TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

• Cengiz Bahadır Özdemir l 2 Şubat 2011 0 Yorum

Artık klasikleşmiş bir cümledir; "Türkiye'de futboldan başka spor yok yeaaaa". Türkiye'de futboldan başka spor var arkadaşlar. Hem de Avrupa ve Dünya çapında büyük organizasyonların olduğu büyük bir spor merkezi olmuş durumda. Belki bir Doha'mız ya da bir Soçi'miz yok ama ülke olarak pek çok spor organizasyonu alıp bunları iyi bir şekilde insanlara sunuyoruz. Devlet bu konuda desteği veriyor yani. Peki ya biz? Futbol, basketbol, son zamanlarda voleybol dışında kaç spora gereken önemi veriyoruz? Bana kimse masal anlatmasın. "Ya çok zevksiz, bana hitap etmiyor" tarzı argümanları sunarak olaydan sıyrılamayız. Oralarda da futbol romantiklerini etkileyecek güzel hikayeler çıkıyor. Ama zaman ayırıp da bakmayı düşünmüyoruz. İşin garibi, popüler olmayan bu organizasyonlar, maddi olarak bizleri zorlamayacak durumda. 5 liraya bile giriş yapılabilen Dünya Şampiyonaları var.
Bizim bu körlüğümüzü artık normal karşılıyorum. Peki ya spor servisleri? 3-4 sayfa futbol haberi veren, spor gazetesi olarak geçinip Üç Büyükler etrafında dönen haberler yazan, aptalca manşetlerle futbolun da içine etmeyi görev edinen o gazeteleri her gün okumak zorunda kalıyoruz. Birkaçı dışında spora gereken ilgiyi gösteren gazete ne yazık ki yok. Evet yok. Ama bunu da sorun edecek durumda değiliz. Ne de olsa Sercan Yıldırım'ın İstanbul'a gelip gelmemesi, Aziz Yıldırım-Yıldırım Demirören-Adnan Polat'ın yapıp yapmadıkları, Rijkaard'ın adamlığı bizleri daha çok ilgilendiriyor. Hakem eskisi diye geçinen şaklabanların televizyonda şov yapması daha çok izleniyor. Bank Asya'da 50 tane Cana'ların olduğu iddia edilen, Xavi-Iniesta soslu, bir Alex olmayan programların ratingleri çok daha yüksektir.

Her şeyi bir kenara bırakalım, şöyle bir bakalım son 10 yılda ne gibi organizasyonlar düzenlemişiz?

2001: Avrupa Basketbol Şampiyonası - İstanbul, Ankara, Antalya
2001: Dünya Halter Şampiyonası - Antalya

2002: Kadınlar Avrupa Halter Şampiyonası - Antalya
2002: Avrupa Taekwando Şampiyonası - Samsun

2003: Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - Ankara, Antalya
2003: WRC - Antalya

2004: WRC - Antalya

2005: Universiade - İzmir
2005: Avrupa Kadınlar Basketbol Şampiyonası - Ankara, İzmir, Bursa
2005: Avrupa Şampiyonlar Ligi Finali - İstanbul
2005: Dünya Genç Bayanlar Voleybol Şampiyonası - İstanbul, Ankara
2005: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2005: Formula 1 - İstanbul
2005: Moto GP - İstanbul
2005: WRC - Antalya

2006: Avrupa Ümitler Basketbol Şampiyonası - İzmir
2006: CEV Erkekler Avrupa Ligi - İzmir
2006: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2006: Formula 1 - İstanbul
2006: Moto GP - İstanbul
2006: WRC - Antalya

2007: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2007: Formula 1 - İstanbul
2007: Moto GP - İstanbul

2008: UEFA Kupası Finali - İstanbul
2008: Avrupa U-17 Şampiyonası - Antalya
2008: CEV Erkekler Avrupa Ligi - Bursa
2008: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2008: Formula 1 - İstanbul
2008: WRC - Antalya
2008: U-18 Buz Hokeyi Dünya Ligi - İzmit

2009: Avrupa Erkekler Voleybol Şampiyonası - İstanbul, İzmir
2009: CEV Kadınlar Avrupa Ligi - Kayseri
2009: CEV Avrupa Challenge Cup Final Four - İzmir
2009: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2009: Formula 1 - İstanbul
2009: GP2 - İstanbul
2009: Avrupa Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası - İstanbul
2009: U-18 Buz Hokeyi Dünya Ligi - Erzurum
2009: Dünya Eskrim Şampiyonası - Antalya

2010: Dünya Basketbol Şampiyonası - İstanbul, Ankara, İzmir, Kayseri
2010: CEV Kadınlar Avrupa Ligi - Ankara
2010: WTA Istanbul Cup - İstanbul
2010: Formula 1 - İstanbul
2010: WRC - İstanbul
2010: Dünya Halter Şampiyonası - Antalya
2010: Avrupa Bisiklet Şampiyonası - Ankara
2010: Avrupa Gençler Masa Tenisi Şampiyonası - İstanbul
2010: U-18 Buz Hokeyi Dünya Ligi - Erzurum
2010: U-20 Buz Hokeyi Dünya Ligi - İstanbul

2011: Universiade - Erzurum
2011: Avrupa Gençlik Olimpik Oyunları - Trabzon
2011: CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi Final Four - İstanbul
2011: CEV Kadınlar Avrupa Ligi - İstanbul
2011: WTA Tour Championship - İstanbul
2011: Formula 1 - İstanbul
2011: Dünya Güreş Şampiyonası - İstanbul

2011'dekilerin bazıları düzenlendi, bazıları düzenlenecek. Belki ben de bazı turnuvaları yazmayı unutmuş olabilirim. Ama bir gerçek var ki, bizler için bu turnuvaların ağırlığı futbolun yanına bile yaklaşamayacak. Tüm dünyada böyle deyip de işin içinden sıyrılamayız. Önümüze öyle bir İspanya gerçeği çıkar ki, ne yapacağımızı şaşırırız. Her sporda şampiyon isimler yetiştirme konusunda İspanya müthiş bir sıçrama yapmış durumda. Sadece 2008'de 15 tane organizasyon düzenlemişler. ABD, Rusya, Çin gibi ülkelerin nüfus ve yüz ölçümünü öne sürerek sporcu yetiştirmeleri veya sporda başarılı olmalarını açıklayabiliriz. Ancak İspanya, Almanya, İtalya gibi ülkelerin başarılarını sadece bunlarla açıklayamayız. Aynı "3 tarafı denizlerle çevrili" ülkemizde bir adet denizle ilgili bakanlık olmamasını açıklayamadığımız gibi.

2012'de garanti olarak yapılacak organizasyonları yazarak yazıya son verelim. Belki dikkat çeker, belki plan program yaparken bu sporları da aklımızın bir köşesine yazarız.

2012: Dünya Salon Atletizm Şampiyonası - İstanbul
2012: Dünya Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası - İstanbul
2012: WTA Tour Championship - İstanbul

• Serhat Gürcan Gündüz l 0 Yorum



Haberler ne kadar doğru bilmiyordum bir saat öncesine kadar. Roberto Carlos'un üzerine kayıtlı araç ile Feysel Taşkın isimli motokuryeye çarpan kişinin Bilica olduğu kesinleşti. Hatta az önce avukatı ile birlikte gidip ifade vermiş karakolda.

Allah kimsenin başına vermesin, trafik kazası gerçekten kötü bir şey. Trafikte elinizde olmayan sebeplerden dolayı da kaza yapabilirsiniz. Fakat Bilica'nın yaptığı bundan çok farklı.

Kaza yaptı diye gönderilmemeli Bilica. Her insanın başına gelebilecek bir olay bu ama ardından son sürat kaçması Fenerbahçe formasını giyen bir oyuncunun yapabileceği, bırakın futbolcuyu bir insanın yapabileceği bir şey değil.

Feysel kardeşimiz şikayetçi olmamış Bilica'dan. Neden olduğunu çok iyi biliyorsunuz sizde, burada yazarak kimsenin günahına girmek, kimseyi rencide etmek istemem. Fakat görüntüler ortada. Savcılar zaten amme davası açacaktır Bilica hakkında. Tabi yasalarımızda ki boşluklar yüzünden para cezası ile yırtacak Bilica.

Bilica kaza yaptı diye değil, kaçtığı için cezalandırılmalı. Ne sebepten olursa olsun, bir kaza olmuş. Bilica durup o yaralı genci hastaneye götürse, kimse bir şey diyemezdi elbette.

Bilica tam tersini yaptı ve kaçtı. İşte bu yüzden gönderilmeli Bilica Fenerbahçe'den. Kurtuluş Savaşı sırasında Kuşdili Lokalinde saklanan silahları İngiliz askerler bulmasın diye şehit düşen Refik ve Mustafa beyler ile aynı formayı giydiği için gönderilmeli. Nasıl ki, Kurtuluş Savaşına katılmayı reddeden Otomobil Nuri'yi Hamit Hüsnü bey kulüpten uzaklaştırdıysa, Aziz Yıldırım'da çarptığı adama yardım etmeyen Bilica'yı kovmalı.

Bu ve bunun gibi yüzlerce şerefli insanın giydiği o formayı Bilica terletmeye devam ettiği sürece, onun ayıbını sizde taşıyacaksınız sayın başkanım.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 1 Şubat 2011 0 Yorum

Bugünden itibaren Formula 1'de ilk testler başlıyor. Valencia her zamanki gibi ilk testlere ev sahipliği yapıyor. Takımlar piste çıkmadan, araçlar da tanıtılmaya başlandı. Bazıları geniş bir basın ordusu eşliğinde tanıtımını yaparken, bazıları sadece fotoğraf yollamakla yetinmişler. Biz de tanıtımı yapılan araçlara bir bakış atalım:

Mercedes GP: WO2
Geçen seneki gri ağırlıklı araçtan sonra bu sefer Petronas ağırlığını koymuş. Açıkçası hiç hoş bir renk karışımı olmamış. Bunun dışında, aracın burnunun ne kadar yüksekte olduğunu ilk fotoğrafta görüyoruz. Arka taraftaki difüzörün değiştirildiği de not edilmeli.

Scuderia Ferrari: F150
2 senedir KERS ile ilgili çalışmalar yapan Ferrari, sonunda sistemi araçlarına monte ettiler. Aracın arkası daha yüksek ve kuyruk kısmının yapısı dikkat çekiyor. Yeni kurallar sonunda motor da yenilendi. 

Red Bull Racing: R7
Şampiyonluk unvanıyla piste çıkacak olan Red Bull'un yeni aracı da tanıtıldı. Tüm araçlar gibi, R7'de de aracın burun kısmı daha yüksek yapılmış. Ancak daha da önemlisi, arka kanadın çok farklı bir şekilde yapılmış olması. Dar ve daha kısa bir yapıya sahip.

Renault Lotus: R31
Lotus isminin ne olacağı belirsizliğini korurken, Renault da aracını tanıttı. Sarı-siyah renklere sahip olan araçta dikkat çeken şey kanadın diğer araçlarına göre daha geniş olması. Motorunu değiştirmeyen Renault, KERS'i seneye kullanacaklarını açıkladılar.

Williams F1: FW33
Lacivert renk ağırlıklı yeni Williams hakkında pek fazla bilgi bulunmasa da aracın KERS kullanacağı söylendi. Tüm araçlarda olduğu gibi yüksek burun FW33'te de mevcut. Aracın yan gövdesinde de değişiklikler yapılmış. Bunun dışında söylenen tek şey aracın daha agresif olduğu yönünde.

Team Lotus: T128
Gerçek Lotus, yine geleneksel yeşil renkleriyle karşımızda olacak. Renault ve Red Bull'la birlikte çalışan Lotus'ta dikkat çeken ilk şey değiştirilmiş ve yükseltilmiş ön kanat. KERS kullanmayacak olan Lotus, aerodinamiğe daha fazla önem vermiş. Orta sıralarda mücadele edebilecek bir araç ürettikleri söyleniyor.

Sauber F1 Team: C30
Geçtiğimiz sezon Kobayashi ile önemli işlere imza atan Sauber de yeni aracını tanıttı. KERS kullanacağı açıklanan araçta ilk önce istenen şey dayanaklılık. Ferrari motoru kullanacak olan C30, yüksek burnu ve daraltılmış arka kanadıyla dikkat çekiyor.

Toro Rosso: STR6
Formula 1'in vasatlarından Toro Rosso da yeni aracını tanıtanlardan. Ön kanat yenilenmiş. Bunun dışında artık yarışlarda daha mücadeleci bir araç ürettiklerini söylüyorlar. Nedense inanasım yok.

• Serhat Gürcan Gündüz l 31 Ocak 2011 1 Yorum



Beşiktaş maçı öncesinde (o maç ile ilgili yazılacak onlarca şeyde var tabi) çok sevdiğim Ümit Özat'ın antrenörlüğünü yaptığı Ankaragücü-Manisaspor maçı vardı. Maçı izlerken öyle bir olaya denk geldim ki, ertesi geceden kalan uykusuzluğum anında geçiverdi.

Ümit Özat, kendisine tekme atmaya gelen taraftara, gelişine inanılmaz bir sağ kroşe çaktı...

Normal şartlar altında, "aferin iyi yaptı abi" demem lazım. Evet, ilk hareketine halen bravo diyorum, fakat bu hareketin sonrasında attığı tekmeye ne demeli?



Ankaragücü çok yıprattı Ümit Hocayı. Maddi olarak da, manevi olarak da. Pek çok sorun ile boğuşuyor orada. Taraftar bütün bunlara rağmen sırt çevirmiş durumda kendisine. Belli ki yönetimiyle de arası açık. Futbolcular da, kendisi de belirli bir süredir parasını alamıyor. Yinede onurlu bir şekilde mücadelelerini veriyorlar-dı!

Dün atılan yumruk ile kalsaydı, bugün burada "Yapması gereken bu idi, kendisini koruması en doğal hakkı" yazardım. Fakat üzerine yedek kulübesi ve güvenlik görevlileri çullanmış bir adamın, yerde yatarken kafasına iki kere tekme attı Ümit Özat. Bunun nesini kendini koruma olarak gösterebilirsiniz?

"Ben delikanlı adamım" diyordun ya açıklamalarında, yere düşen adamı tekmelemek hangi delikanlılığa sığar Ümit Hoca? Bu ayıbı temizlemenin tek yolu, istifadan geçer. Yaptığın hareketi unutturmak istiyorsan, çıkıp televizyonda o kişiden özür dilemek, sonra istifanı vermek zorundasın. Çünkü sana gerçekte yakışan davranış bu.

Artık olay "Taraftar Ümit Özat'a yumruk attı" değil, "Ümit Özat taraftarı tekmeledi" olarak kafamıza kazınacak. Bu cümlenin sonrasında ne söyleyeceğimiz önemli Ümit Hocam.

"Ümit Özat taraftarı tekmeledi ama sonra özür dileyip istifasını vererek pişmanlığını gösterdi" olarak mı bitecek cümle, yoksa "Ümit Özat taraftarı tekmeledi ve yaptığından pişman olmadığını gösterdi" şeklinde mi bitecek sen karar ver.

• atigol l 0 Yorum


Sezon başından bu yana değişen bir şey yok yine Kadıköy'de. Arzulu, hırslı, ısıran bir Fenerbahçe çıkıyor hep sahaya. Spor Toto Süper Lig'in lideri ve uzak ara en dominant takımına karşı da fırtına gibi bir 25 dakika oynayıp, Trabzonspor'un hatalarından da faydalanarak 2-0'ı buluyor ve geriye çekiliyor. Kalan 65 dakika boyunca evsahibi, bordo-mavililere kurduğu pusudan ise eli boş ayrılsa da geceyi üç puanla kapatıp istediğini alıyor. Maalesef ligi sadece kendi evinde oynamıyor takımlar ve bu yalancı baharlara benzeyen iç saha performansları artık beni tatmin etmiyor. Bu maçı Daum'un ilk göreve geldiği günden bu yana seyretmeye alışığım Saracoğlu'nda.


Hatta Alman Hoca bu oyunu zaman zaman deplasmanlara uyarlayabildiğinde zaten şampiyonluklar elde etmişti. Hatta Aragones'un o uyuşuk takımı bile bu maçta izlediğimiz futbolun aynısını derbilerde tekrarlayabilmişti. Bugün de Aykut Kocaman'in sahaya çıkardığı onbirden öte "o" kimlik sahada ve tribünde yerini aldı. Sırf da bu yüzden eleştiriyorum ben Aykut Kocaman'ı, bir senesini sportif direktör ve yarım sezonu da teknik direktör olarak geride bırakmasına rağmen hiçbir imzası yok takımın üzerinde. Kendi seyircisi önünde iyi bir Daum takımı, deplasmanda ise kötü bir Aragones oyunu izletiyor halen bize Aykut Kocaman. Sonuç: Kadıköy'de 10 maç sonunda namağlup iki beraberlikle toplanan 26 puanın yanında dört mağlubiyet bir beraberlikle 9 maçın ardından ulaşılabilen 13 puan.



Haftaya lider girip en yakın iki takipçisinin kendisine üçer puan daha yaklaşmasına izin veren Trabzonspor'da işler yolunda değil. Bir türlü çözemiyorum bordo-mavilileri. Ne zaman aldıkları oyuncu takıma direk katkı yapacak merakla bekliyorum. Hani takıma direk katkı yapmayacaksa alınan futbolcular, o zaman devre arası transferinin amacı ne. Bu söylediklerim her takım için  geçerli olsa da Karadeniz temsilcisi için daha çok öne çıkıyor. Pişmiş aşa su katıyorlar hem de bu kadar sorunlu oyuncu grubuna sahipseniz çok tehlikeli bu dengelerle oynamak.

Bu gece ise kötü oynamadılar yine sahada futbol oynamaya çalışan taraf oldular ama yumuşak kaldılar. Sadece pas yaparak rakiplerinin direncini kırmaya çalıştılar. Oysa bununla yetinmeyip derbilerde fiziksel olarak da çarpışmalılar, eğer ligin sonunu zirvede tamamlamaksa hedefleri. Her gün futbol oynayarak galip gelemezsiniz. Bazı günler sadece ısırmak, rakibi bozmak gereklidir hele de çıktığınız stad Sükrü Saracoğlu ise.

And Oscar goes to


Maçın bir de hakemi vardı tabii ki "Bünyamin Gezer". Bu isim ne zaman düdük çalmak için sahaya çıksa kendisinin yönetmen olduğunu unutuyor ve hep başrol oynamaya karar veriyor. Bünyamin Gezer'in futbolcuların önüne hatta bazen Niang'a yaptığı gibi tam karşısına çıktığı anlarda insan futboldan soğumamak için savaş veriyor. Birçok hakem gördü bu gözler bu ligde maç yöneten. Bünyamin Gezer'den daha kötülerini de izledim ama futbolcu ile bu kadar inatlaşan, tribünleri bu sinirleriyle bu kadar oynayana şahit olmadım. Umarım bu şahitliğim pek uzun sürmez



• Cengiz Bahadır Özdemir l 30 Ocak 2011 0 Yorum

Dünyanın en kötü çalışmalarından birini bana yaptıran bir lig burası.
Söyleyecek fazla bir şey bırakmadı Bünyamin. 
Sezon başında marka değeri deniyordu.
Al sana marka, al sana değer.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum

Djokovic'in rahat yenmesini istiyordum ancak doğruya doğru, bu kadar kolay gerçekleşebileceğini düşünmemiştim. Adeta 2010 Roland Garros'u izledim. Tamam, o kadar abartı değildi belki fakat Murray'in hiçbir varlık gösterememesi ve oyundan kolayca kopması çok anlamsızdı. 2008 Avustralya Açık'tan beri ilk kez Fedex-Nadal'ın olmadığı bir Grand Slam finali izledik. Djokovic ilk sette daha etkin olan taraftı. İlk sette kimse servis kıramıyorken, Djokovic son oyunda Murray'in servisini kırdı ve ilk seti aldı. Ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı zaten.
İkinci set komedi gibiydi. 5-0 geriye düştüğünde "kalkıp gidin" mesajı veriyordu Murray. Sonrasında biraz toparlanıp bir de üstüne servis kırınca set 5-2'ye geldi ve "acaba" dedik. Ama olmadı. Djokovic üstün olan taraftı ve turnuva boyunca yaşadığı ufak düşüşlerden birini yaşamıştı. Üçüncü sette Murray oyundan çok, saha dışı etmenlerle uğraştı. Annesiyle sürekli diyalog halindeydi. Set 3-1'e geldiğinde toparlanır gibi olsa da Djokovic geri geldi ve önce kendi servis oyununu aldı, ardından servis kırdı. Son oyunda da Murray zaten ipleri verdi ve maç 3-0 sona erdi.

Djokovic 2. kez Avustralya Açık'ta kazanırken, turnuva boyunca sadece 1 set kaybetti. Sonuna kadar hak etti Sırp raket. Andy Murray ise bir kez daha finalde kaybetti. Oynadığı 3 Grand Slam finalinde de set alamayan Britanyalı raket, böylece akıllara aynı başarıyı (!) yakalayan Dinara Safina'yı getirdi. Dinara Safina'nın Grand Slam kazanamadığını hatırlatalım ve Andy Murray'i acılarıyla baş başa bırakalım. İtiraf etmek gerekirse, bu seneki Avustralya Açık'ın erkekler finali, kadınlar finalinden çok daha kötü geçti. Umarım Nadal'ın sakatlığı düzelir, Fedex kendini bir an önce toparlar ve finallere kadar daha az sürprizlerin yaşandığı Grand Slam'ler olur.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 29 Ocak 2011 0 Yorum

2004'te vatandaşı Henin'e finalde kaybettikten sonra bir daha hiç final görememişti Avustralya'da. Üstelik bu seferki rakibi çok ciddiydi. Sydney finalinde 2-0 yenildiği Na Li ile karşılaşacaktı. Çinli rakibi finale çıkana kadar Azarenka-Wozniacki gibi kendinden üst sıralarda olan ve Petkovic-Zahlavova gibi yükselişte olan tenisçileri alt etmişti. Evet, Kim Clijsters'in işi çok zordu.
İlk seti 6-3 Li kazandığında da Clijsters'in maçı rahatlıkla alamayacağını net bir şekilde anlamıştık. Çinli raketin servislerdeki yüksek yüzdesi ve kortun tamamını iyi kullanması, ilk seti kazanmasını sağladı. İkinci setin 5. oyununa kadar garip şeyler oluyordu. İki sporcu da birbirlerinin servislerini kırarak devam ettiler. 5. oyunda Li servisinden puan çıkarsa da yeterli olmadı. Clijsters'in toparlanması, Li'nin çabuk sinirlenmesi ve oyundan kopması ikinci seti Belçikalı'ya kazandırdı. Son sette de üstünlük Clijsters'teydi. Bir ara Li toparlanır gibi olsa da Clijsters temposunu bozmadı ve son seti de alarak şampiyon oldu.
3-6, 6-3, 6-3'lük setlerle maçı 2-1 kazanan Clijsters, Avustralya'da kazanan ikinci anne oldu. Hem Sydney'in rövanşını aldı hem de faal tenisçiler arasında hala en iyisi olduğunu kanıtladı. Turnuva boyunca kocasını dilinden düşürmeyen Na Li, maçtan sonra da sevgisini dile getirmiş. Clijsters'in böyle bir açıklamasını görmedim ama her röportajında kocasına sevgisini ifade eder. "Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır"ın tersini gerçekleştirdikleri için en azından burada fotoğraflarını koymak farz oldu.

• Kemal Mardin l 0 Yorum


Dikkat: Black Swan filmini izlemeyenlerin, bu yazıyı okumaması tavsiye edilir.

Beyaz Kuğu, platformun tepesine çıkmış, az sonra ölümü taklit edecek. Siyah Kuğu'nun ona yaptığına dayanamayan benliğini boşluğa bırakmadan önce seyircilere son kez bakıyor ve kendini yer çekiminin kollarına teslim ediyor. Sahnede sergilenen gösteriyi çılgınca alkışlayıp Beyaz Kuğu'nun ölümünün tasvirini hayranlıkla izleyenler için bundan sonrasında bir şey yok. Perde kapanıyor ve evlerine gidiyorlar.

Perdenin arkasında ise bambaşka bir son yazılıyor. O alkışları duyabilmek adına, kendi Beyaz Kuğu'sunu da karanlığa teslim eden, Siyah Kuğu'ya boğun eğdiren Nina Sayers için perde sonsuza dek kapanıyor. Ölümün tasviri, gerçeğine dönüşüyor.

Darren Aronofsky'nin müthiş güzellikteki Black Swan (Siyah Kuğu) filmi, beklentileri karşılayabilmek adına ölüme giden bir yola giren ve yukarıda anlatıldığı üzere, hikayesi çıkmaz sokakta biten bir balerini anlatıyor. Filmin bu bloga mevzubahis olmasının sebebi ise ne zamandır spor odaklı olarak yazmak istediğim bir konuyu sanat perspektifinden işliyor oluşu.

Filmde, "Beyaz Kuğu'yu herkes oynar ama önemli olan Siyah Kuğu'yu oynayabilmek" deniyor. Spor dünyasındaki hakim beklentiye oldukça paralel. Çimde, parkede, pistte veya üzerinde spor icra edilen herhangi bir zeminde, her daim görülmek istenen, simsiyah kuğular. Önemli olan katılmaktı söyleminin unutulmaya yüz tuttuğu, başarı odaklı spor dünyasında artık beyaz kuğulara yer yok.

Herkes takımında box-to-box bir orta saha oyuncusu istiyor mesela. Hem top kapsın hem gol atsın; hem en az 10 kilometre koşsun hem de bir nebze bile yorulmasın, 90. dakikada bile herkeslerden hızlı koşsun. Bunu bir insandan bekliyoruz, 'insandan'! Büyük çoğunluğu iki merdiven çıktıktan sonra nefes nefese kalan, kıçım başım diyen insanoğlundan.

Şunu artık anlamak gerekiyor. Normal bir insan vücudunun bunu yapamaması gerekiyor. İnsan, futbol oynarken 90 dakikada 10 kilometre koşmak, 1 metrenin üstünde sıçramak veya 100 metreyi 10 saniyenin altında koşmak için yaratılmış bir varlık değil. Bunları başaranlar, sınırları zorlayan istisnalar. Hayatlarını Siyah Kuğu olabilmeye adayan, bu amaçla akla hayale gelmeyecek fedakarlıklar yapan insanlar.

Bu insanları kendimizle aynı kefeye koyup kıyaslamaları bu gözle yapmak, saflıktan biraz fazlası oluyor maalesef. Aman canım, spor yapıp bir de üstüne para kazanıyorlar, eşek gibi çalışacaklar tabii demek ise cahilliğin uçlarında dolaşmak.

Nice yıldız adayının kaybolup gittiğine veya görev adamı olarak tanımlanan onlarca sıradan oyuncunun çok çalışmayla nasıl yıldızlaştığına sayısız defa şahit olduk. Benim nazarımda çalışmak, iyi bir sporcu olma yolunda yeteneğin çok daha önünde gelen bir etken. Öyle böyle bir çalışmak değil ama. Dediğim gibi insanoğlunun sınırlarını zorlarcasına.

Bu noktada sanata bir yatay geçiş yapmak lazım. Ekmeklerini yaratıcılıklarından çıkartan sanatçılar hani hep biraz mazur görülür ya hani ufak tefek çılgınlıkları görmezden gelinir. Böyle olması gerekir çünkü. Gerçekten de senden benden farklı yaşamadan, daha farklı tatlar almadan veya duygular yaşamadan, o bayıldığımız eserler çıkmıyor işte ortaya.

Aynı bakış açısı sporda ise yerleşemiyor nedense. Olağanüstü işleri fiziksel olarak başaranlara töleransımız sıfır. Arda'nın sinema kapatmasına gelen tepkileri hatırlatmak, tahammülsüzlüğün ne noktada olduğunu anlatmak için fazlasıyla yeterli.

Sporcu hep çalışsın, günlerce kamp yapsın, ailesinden uzak kalsın ve kesinlikle ama kesinlikle normal bir insanın yarısı kadar bile sosyal hayatı olmasın. Sahada siyah kuğu ama sahanın dışında ise apak bir kuğu olsun. Olmaz, olamaz maalesef. Darren Aronofsky'nin pek güzel anlattığı gibi.

• atigol l 28 Ocak 2011 0 Yorum



Bahadır'ın attığı taşın tam kafama denk gelmesi ile aklıma geldi Henry Turner. Dün gece 15.000 kişinin önünde terlerken Fenerbahçe Ülker, benim gözlerim seyircilerin arasındaki Tanjevic'e ilişti. Nedim Karakaş'la beraber izliyordu maçı. Pek görmediğimiz şeyler bunlar biz Fenerbahçeliler'in. Eski oyuncular da gelse keşke dedim içimden, nerelerden nerelere gelen şu basketbol takımını, salonu, tribünleri görseler diye.

"Kim gelsin"in cevabı ise belli "Henry Turner". Benim Fenerbahçeli olmamda en az Rıdvan Dilmen kadar payı var, basketbolu sevmemi ise tek başına sağladı bu zat. 1995 yılında geldi Türkiye'ye, ikinci NBA macerasının ardından. Rüya gibi üç sene yaşattı bizlere. Kırık ayağı ile blok mu yapmadı, tek başına maç mı almadı, yok artık mı dedirtmedi tekrar tekrar, "fade away" nedir öğretti Türk basketbolseverlere. Bambaşka bir adamdı kendisi, ben hep şanslı olduğu mu düşünürüm onu izleyebildiğim için. Avrupa'nın Jordan'ının videoları TRT arşivinde mevcuttur ama bizim oraya ulaşmamız imkansız, çalışanların bile uğramadığı bir yer sonuçta. Sadece Panionios formasıyla oynadığı bir maçtan videosu var. Ufak bir parça ama olsun Turner'ı bilenlere hatırlatması, izlemeyenlere de feyz vermesi için.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum

 
Na Li-Caroline Wozniacki maçından sonra 1 günlük yas ilan etmiştim. O yas sona erdi ve ben de bugün 3. setin son oyununa yeniden baktım. Kahrolarak tabi. İlk seti Wozniacki almış olsa da, maç 2-1 Li'nin oldu. Hatta 2. sette Wozniacki maç sayısından yararlanamadı. Li, Grand Slam finaline çıkan ilk Çinli sporcu oldu. Karşısında Clijsters var. Elbette Clijsters'ten yana gönül. Ama Wozniacki maçından sonra Li'nin bu görüntüleri finaldeki tarafımı değiştirebilir. Maç sonundaki röportajı gerçekten çok komik. Hele "evlilik yıldönümü" muhabbeti sırasındaki yüz ifadesi çok iyi. Hatırlatma, röportaj 5. dakikadan sonra başlıyor.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 26 Ocak 2011 0 Yorum

Bu blogda nedense kendimi epey rahat hissettiğim için kendi başıma kararlar alabiliyorum. Belki de yazan kişilerin azlığındandır (taş isabet etmiştir umarım). İşte aldığım kararlardan biri de bu oldu: Efsanelere Saygı Kuşağı. Bu bölümde efsane statüsüne geçmiş sporcuları videolar eşliğinde hatırlayıp anacağız. Eskilere gitmek hiçbirimizi rahatsız etmez herhalde. İlk sırayı WRC efsanelerinden Tommi Makinen'in almasını istedim. Kariyerinde 4 şampiyonluk ve 24 yarış birinciliği bulunan Uçan Finli'nin, Turn The Page eşliğindeki videosu aşağıdadır.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum


Rafael Nadal, 2010'dan sonra 2011'de de Avustralya Açık çeyrek finalinde elendi.
Söylenecek çok şey var ama şu fotoğraf her şeyi açıklar nitelikte.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 23 Ocak 2011 0 Yorum

Avustralya Açık'ta çeyrek final eşleşmeleri artık belli oldu gibi. Önce kadınlara bakalım:

Çok zorlanacağı söylenen ve sezonun ilk iki turnuvasında yokları oynayan Wozniacki güle oynaya yoluna devam ediyor. Cibulkova'yı rahat bir şekilde geçtikten sonra Sevastova'ya karşı da iyi bir maç oynadı ve çeyrek finale adını yazdırdı. Henüz set vermedi Wozniacki. Hedefine odaklanmış durumda. Çeyrek finaldeki rakibi ise Schiavone olacak. İtalyan sporcu, dördüncü turda Kuznetsova karşısında 5 saate yakın bir maç ortaya koydu ve zor da olsa maçı 2-1 kazandı. Açıkçası bu yorgunlukla Wozniacki karşısında işi çok zor olacak. Geçen sene Roland Garros çeyrek finalinde karşılaşmışlar ve Schiavone 2-0 kazanmıştı maçı. Zaten o turnuvada şampiyon olmuştu İtalyan raket.
Bir başka çeyrek final eşleşmesi Petkovic-Li arasında oldu. Alman Petkovic, önce Venus Williams'ın sakatlığı ile bir üst tura çıktı. Ardından dördüncü turda Şarapova'yı iki set sonunda geçmeyi başardı. İzleyemediğime pişman olduğum maçlardan biriydi. Şarapova çok fazla basit hata yapmış ama Petkovic de servislerinden puan çıkarmakta zorlanmamış. Rakibi Li ise Belaruslu Azarenka'yı iki sette geçmeyi başardı. Bu senenin en formda isimlerinden. Petkovic, Grand Slamlerdeki en yüksek yere geldi. Li ise geçen sene burada yarı final oynamıştı. Çok zevkli bir maç bizleri bekliyor. Li'nin performansı bu maçta da devam edecektir.

Henüz oynanmamış maçlar var ama Radwanska-Clijsters çeyrek finalini göreceğimizi söylemek çok da yanlış olmaz. Zvonareva ise Pennetta-Kvitova galibiyle çeyrek finalde karşılaşacak. Sezona çok daha iyi başlayan ve turnuvada Stosur gibi bir raketi eleyen Kvitova bence bir adım önde.
Erkekler çeyrek finalinde Djokovic-Berdych eşleşmesi oluştu. 2010 Wimbledon yarı finalinden sonra bir kez daha karşı karşıya gelecekler. Djokovic, Almagro'yu rahat bir şekilde geçti. Zaten çok iyi durumda. Berdych de Verdasco gibi bir raketi geride bıraktı. Avustralya'da ilk defa finallere kalan Berdych'in bana göre şansı az.
Diğer eşleşme ise daha ilginç. İki İsviçreli, Wawrinka ve Federer, çeyrek finalde birbirlerinin rakipleri oldular. Roddick'e karşı müthiş bir oyun çıkaran Wawrinka, Federer'i de zorlayacak gibi. Gerçi Roddick gerçekten gününde değildi ama Wawrinka'nın 24 ace-67 winner.ını da sadece karşı tarafın formsuzluğuna bağlamamak gerek. Federer ise Robredo'ya karşı bir set vermiş olsa bile maçı 3-1 kazanarak buraya geldi. Vatandaşı ile oynamak değişik olacaktır. Daha önce Roland Garros'ta dördüncü turda karşılaşmışlar ve Federer o maçı 3-0 kazanmıştı. Birbirine benzer stildeki iki raketi izlemek keyifli olacak.

Diğer taraftan Nadal-Ferrer ve Murray-Soderling çeyrek finalleri de bizleri bekliyor gibi. Bir sürpriz çıkmazsa tabi ki. Ama erkeklerde çok fazla sürprize tanıklık edemedik. Neticede artık yolun sonuna geliyoruz. Yorulan, hata yapan, stresi kaldıramayan sporcular tek tek eleniyorlar. Tahminimdeki Djokovic-Nadal ve Wozniacki-Zvonareva finallerini izlemek dileğiyle yazıyı bitirelim.

• Serhat Gürcan Gündüz l 0 Yorum



Beko Basketbol Ligi maçlarını televizyondan ne zaman izlesem, büyük başarılar elde etmiş sporcular adına utanç duyuyorum. Bir yayıncı kuruluş işini ancak bu kadar kötü yapabilir.

Şimdi yayıncı kuruluş bugün Fenerbahçe Ülker - Banvit maçını canlı olarak yayınladı. Bilmiyorum izleyenleriniz var mı? Son çeyreğin 7 dakikası boyunca, skor ve sürenin gösterildiği grafik ortada yoktu! Daha sonra Fenerbahçe TV'nin bayan basketbol maçlarında yaptığı gibi bir kamerayı skor tabelasına sabitlediler ve altta bir kare olarak gösterdiler maç sonuna kadar. Bu kadarına da pes...

Alttan, yandan, üstten, orta sahanın ortasından, tribünlerin içinden reklam çıkaran bir kuruluşun bu konuda neden bu kadar beceriksiz olduğunu anlamıyorum. Gerçi futbol yayınlarında da rezalet bu grafikler. Her neyse...

Şimdi maçın ortalarında Fenerbahçe Ülker hızlı hücumla Banvit potasına gidiyor, hooop alttan Fiesta reklamı çıkıyor (belkide başka bir firmadır). Hadi sonra izle izleyebilirsen.

Tamam abicim, biz sana reklam yapma demiyoruz ki! Aç NBA Tv, ESPN, TNT, NBC gibi spor yayını nasıl yapılır dersi veren kanalları, bak onların aldığı reklamlar nasıl.



Mesela ESPN yukarıdaki örnekte, reklamlarını The Finals - Game 1 yazan yerde dönüşümlü olarak gösteriyordu. Yani izleyicilerinin gözüne sokmadan. Halen buna benzer bir şey kullanıyorlar. Üstelik sizden çok daha verimli bir şekilde reklam alıyorlar. Tabi ki oranın pazarlaması ile buranın ki farklı ama, ne bileyim sizde "Tahsildaroğlu Maçın Asisti" yada "Le Cola Maçın Smaçı" gibi şeyler yapabilirsiniz.

Maçın son çeyreği Jasikevicius ve (sanırım) Şafak arasında çok güzel bir diyalog geçti. Pota altından topu oyuna sokacak Şafak, Sarunas ve hakem bir şeye baya bir güldüler. Bırakın tekrar göstermeyi, bu görüntüyü 2-3 saniye yayınladıktan sonra direk başka bir bölüme geçti yönetmen. Yahu be adam, dur bak ne güzel enstantane yakalamışsın, iki rakip oyuncu ve hakem bir şeye gülüyor, pota altındaki kameramana söyle yakına girsin, bak ne konuşuyorlar. Maçtan sonra muhabirlerin gitsin Sarunas'a, Şafak'a sorsun neye güldünüz falan diye. Yahu lig birincisi ve ikincisinin oyuncuları son çeyrek kahkaha atıyor, bizim yönetmen ilgilenmiyor bile!!!

Yorumcuların buram buram taraflı görüşleri, spikerlerin ofsayt gibi spesifik futbol terimleri kullanmadan neredeyse bir futbol maçı anlatır gibi anlatmaları sayesinde, zaten sesi kısıp izliyoruz maçları. Birde bunları görünce gece NBA maçları izlerken ağzımızın suyu akıyor. Hele League Pass varsa...

Geçtiğimiz sene Atilla Nesipoğlu ile birlikte, internetten bulduğumuz linkler vasıtasıyla resim seçici gibi izlerdik maçları. Ufak karelere bölünmüş 7-8 görüntü ile. Arada bu karelerin bazıları değişir ve başka görüntüler gelirdi. Mesela 76ers - Oklahoma maçı sırasında iki kameranın sadece Durant ve Andre üzerinde olduğuna şahit olmuştum. Yani bizimkilerin Galatasaray - Fenerbahçe maçlarında "20 kamera ile yayın yapıyoruz" diye övündükleri olay, sıradan bir NBA maçında standart olan bir şey. Bizim basketbol yayınlarında ise 4 bilemedin 5 kamera falan kullanılıyor. Zaten saha içi mikrofonu var mı yok mu o bile belli değil iken, bunlar çok abartı gelir adama.

Federasyon da pek çok konuda hatalı. Mesela internet sitesi her ne kadar mükemmel tasarlanmış olsa da, oyuncu profillerine baktığınızda hangi mevkide oynadığı yazmıyor. Sadece internet değil tabi hatalı oldukları konu. Pazarlama adına kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. Takımların hatalarını yazmaya gerek bile yok tabi...

Bütün bunların yanında yayıncı kuruluşun maçları şifresiz vermesi çok güzel bir olay tabi ki. Ama yinede yaptıkları bu güzellik, hatalarını gizlemeye yetmiyor.

Peki ne yapabilir yayıncı kuruluş? Farklı bir kanal açabilir mesela. "Basketmax" bile olabilir adı. O çok önemli olan bir şey değil. Güzel içerikli programlar hazırlayıp, günde 2-3 maçı naklen yayınlayabilir. Hem yeni spikerler ve yönetmenler yetiştirir, hemde ülkenin son bir sene içerisinde gösterdiği yoğun ilgiyi kazanca çevirebilir. Kanal sahibinin cebine 10 bin lira az girsin yahu? Belki artan yayın kalitesi nedeniyle reytingleri yükseldiğinde reklam gelirlerinden daha fazla kazanır. Demek ki neymiş, biraz daha özen, biraz daha ilgi, biraz daha çalışma ile her şey yapılabilirmiş.

• Kemal Mardin l 1 Yorum


Dün Taksim'de gerçekleştirilen taraftar yürüyüşü, bugünkü Radikal'de Hakkı Özdal imzasıyla yayınlanan haberde "Seyirci Kalmadılar" başlığıyla verildi. Başlık güzel ama spottaki "Dünyada olmaz denilen oldu: Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş dahil birçok takımın taraftarı birlikte yürüdü" ibaresi, taraftara karşı oluşan önyargının kırılmasının imkansıza yakın olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Toplumun geniş bir kesiminin böyle bir önyargıya sahip olması anlaşılabilir bir durum ancak bu haberi yazmakla görevli kişinin henüz yakın geçmişte yaşanan iki benzer örneğe gözünü kapaması, haberi daha güçlü kılmak adına bundan önceki girişimlerin yok sayılmasıdır. Etik olmaktan çok uzak ve maalesef art niyetli bir davranış.


Kısaca bu iki örneği hatırlayalım. İlki Sakarya'dan. Trenle yapılan deplasman yolculuğu sırasında, trene atılan taşlar sonucu Aykut Adıyaman dengesini kaybederek trenden düşmüş ve hayatını kaybetmişti. Yaşanan bu olayın ardından 40'ı aşkın tribün grubundan benim de aralarında olduğum yüzlerce taraftar, Sakarya'ya giderek Aykut'un cenazesine katılmış ve tribünde kol kola Sakaryaspor - Bursaspor maçını izlemişti. Tribün olaylarının sona ermesi adına atılan dev bir adımdı.


İkinci örnek ise Karşıyaka'dan. Banvit deplasmanına gidilirken yol kenarında durulduğu esnada, yakındaki bir benzin istasyonunun sahibi, Karşıyakalı taraftarlara pompalı tüfekle ateş açmış ve taraftarlardan Özgür Soylu'yu öldürmüştü. Bu olayın ardından da yine Aykut'un cenazesine benzer bir manzara ortaya çıkmış, Türkiye'nin dört bir yanından binlerce taraftar Karşıyaka'da buluşmuştu.

Fotoğraflar zaten her şeyi anlatıyor. Holigan, fanatik, cahil veya çapulcu denilerek çoğu zaman hor görülen taraftarlar birçok şey olabilirler ama aptal değildirler. Evet, birbirleriyle didişirler ama bok yemesi gereken bir üçüncü işin içine girdiğinde de işte böyle "Tek Yumruk" oluverirler. Yani öyle dünyada olmayacak bir şey değildir bu. Daha önce de oldu. Bundan sonra da her daim olacaktır.