Onun dışında bu sezon sonlarda kalacaklar.

Toro Rosso (Buemi-Alguersuari)

Geçen sene alt sıraların en iyileriydiler. Bu sene de önemli zamanlara imza atarak sezona başladılar. İki genç pilotun daha iyi performans göstermesi bekleniyor. Yeni aracın daha rekabetçi olacağını görüyoruz. Alt sıralardan, orta sıra takımı olmamaları için hiçbir sebep yok.

Team Lotus (Trulli-Kovalainen)

Yemyeşil rengiyle gerçek Lotus görünümünde olan Team Lotus bu sene daha iddialı. Geçen seneki geri dönüş pek iyi olmamıştı. Hatta 500. yarış tam bir hayal kırıklığıydı. Ancak bu sefer biraz daha umutlular. Renault motoruyla Red Bull kanatları eğer uyumlu çalışırsa Lotus'un puanlar kazanmaması için hiçbir sebep yok. Bir de Kovalainen'in düzelmeyen performansı var ama o konuya girmeyelim.

Hispania Racing Team (Karthikeyan-Liuzzi) ve Virgin Racing (Glock-D'Ambrossio)

İki takımı da bir arada değerlendirmek istememin sebebi, testlerdeki kötü performansları. Umut verici bir pilot yok. Belki Liuzzi'nin geçen seneki ortalama performansıyla öne çıktığını görüyoruz ama bunun dışında iki takımın bazı yarışlara çıkamayacağını düşünüyorum. Sebebi de, birazdan açıklayacağım %107'lik kural. Yarışsalar da puan alırlar mı, o da bir başka sorun tabi.
Kurallar:

Pirelli artık Formula 1'de. Yepyeni 6 lastik seçeneği sunuyor. Bunları sert, orta, yumuşak, süper yumuşak, ıslak ve geçiş lastikleri şeklinde sıralayabiliriz. Farklı renklerdeki lastikler sayesinde bizler de hangi takımın, hangi lastiği kullandığını görebileceğiz.

Sert - Gümüş
Orta - Beyaz
Yumuşak - Sarı
Süper Yumuşak - Kırmızı
Islak - Turuncu
Geçiş - Mavi

Araçlarda da büyük değişiklik var. KERS yeniden devrede. Frende ortaya çıkan kinetik enerjinin saklanıp istenildiği zaman bu enerjinin kullanımını sağlayan sistem, daha önceden pahalı ve herkesin kullanamayacağı bir teknoloji olduğu için yasaklanmıştı. 2 senedir mühendisler bu sistem üzerinde çalışıyor ve iyi kullanan takımlar bariz bir avantaj kazanacaktır.

%107'lik kural ise küçük takımların pek çok yarışı kaçırmasına sebep olacak bir kural. Cumartesi günü en hızlı turu atan pilotun, %107'si kadar yavaş olan pilot pazar günkü yarışa katılamayacak. Bu da, sonda bahsettiğim takımları epey bir etkileyecek.

Ayarlanabilir arka kanatlar da bir başka yenilik. Ancak ben bunu daha çok acayiplik olarak görüyorum. Bir tuş sayesinde arka kanatlarda boşluk yaratılıyor ve geçişi kolaylaştırıyor. Ancak bunu her noktada değil, sadece izin verilen yerlerde yapabiliyorsunuz. Ayrıca ilk 2 turda bunu kullanmak yasak. Belirli noktalar ve ilk 2 tur dışında, pilotları bir de gereksiz tuşlarla uğraştırması açısından bence gereksiz bir kural olmuş. Şu anda sağlayacağı katkı merakla bekleniyor.

KERS geri geldi, F Kanal kaldırıldı. Bir başka saçmalık olarak gördüğüm F Kanal sisteminin kaldırılmış olması artı olsa da, ayarlanabilir kanatlar için bundan fedakarlık edildiğini düşünüyorum. KERS'in de tüm takımlarda olması durumunda nasıl bir sonuç yaratacağı önemli.

Takım emirleri artık serbest. Tabi bunu da adabıyla yapmak kaydıyla. Öyle doğrudan "Hacı, takım arkadaşına yol ver, o kazansın" gibi abuk bir cümle kurulamaz. Onun yerine "Felipe, Fernando is faster than you" demek daha mantıklı.

Son olarak, artık 4 yerine 5 vites kutusu kullanılacak. Sezon boyunca 4 vites kutusuyla yarışılan geçtiğimiz senede Red Bull çok zorlanmıştı. Artık bu sayı 5'e yükseltildi. İkinci bir pilot için fena olmayan sonuçlar görmeyiz umarım.

"Gel tezkere" şarkısı eşliğinde Avustralya GP'sini bekliyoruz.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 18 Mart 2011 0 Yorum

"Cuma günü derbi mi olur", "Saat 21:00'a derbi mi konur", "Nevruzdan değil de Fenerbahçe Acıbadem'in final-four maçları yüzünden mi böyle oldu" gibi sorular irdelendi, irdelenmeye devam ediyor. Pek ala haftaiçi de derbi maçların oynanabileceğini, hatta gündüzleri de derbi maçları olması gerektiğini düşünürüm. Gece oynandığı vakit daha farklı bir şey ortaya çıkmıyor. Futbol kalitesi çok değişmiyor. Belki tribün dışında kavga olduğu zaman kendinizi daha rahat saklarsınız, o ayrı.

Evet, bugün (yani cuma) derbi maçı oynanacak. Ama benim dikkatimi çeken, maçın oynanacağı tarih. 18 Mart, yani Çanakkale Zaferi'nin olduğu günde futbol maçı oynanacak. Hem de Türkiye'deki en büyük derbi maçı (Bir Beşiktaşlı olarak bunu söylemekte sakınca görmüyorum). Takımların saha öncesinde pankartla çıkacağını tahmin ediyorum. Ama bundan daha öte bir şey olmalı. Bugünün anlamını ve önemini, güzel futbolla perçinlemeliyiz. Fenerbahçe ve Galatasaray bunu yapmaya mecburdur. Taraftarların birbirlerine güller atması, futbolcuların şakalaşması değil mesele. Sadece güzel futbol, sadece iyi mücadele. Belki bir Milli Takım maçı olsa bu söylediklerim daha anlamlı olabilirdi. Ama en fazla taraftara sahip, kendilerini en büyük gören bu iki takımdan 18 Mart anısı olarak güzel şeyler beklemek de benim için anlamlı.

Koreografi konusunda iki takım da Türkiye'de önemli işler yapmıştır. Belki Avrupa'dakiler kadar değil ama Türkiye standartlarında güzel şeyler hazırlamışlardır. Çanakkale Savaşı'nda hayatını kaybedenleri hatırlatacak bir düzenleme yapılamaz mı? Oraya atıfta bulunulacak bir çalışma çok mu zor? Peki bu yapılırsa derbinin havası kaçacak, futbolumuz büyük bir yara mı alacaktır?

Bugün 18 Mart. Bugün Galatasaray-Fenerbahçe maçı var. Benim aklıma kavga-gürültüden çok daha farklı şeyler geliyor. Umarım aklıma gelen bu güzel şeyler, sahada da karşılığını bulur. Tribüne de yansır bu düşünceler. 18 Mart'ı kavgalı, dövüşlü, sulu bir şekilde hatırlatmanın kimseye faydası olmayacaktır.

• atigol l 0 Yorum


Bugün yine bir bayram günü diyecekler size Galatasaray ile Fenerbahçe karşılaşacağından. Hayır bayram değil, savaş var bugün. Yeni bir cephe açılıyor hatta Türk Telekom Arena'da. Kavgası, dövüşü eksik olmayacak. Tribünde küfür edeceğiz birbirimize hem de en ağır şeklinde. Maçın ardından TV başına geçip hakeme sayacağız. Sonrasında çok bilenleri dinleyeceğiz, hor görecekler sahadaki oyunun kalitesini. Bilmiyorlar ki bu 90 dakikada önemli olan futbol değil, anlayamazlar ki bizim Galatasaray'ı, Fenerbahçe'yi futboldan daha çok sevdiğimizi. Takımımızın rengine sevdalandığımız günden bu yana diğerinden nefret ettiğimizi.

Umurumuzda olmayacak maçın sonunda nasıl kazandığımız. "Şampiyon olayacak mıyız, seneye Avrupa'ya gidebilecek miyiz?" sorularını aklımızın ucundan geçirmeyeceğiz. Tek derdimiz Fenerbahçeli isek Galatasaraylı, Galatasaraylı isek Fenerbahçeli bulmak olacak yakınlarda. O yüzden hissedelim bu duyguyu bugün. Evet nefret edelim birbirimizden bugün, ertesi gün nasıl olsa yine birlikte yaşayan insanlar olacağız. Ama bugün değil! İlk düdükten itibaren ben Fenerbahçeli olacağım, babam Galatasaraylı, dostlarım Fenerbahçeli düşmanlarım Galatasaraylı. Ne puan durumu umurumda ne futbolun kalitesi, ne taktiği ne hakemi! Dünyanın en büyük derbisi de olmasın. Zaten diğerleri anlayamaz ki bunu dünya derbisi olsun. Ben bilmiyorum ki nedenini onlar anlasın. Biz hepimiz sarıya aşığız bizi bir araya getirdiği için. Ama bugün sarının yanındaki kırmızıdan nefret ediyoruz tıpkı Galatasaraylıların onun yanındaki lacivertten ettiği gibi.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 14 Mart 2011 0 Yorum

Indian Wells başladı ve çok fazla sürpriz olmadan devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde turnuvanın kutlaması vardı. Bu kutlama gecesine pek çok sporcu katıldı. Onlardan bir demet sunalım, yetmez diyenleri de şuraya alalım.
Ivanovic yine şık, yine güzel ama hala kendine gelebilmiş değil.
Clijsters sadeliğin kitabını yazmaya devam ediyor.
Pavlyuchenkova, annesi ve erkek arkadaşıyla geceye katılmış.
Zvonareva, koçuyla birlikte poz vermiş.
Vesnina, Radwanska Kardeşler ve Hantuchova (Girl Band çıkar bunlardan)

• Cengiz Bahadır Özdemir l 10 Mart 2011 0 Yorum

Anastasia Pivovarova, twitter hesabından bu fotoğrafı yollamış. Sarışın kızımız Caroline Wozniacki. Pivovarova, fotoğraf için "14 yaşındayken çekildiğimiz fotoğraf" yorumunu yapmış. Wozniacki'nin 14 yaşındayken de ne kadar sevimli olduğunu görüyoruz. Bir de kafasındakine bakarsak, doğum gününde çekilmiş olması muhtemel.

• Kemal Mardin l 9 Mart 2011 0 Yorum


Jean-Marc Bosman, Avrupa Adalet Divanı’nda açtığı mahkemeyi kazandığında, Avrupa futbolunun kaderini değiştirmişti. Futbolcuların Bosman kuralı adı altında serbest dolaşım hakkı kazanmasıyla, güç dengeleri alabildiğine değişti. Peki, Bosman kuralıyla gelen, sözleşmesi biten futbolcuyu serbest bırakan uygulama, spor sahnesinde ilk ne zaman görülmüştü?

Bu sorunun cevabı için 1969 senesine gitmemiz ve bizim buralarda pek rağbet görmeyen bir sporun, beyzbolun tarihine bakmamız gerekiyor. Stadyumda izlemesi en zevksiz spor olduğu iddia edilen beyzbolun Bosman’ını aradığımızda, karşımıza Curt Flood ismi çıkıyor.

Tam adıyla Curtis Charles Flood, kariyerinin neredeyse tamamında St. Louis Cardinals forması giyen bir dış saha oyuncusuydu. Dış saha oyuncusunu, vurucunun çok uzağa yolladığı topları havada yakalamak için yırtınan ve home-run’larda çaresiz gözlerle bakan oyuncu olarak tasvir edebiliriz.

Curt Flood, bu mevkide oynayan oyunculara verilen Altın Eldiven ödülünü, kariyerinin son 7 yılında aralıksız olarak kazanan başarılı bir beyzbolcu, ancak şöhretinin asıl sebebi, 1969 senesinde açtığı ve 1972’de Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi’ne taşınan bir davadan kaynaklanıyor.

7 Ekim 1969’da Cardinals, Curt Flood’u Philadelphia Phillies’e gönderir, ancak Flood, oldukça zayıf bir takım olan ve ırkçı taraftarlara sahip olduğunu iddia ettiği Phillies için oynamak istemediğini açıklar. Ayrıca, takas olduğu haberini, genel menajerden değil de orta seviye bir yöneticiden alması da onu oldukça öfkelendirmiştir.

Flood, ligin başkanı Bowie Kuhn’a serbest kalma isteğini belirttiği mektupta şu ifadelere yer verir:
“Ligde geçirdiğim 12 yılın ardından, kendimi, ne istediğine saygı gösterilmeden alınıp satılacak bir mülk olarak görmüyorum. Bu sonucu ortaya çıkartan sistemin temel haklarımı ihlal ettiğine ve Birleşik Devletler yasalarıyla çeliştiğine inanıyorum.
1970 sezonunda beyzbol oynamak istiyorum ve bunu yapabilecek durumdayım. Philadelphia’daki kulüpten bir kontrat teklifi aldım ama karar vermeden önce diğer kulüplerle de görüşme yapma hakkım olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple, ligdeki bütün kulüplere, bu konu hakkındaki hislerimi ve 1970 sezonu için anlaşma yapmaya uygun durumda olduğumu bildirmenizi talep ediyorum.”
Bowie Kuhn’un Flood’un talebini reddetmesi üzerine, oyuncular birliğinin de desteğini arkasına alan Flood, davasını Yüksek Mahkeme’ye taşır. Ne var ki Yüksek Mahkeme’den de istenen sonuç çıkmaz ve Phillies’in ümidi kestiği Flood, Washington Senators’a takas olur. 1971 sezonunda, Senators ile son derece başarısız bir sezon geçirir ve emekliye ayrılır.


Flood, davasında başarısız olur ama ateş bir kere yakılmıştır artık. Kulüplerin, süresi dolan kontratları diledikleri gibi uzatabilmelerine olanak sağlayan kuralın değişmesi, oyuncular birliğinin öncelikli amacı haline gelir ve 1975’de, 1 yılını kontratsız olarak geçiren oyuncuların, 1976’da ise ligde 6. yılını dolduran oyuncuların serbest kalma hakkına sahip olacaklarına karar verilir.

Bu iki kararın açtığı kapı, bir daha kapanmayacak şekilde giderek açılır ve basketboldan futbola kadar diğer birçok spor dalını da etkileyerek bugün sahip olduğumuz serbest oyuncu düzenlemelerinin temeli atılır. 60’larda ABD’de yaşanan ırk ayrımcılığına başkaldırı hareketinden de etkilenen siyahi bir beyzbolcu, sporcuları meta olmaktan çıkaran özgürlük hareketinin babası olmuştur.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 7 Mart 2011 0 Yorum

Meksika Rallisi galibi Sebastien Loeb oldu. Sezonun ikinci yarışında, ilk galibiyetini alan Total Citroen pilotu en yakın rakibi Hirvonen'in 1,5 dakika önünde yarışı bitirdi. BP Ford'un Fin pilotu Mikko Hirvonen ikinci, aynı takımdan Jari-Matti Latvala ise üçüncü oldu. Böylece BP Ford, podyuma iki pilotunu sokmayı başardı. İsveç Rallisi'nden sonra bir kez daha bunu başarmaları, bu seneki çekişmenin çok çetin geçeceğinin göstergesi. Total Citroen'in bir başka Fransız'ı Sebastien Ogier ise son gün yarış dışı kaldı.
Meksika'daki sokak yarışını Peter Sollberg kazandı. Guanajuato'daki yarışta Norveçli pilot en hızlı isim oldu. Loeb ve Ogier ise Norveçli'nin arkasında kaldılar. Diğer etaplarda ise Ogier'in üstünlüğü vardı. Fransız pilot ilk gün, 7 etabın 4'ünü kazandı. Loeb ise 3 etap kazanarak günü ikinci sırada tamamladı. Bu performanslarını ikinci gün de sürdürdüler ve Ford pilotlarıyla aradaki farkı açtılar. Üçüncü gün ise şanssızlık Ogier'in peşindeydi. Üçüncü günün ilk etaplarında aksını kıran Fransız sürücü yarış dışı kaldı. Bu da Loeb'ün liderliğe oturması demekti. Loeb ve Latvala'nın üst üste etap kazanmalarından sonra, son yarışta ekstra puan getirecek olan Power Stage'i Hirvonen kazandı. Böylece sıralama da belli oldu.

Yarışın dördüncüsü Peter Sollberg oldu. İsveç Rallisi'nin sürpriz ismi Ostberg beşinci, tecrübeli pilot Henning Solberg ise altıncı sırada yer aldı. Stobart Ford pilotları Matthew Wilson ve yeni transfer Evgeny Novikov yarışı tamamlayamayan isimler oldular. Kimi Raikonen ise Meksika Rallisi'nde yarışmadı. Sıradaki yarış 24-27 Mart tarihleri arasında, Portekiz'de yapılacak. Yarış öncesi pilotlar sıralaması şu şekilde olacak:

1- Mikko Hirvonen    46
2- Sebastien Ogier   37
3- Jari-Matti Latvala  31
4- Mads Ostberg      28
5- Peter Sollberg     23
6- Sebastien Ogier   15

• Cengiz Bahadır Özdemir l 6 Mart 2011 0 Yorum

Nasıl olsa karşı takım Manchester United. Nasıl olsa teknik direktörleri Alex Ferguson. Nasıl olsa rakip futbolcu Nani. Bu üçü birleştiği zaman her şey normale dönüyor. Chelsea maçından sonra, şimdi de bir başka kritik maç olan Liverpool maçında yenildi Kırmızı Şeytanlar. Çok kötü oynadı takım. Özellikle ikinci yarıda hiçbir varlık gösterilemedi. Ama hakem yine hatalı bir kararla maçın içine etti. Jamie Carragher'ın, Nani'ye yaptığı kasıtlı ve insanlık dışı hareketine sarı kart gösterdi. Kim bilir, belki itiraz edilmese hakem bu tosunu uyararak geçiştirirdi. O da Manchester Unitedlı futbolcuların çirkefliği tabi (!) Üstelik birkaç dakika sonra, Maxi Rodriguez'in Rafael'e attığı tekmeyi de görmedi hakem. Ama Rafael'in Skertel'e tehlikeli girişini sarı kartla cezalandırdı. Bu arada Suarez, Rafael'in saçını çekti ama o da önemli değil. Nasılsa Manchester United maçlarını hep hakemlerle kazanıyor. Son 10 yıldaki 5 şampiyonluk da hakemlerle ve Howard Webb'le alındı. Yine son 10 yılda Şampiyonlar Ligi finaline 2 kez çıkıp 1 kez kupayı kaldırmak da hakemlerle oldu.

• Onur Güler l 3 Mart 2011 0 Yorum

Galatasaray, dün oynanan karşılaşmayla kendisi için kabusa dönen sezonu tamamladı. Sarı kırmızılı taraftarlar için Gaziantepspor müsabakası son iddialı maçtı. Tur geçilseydi herşeyin üstüne sünger mi çekilecekti? Tabii ki hayır. Ancak Galatasaray, kuruluş amaçlarından biri olan 'Türk olmayan takımları yenmek' ve bunu gerçekleştirebilmek için Avrupa'da mücadele etme hakkı kazanma şansını sürdürecekti. Olmadı! Sarı kırmızı ekibin Avrupa hayali başka bahara kaldı.

Tribünler lig maçlarındaki doluluk ortalamasına göre oldukça boştu. Aslında bu vaziyet karşılaşmanın hafta içi olması, biletlere normalden fazla fiyat biçip, sonra düşürülmesi, hâla oturmayan ulaşım düzeni ve soğuk havayla açıklanabilir. Hatta stadı görme arzusunda olanların sayısındaki azalmayı da göze alırsak, bu durum biraz daha açıklığa kavuşur. Ancak her şeyi bir kenara koyarsak, bu müsabakanın taşıdığı değere baktığımızda tribünlerin boşluğunu anlamak mümkün değil.



Kapak
Bir oyuncu çok kötü oynayabilir, her hareketi yanlış olabilir, hatta takımına yaptığı hatalardan büyük zarar verebilir. Ancak bir insana bu kadar şiddetli şekilde tepki gösteremez ve herşeyin sorumlusu olarak onu gösteremezsiniz. Üstelik bu oyuncu en önemli maçınızda ne olursa olsun kaptanınızsa. Evet Ayhan Akman'dan bahsediyorum. Ben hayatımda böyle basiretsiz, iradesiz insan topluluğu görmedim. Ve bu topluluk ne yazık ki 'Galatasaray taraftarı' olarak adlandırılıyor. Dün akşam tribünde Ayhan'a yapılanları, söylenenleri hatırladıkça hâla içim kalkıyor. Böyle bir haksızlığı kabullenemiyorum. Ayıp! Stadyum'da ilk 11'ler açıklanırken, Ayhan'ın ismi anons edildiğinde daha sahaya çıkmadan küfürler başladı. Öyle bir önyargılı yaklaşım vardı ki bu her halükârda tecrübeli futbolcuyu etkiledi. Üzerinde oluşan olağanüstü baskıdan ve taraftardan alamadığı güvenden dolayı sahada istenileni veremedi. (Tabi burada yaklaşık 1 aydır oynamayan Ayhan'a şans veren Hagi de sorgulanabilir ama konu bu değil.) Tepkilerin en yoğun olduğu yani Ayhan'ın oyundan çıktığı an ise tecrübeli futbolcu formasını öperek kendisini yuhalayanlara çok güzel karşılık verdi. Belki de bu reaksiyon en güzel cevaptı o kendini bilmez topluluğa.

'Kaptan' Servet 
Ligin ilk yarısında Frank Rijkaard takımın başındayken, en çok eleştiri alan oyuncu olan Servet Çetin, nasıl oluyor da attığı 1 golle bu kadar övgü alabiliyor. Aslında bu bir kısım Galatasaray taraftarının basiretsizliğini ortaya koyuyor. Öyle bir topluluk ki takımda ne kadar çirkinliğe yol açarsan aç, attığın bir golle herşey düzene girebiliyor. Hatta kahraman olabiliyorsun. Ayhan'ın oyundan çıktığı anda yükselen tepkiler Servet kaptanlık pazubandını taktığı için için gösterilmeliydi. Galatasaray yönetiminin açıklığa kavuşturması gereken konulardan biri de bu kaptanlık meselesi. Öyle ki başındaki teknik adamı, formasıyla mücadele ettiği takımı sabote edenler bir süre sonra 'kaptan' olarak dümenin başına geçebiliyor.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 2 Mart 2011 1 Yorum

Aslında buraya David Luiz ve Branislav Ivanovic'in kasaplıklarıyla dolu fotoğraflar koyacaktım ama bunu görünce bütün sinirim kaçtı. Skandal maçla ve skandal hakem kararlarıyla ilgili yorum yapmaktan vazgeçtim (!) Sanırım hakemin de bazı kararlarda "Ashley Cole etkisi" altında kaldığını söyleyebiliriz.
Olayı bilmeyenler için; geçtiğimiz günlerde Ashley Cole idmana getirdiği havalı tüfeği ile bir kişiyi yaraladı. Olay elbette kazaydı (kötü nişancı da olabilir) ama antrenmana silah getirmenin mantığını kimse sorgulamadı. Bizde de Trabzonsporlu futbolcular yapardı bunu, hey gidi.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 1 Mart 2011 0 Yorum

1979 yılında ilk olarak yapılan ve 2004'te WRC takvimine katılan Meksika Rallisi, bu sene 3-6 Mart tarihleri arasında yapılacak. Meksika Rallisi'nin toprak piste sahip olduğunu hatırlatmak gerek. Ancak ilk günde sokak yarışı yapılacak. Tarihi tünellerin altından geçecek olan pilotlar için heyecan verici bir bölüm olacak. Meksika'daki son 4 yarışı da kazanan Dünya Şampiyonu Sebastien Loeb yine iddialı.  Yani Citroen'lerin burada başarılı olacağını düşünebiliriz. Loeb iyi bir başlangıç yapamadı İsveç'te. Bu sene son senesi olabilir ve Meksika'daki başarısını sürdürmek isteyecektir. Ogier ise daha önde. Citroen'in harika çocuğu 2008'de junior kategorisinde burada birinci oldu. 2010'da ise üçüncü sırada yarışı bitirdi. Yeni araca daha çabuk alışmış gibi. Bir diğer Citroen kullanan Peter Solberg, İsveç Rallisi'nde beklenenin altında bir performans gösterdi. Burada daha önceden bir kez kazanan tecrübeli Norveçli yine başa savaşacaktır.
Gelelim Ford pilotlarına. Finlilerden hiçbiri 3. sıradan daha yüksek bir derece alamadılar. Mikko Hirvonen, İsveç Rallisi'ni kazanarak geleneği devam ettirdi. Meksika'da başarılı olacağını zannetmiyorum. Bu tip toprak yarışlarında sürekli hatalar yapan Hirvonen yarış öncesi nedense bana pek ümit vermiyor. Matti Latvala ise 2 hafta önce Portekiz'de test yarışlarında kaza geçirdi. Ford yetkilileri bu kazanın önemli olmadığını söylese de, Latvala'nın yeni araca alışması uzun sürecek gibi. Bir de not; İsveç Rallisi galibi Hirvonen de İsveç Rallisi öncesinde kaza geçirmişti. Belki bu kazalar Ford pilotlarının aklını başına getiriyordur.
İsveç Rallisi'nde sürpriz yaratan genç Ford pilotu Mads Ostberg ise burada ilk defa yarışacak. Yeni Fiesta'ya en çabuk adapte olan isim durumundaki Norveçli pilot burada sürpriz yaratma peşinde. Gerçekçi olmak gerekirse puan alması bile büyük başarı olur. Zaten ilk 5'te yarışı bitirirse, 2011 sezonunda yeni bir pilot kazanılmış olunur ve Ford'un ana takımına bir kişi daha eklenir. Al Qassimi, Wilson, Andersson, Block, Kuipers ve Henning Solberg diğer puan alma adayı pilotlar. Ve tabi Kimi Raikkonen. Her defasında "Ayrılacak mı acaba" diye sorulan Finli pilot inatla rallide yarışmaya devam ediyor. Burada geçen sene pek hoş anıları yoktu kendisinin. Yarışın ilk gününden aracını takla attırmış ve müsabakadan erkenden elenmişti. Yazının sonuna da bu pek hoş olmayan anıyı ekleyelim:

• Kadir Ar l 28 Şubat 2011 1 Yorum

"İleride oyununu daha da geliştirecek ve eninde sonunda defansın soluna geri dönecek. Her geçen gün daha da tanınacağı ve hamleleri rakipleri tarafından daha fazla bilineceği için boş alan bulma konusunda problem yaşayabilir. Ancak defansın solunda oynarsa topu daha da geride, kendi yarı sahasında alarak istediği alanı kendisine yaratabilir."



Yukarıda yazanlar Tottenham teknik direktörü Harry Redknapp'ın Gareth Bale hakkındaki yorumları. Redknapp bu sezon orta sahanın solunda harikalar yaratan ve bizlere "Neden bugüne kadar orta saha oynamamış ki?" dedirten Bale'in ileride tekrar savunmaya döneceğini düşünüyor. Uğur Meleke'nin Caner'le ilgili yazdığı bir yazı vardı geçen sene. Caner'in sıradan bir sol kanat oyuncusu olmaktansa, çalışarak Roberto Carlos gibi nadir bulunan bir sol beke dönüşmesi gerektiğini anlatıyordu. Belki Redknapp da oyuncusu için aynısını düşünmüştür...

Saygım büyük olsa da Redknapp'a bu konuda katılamayacağım. Bugüne kadar gösterdikleriyle Bale bence sıradan bir orta saha olmanın ötesine çoktan geçmiş durumda. Ben onun Giggs gibi uzun yıllar kanatta başarıyla görev yapabileceğini ve hatta aynı Giggs gibi 30'undan sonra oyun kurucu pozisyonunda bile rahatlıkla oynayabilecek olgunluk ve fundamentale sahip olabileceğini düşünüyorum. Savunmanın soluna dönerse Roberto Carlos, Maicon gibi elbette olabilir ama bu sezon izlediğim Bale'i tekrar savunmada görmek ister miyim? Hiç sanmıyorum...

• Onur Saygın l 26 Şubat 2011 0 Yorum


Ligin ikinci devresi başladığından beri deplasmanda puan alamayan Galatasaray serisini 3 maça çıkardı. Olimpiyat Stadı'nın efsanelere konu olacak rüzgarı, maçın ikinci yarısındaki basit hatalarlar birleşince İBB 0-1'den gelip karşılaşmayı 3-1 kazandı.

Maç öncesi kadrolara baktığımızda aklıma ilk gelen Baros gol atar oldu. Can Arat'ın yanıltıcı koşulara daha forvet hareketlenmeden atladığını bildiğimizden Çek golcünün pozisyon bulmaması imkansız gibiydi. Sabri'yi Galatasaray Altyapısı'na gelme nedeni olan şok press üstüne kaptığı topu savunma arkasına rahat göndermesi belki de birinci ligde ilk defa meyvesini verirken Baros'un bu sezon İBB'ye dördüncü golü geldi.

Gol aslında geç geldi. Bilindiği gibi Olimpiyat Stadı'nda maçlar her takım için birer devre olarak oynanıyor. Rüzgarla oynadığı devrenin son çeyreğinde gelen gol, Galatasaray'ın maç kazanması için gerek şart olan iki farklı üstünlüğü elde etmesini engelledi. İlk yarım saat sonrası yapılan baskı, savunma hattının öne çekilmesi ve dönen topların alınması maçın "gündüz" kısmı oldu.

İkinci devrenin ilk 10 dakikası ise alacakaranlıktı. Her iki takımda dur bakalım biraz geçsin neler olduğunu görürüz mantığı aslında Galatasaray'a yarayacak gibiydi. Kazım'ın getirdiği topa Stancu dokunamayınca Belediye topu sol taraftan kullanmaya başladı. Kazım, Sabri ve Serkan Kurtuluş üçlüsünün savunma yetenekleri toplamı ortalama bir savunmacı kadar etmeyince Gökhan Ünal yıllar önce Kayserispor formasıyla yine Galatasaray karşısında yaptığı patlamaya benzeyen bir patlama yaptı.

İstanbul'un ilk golü Galatasaray'ın umutsuzca farkı ikiye çıkarmaya çalıştığı dakikalarda geldi. Gökhan'ı Trabzon'a hatta Fenerbahçe'ye transfer olmasını sağlayan yeteneklerinden bir kuple gösterdi. Serkan Kurtuluş'un fiziğinden beklenmeyecek yavaşlığını kullanan Gökhan çizgiye kadar sadece topu dürterek geldi ve Hollman'e çarptırarak gol attı.

Bu sezon gol yediği maçlarda psikolojik dağılan Galatasaray, bu maçta da kimseyi şaşırtmadı. Orta saha Cana'dan stoper yaratılmaya çalışılınca topla çıkarken yapacağı pas hatalarını göze almanız gerekiyor. Pozisyonda Mustafa Sarp'a pas mı verdi, yoksa arkasındaki Serkan'a mı attı çözemesemde o hata pahalıya mal oldu.

Aslında son gol sezonun özeti gibiydi. 75 dakika savunmaya gelmeyen Kazım, maç koptuktan sonra biraz da kişisel imajını düzeltmek için savunma yapmaya çalıştı ama her savunma yapmayı bilmeyen forvet oyuncusu gibi anca penaltı yapabildi.

Galatasaray "kariyer" rekoru kırarak 11 mağlubiyet elde etti bu sezon. Her kayıp sezonda taraftarın sarılacağı bir şeyler bulunur. Ama o kadar kötü bir sezon geçiriliyor ki tutunacak dal kalmadı. Gelecek sezonun planlamasına Hagi başlar mı bilemem ama bizim bildiğimiz Türk yönetici mantığı gelecek sezona Hagi ile başlamaz. Bu da kayıp bir sezon daha demek olacak.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 25 Şubat 2011 1 Yorum

"Sevinmek için sevmedik" romantizmiyle hareket edecek değilim. Kimse üzülmek için sevmez (Haşmet tadı yakaladık durduk yere). Dolayısıyla da Beşiktaş'ın son durumunu eleştirmek de en doğal hakkım. Bu hak, herkeste mevcuttur. Sorunu herkes tartışmalıdır. Ama sanki bazı şeyleri kötü zamanda veya yanlış şekilde yapıyoruz. Bunlara değinmek istedim.

Beşiktaş taraftarını ele alalım. Son alınan mağlubiyetlerle birlikte günah keçisi aramaya başladık. Bence Fenerbahçe maçında çok da kötü değildik. Ama Dinamo Kiev maçlarında rezalet bir görüntü vardı ortada. Ayrıca 3 maçta yenen 12 gol de cabası. Taraftardan şu çığlıkları duyduk:

- Ferrari gitsin. (Peki canım)

- Aurelio ve Nobre gitsin. (İyi düşündün)

- Bu Almeida kim ya. (Zamanlaman harika)

- Schuster gitsin. (Yaratıcı fikirlere açığız)

- Yönetim de çok oluyor. Yeter Demirören. (Yazın seni camide göremedim Sebastian)

Diğer tarafta da Beşiktaşlı olmayan ama Beşiktaş'ın kötü gitmesi için fırsat kollayan taraftar kitlesi vardı. Onlar da kendi takımlarını umursamadan Beşiktaş'ın kötü sonuçlar almasını bekliyorlardı. Yıldız oyuncu getirirsen elbette ki bu tip şeylere de hazırlıklı olacaksın. Neticede Beşiktaş, Avrupa Ligi'nde tek takım olarak kaldığında avantaj ve dezavantajları da taşımak zorundaydı. Avantaj olarak, taraftarı "Tek biz kaldık, diğerleri yok" diyerek uyutabilirdin. Dezavantaj ise sürekli göz önünde olmaktı. Neticede Beşiktaş kendi seviyesinden daha düşük takımları yendi. Güçlü olanlara ise yenildi. Diğerleri ise kendinden düşüklere yenilerek elendi ama bu sorun olmadı. Onların görüşlerini de toparlamaya çalışırsak:

- Beşiktaş, geçen seneki Galatasaray gibi. (Favorim bu. İnanılmaz bir tespit.)

- Schuster, Rijkaard gibi kovulacak. (Nostradamus bokunu yesin, helal olsun sana)

- Bu Beşiktaş, geçen seneki Galatasaray'dan da kötü. (Aferin canım. Hangi blog?)

- Takım olmak önemli, yıldız almak değil. (Yine ne varsa sende var hacı. Sağolasın)
Gelelim eleştirilerime. Eyyy Beşiktaş taraftarı (Ahmet Çakar girişi), sen "Yetmez Demirören" derken hiç mi getirmedin aklına eski günleri? Peki Mete Düren'in anlamsız maç sonu açıklamaları, transfer dahisi Serdal Adalı'nın gereksiz çıkışı, Demirören'in yakışıksız Özgener cevabı hiç mi aklını başına getirtmedi. Devre arası transfer şovunda hiç mi fark etmedin "Geleceğin Beşiktaş Başkanı"nı? Sen ki her şeye tepki vermekle ünlüsündür, bir kez olsun tepki gösterebildin mi bunlara? Quaresma'yı, Ferrari'yi alkışlamak mıdır tepki? Kaptanın yakışıksız bir şekilde gönderilirken gözyaşı dökmemek mi tepkin? Kulüp 1-2 seneye batma noktasına gelecek. Kulübün, başkana borcu inanılmaz boyutlarda. Yarın öbür gün başkan gelip "Ben bu paraları Beşiktaş'ın menfaatleri için kullandım, paramı isterim" diyecek ve bunda sonuna kadar haklı olacak. Kulüp Araplara satılmasın diye ağlaşma sebebin, kulübü satın alacak olanın Arap olması mı; yoksa kulübün "satılacak" olması mı? İkincisiyse, geçmiş olsun ey tepkili taraftar; o iş oldu bile!

Diğer takım taraftarlarına bir şey söyleyemiyorum artık. Çünkü Beşiktaş'ı eleştirmek için bir adet ağza sahip olmak yeterli. Oradan çıkacak şeylerin bir önemi yok. Üstelik, herkesin de kendine göre haklı olduğu yerler var. Ama bunlar Beşiktaş'ı mutlak doğruya ulaştırmayacak, yüzeysel fikirler. Bence Üç Büyükler içinde bir tek Beşiktaş kötü yolda. Diğerleri doğruyu yavaş yavaş buluyorlar. Onun için yorumlarında ölçüsüz olabiliyorlar. Ama Beşiktaş yolu bulmak bir yana, yoldan daha da çıkmaya çalışıyor. Bu da takımı rezil ediyor. Seyirciyi ise çıldırtıyor.

Tebrikler Başkan. Büyük başkan. Yetmez başkan. Sol beke Ashley Cole, sağ beke Maicon'u al. Çıldırt bizi başkan. Şımart bizi başkan. Necipler, Onurlar, Rıdvanlar başkalarının olsun. Bize yıldız gerek. Ve Schuster, daha da enteresan işlere imza at. Daha da farklı şeyler dene. Nasılsa her türlü eleştirileceksin. Kovulsan bile tazminatın var. Rahat ol hocam.

• Serhat Gürcan Gündüz l 24 Şubat 2011 0 Yorum



Schuster'in kibiri sayesinde kazandı Fenerbahçe Pazar gecesi. Benzerlerine sadece Hollywood yapımı spor filmlerinde rastlayacağımız bir şekilde hemde. Önce öne geçti, sonra ibre tersine döndü ve müthiş bir final ile bitirdi maçı.

"Kibir, en sevdiğim günahtır" der Al Pacino "Şeytanın Avukatı" isimli filmin sonunda. Kibirli kişiler yaptıkları yanlışların farkında olsa bile dönmezler o yanlışlarından. Schuster'de ne kadar kibirli bir insansa artık hafta içinde "Sivok-Ferrari" deneyinin başarısız olmasına rağmen Ferrari ile çıktı sahaya. Ee tabi sonuç ortada. Kırmızı kart + penaltı.

Ferrari atılmasa büyük ihtimalle kazanan taraf Beşiktaş olacaktı. Futbolda kesin bir şey olmadığını en yakın Pazar gecesi gördüğümüz için, temkinli konuşuyoruz haliyle. İşte üç devreli bir oyun oldu da, falan filanda... Bunları geçelim, benim değinmek istediğim farklı bir konu.

Schuster İspanya'da da bundan farklı değildi. Orada da aynı şekilde demeçler veriyordu. İnsanlara tepeden bakıyordu. Tabi ki İspanyolların oynadığı futbola dil uzatamıyordu ama, pek fazla seveni yoktu. Bizim medya ise çok bekledi Schuster hakkında konuşmak için. 1960-1970'li yıllardan kalma spor yazarlarımız çok olduğu için, normal olarak karşılıyorum ben bunu haliyle.

Kendisinde hiçbir zaman suçu aramadı ve bu sebepten ötürü yıldızlı kadrodan gözleri kamaşmış Beşiktaş yazarları eleştiremedi onu. Sonuç ise ortada. Ne oynanan futbol iyi, ne yıldızların form durumu. Schuster'e göre 3 suçlu var. Hakemler, medya ve futbolcuları. Kendi oyun düzeninde hiçbir yanlış yok. Ernst yerine Fernandes, Necip yerine Aurelio'u oynatmasında hatası hiç yok. Suçlu belli; "gel bana gol at" demeyen takımlar.

Çok hoca gördüm ama "Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın" mantalitesi ile takım yöneten bir hocayı ilk defa görüyorum. Artık tazminatı ne kadarsa, belli ki yöneticilerde korkuyor adamın işine karışmaya. Yoksa şimdiye kadar 15 yönetici çıkmış, çoktan kulağını çekmişti başka hocanın.

Geçtiğimiz Pazar hakem Cüneyt Çakır'da başka bir alemdi. Daha ilk 15 dakikada bütün bu olayların önüne geçebilirdi. Fakat o Ferrari atılana kadar enteresan kararlara imza attı.

Fenerbahçe'de ise işler şimdilik iyi gidiyor. "Arap atı sonradan açılır" misali, ilk yarıda durgun olan Fenerbahçe geçtiğimiz sezon olduğu gibi bu sezonda ligin ikinci yarısı coştu. Fiziksel olarak düşüşe geçeceklerini sanmıyorum. Çünkü ligin ilk yarısında neredeyse bütün deplasmanlarda ve son 60 dakikalarda yattılar. Mental olarak ise, geçtiğimiz yazılarda bahsettiğim "Basri Dirimlili" ve "Play Like a Champion Today" önerilerinden daha güzel bir yöntem bulmuşlar. Lidyalıların icat ettiği "Para" tabi ki bu yöntem. Demek ki Aziz Yıldırım ve Aykut Kocaman bundan dolayı transfer yapmadı. Hesaplayın bakın, bonservis + oyuncunun alacağı para = 12-13 milyon Euro. Dağıtılacak primlerle birlikte toplarsak 18 milyon Euro. Yani maç başına bütün takıma 1 milyonluk bir prim dopingi. Muhteşem...

Ferrari ülkeye gelirken biri -kim yazmıştı hatırlamıyorum- "Oyunculara şampiyonluk primi olarak Ferrari alsalardı daha iyi motive ederlerdi takımı" yazmıştı. Şimdi düşündüm de, adam harbiden haklıymış.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum

Caroline Wozniacki'nin ne kadar büyük bir Liverpool hayranı olduğunu bilmeyen yok artık. Dubai'deki turnuvada ter döken Danimarkalı tenisçiye, Dubaili yetkililer bir kıyak yapmışlar ve Gerrard imzalı Liverpool forması hediye etmişler. Daha önceden formayı giyip fotoğraf çektirmişti. Ama formayla ısındığını ilk defa görüyorum. Her ne kadar Liverpool'u sevmesem de Wozniacki'ye formanın yakıştığını söylemeliyiz.

Bu da videosu: