TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

• Cengiz Bahadır Özdemir l 29 Ocak 2011 0 Yorum

2004'te vatandaşı Henin'e finalde kaybettikten sonra bir daha hiç final görememişti Avustralya'da. Üstelik bu seferki rakibi çok ciddiydi. Sydney finalinde 2-0 yenildiği Na Li ile karşılaşacaktı. Çinli rakibi finale çıkana kadar Azarenka-Wozniacki gibi kendinden üst sıralarda olan ve Petkovic-Zahlavova gibi yükselişte olan tenisçileri alt etmişti. Evet, Kim Clijsters'in işi çok zordu.
İlk seti 6-3 Li kazandığında da Clijsters'in maçı rahatlıkla alamayacağını net bir şekilde anlamıştık. Çinli raketin servislerdeki yüksek yüzdesi ve kortun tamamını iyi kullanması, ilk seti kazanmasını sağladı. İkinci setin 5. oyununa kadar garip şeyler oluyordu. İki sporcu da birbirlerinin servislerini kırarak devam ettiler. 5. oyunda Li servisinden puan çıkarsa da yeterli olmadı. Clijsters'in toparlanması, Li'nin çabuk sinirlenmesi ve oyundan kopması ikinci seti Belçikalı'ya kazandırdı. Son sette de üstünlük Clijsters'teydi. Bir ara Li toparlanır gibi olsa da Clijsters temposunu bozmadı ve son seti de alarak şampiyon oldu.
3-6, 6-3, 6-3'lük setlerle maçı 2-1 kazanan Clijsters, Avustralya'da kazanan ikinci anne oldu. Hem Sydney'in rövanşını aldı hem de faal tenisçiler arasında hala en iyisi olduğunu kanıtladı. Turnuva boyunca kocasını dilinden düşürmeyen Na Li, maçtan sonra da sevgisini dile getirmiş. Clijsters'in böyle bir açıklamasını görmedim ama her röportajında kocasına sevgisini ifade eder. "Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır"ın tersini gerçekleştirdikleri için en azından burada fotoğraflarını koymak farz oldu.

• Kemal Mardin l 0 Yorum


Dikkat: Black Swan filmini izlemeyenlerin, bu yazıyı okumaması tavsiye edilir.

Beyaz Kuğu, platformun tepesine çıkmış, az sonra ölümü taklit edecek. Siyah Kuğu'nun ona yaptığına dayanamayan benliğini boşluğa bırakmadan önce seyircilere son kez bakıyor ve kendini yer çekiminin kollarına teslim ediyor. Sahnede sergilenen gösteriyi çılgınca alkışlayıp Beyaz Kuğu'nun ölümünün tasvirini hayranlıkla izleyenler için bundan sonrasında bir şey yok. Perde kapanıyor ve evlerine gidiyorlar.

Perdenin arkasında ise bambaşka bir son yazılıyor. O alkışları duyabilmek adına, kendi Beyaz Kuğu'sunu da karanlığa teslim eden, Siyah Kuğu'ya boğun eğdiren Nina Sayers için perde sonsuza dek kapanıyor. Ölümün tasviri, gerçeğine dönüşüyor.

Darren Aronofsky'nin müthiş güzellikteki Black Swan (Siyah Kuğu) filmi, beklentileri karşılayabilmek adına ölüme giden bir yola giren ve yukarıda anlatıldığı üzere, hikayesi çıkmaz sokakta biten bir balerini anlatıyor. Filmin bu bloga mevzubahis olmasının sebebi ise ne zamandır spor odaklı olarak yazmak istediğim bir konuyu sanat perspektifinden işliyor oluşu.

Filmde, "Beyaz Kuğu'yu herkes oynar ama önemli olan Siyah Kuğu'yu oynayabilmek" deniyor. Spor dünyasındaki hakim beklentiye oldukça paralel. Çimde, parkede, pistte veya üzerinde spor icra edilen herhangi bir zeminde, her daim görülmek istenen, simsiyah kuğular. Önemli olan katılmaktı söyleminin unutulmaya yüz tuttuğu, başarı odaklı spor dünyasında artık beyaz kuğulara yer yok.

Herkes takımında box-to-box bir orta saha oyuncusu istiyor mesela. Hem top kapsın hem gol atsın; hem en az 10 kilometre koşsun hem de bir nebze bile yorulmasın, 90. dakikada bile herkeslerden hızlı koşsun. Bunu bir insandan bekliyoruz, 'insandan'! Büyük çoğunluğu iki merdiven çıktıktan sonra nefes nefese kalan, kıçım başım diyen insanoğlundan.

Şunu artık anlamak gerekiyor. Normal bir insan vücudunun bunu yapamaması gerekiyor. İnsan, futbol oynarken 90 dakikada 10 kilometre koşmak, 1 metrenin üstünde sıçramak veya 100 metreyi 10 saniyenin altında koşmak için yaratılmış bir varlık değil. Bunları başaranlar, sınırları zorlayan istisnalar. Hayatlarını Siyah Kuğu olabilmeye adayan, bu amaçla akla hayale gelmeyecek fedakarlıklar yapan insanlar.

Bu insanları kendimizle aynı kefeye koyup kıyaslamaları bu gözle yapmak, saflıktan biraz fazlası oluyor maalesef. Aman canım, spor yapıp bir de üstüne para kazanıyorlar, eşek gibi çalışacaklar tabii demek ise cahilliğin uçlarında dolaşmak.

Nice yıldız adayının kaybolup gittiğine veya görev adamı olarak tanımlanan onlarca sıradan oyuncunun çok çalışmayla nasıl yıldızlaştığına sayısız defa şahit olduk. Benim nazarımda çalışmak, iyi bir sporcu olma yolunda yeteneğin çok daha önünde gelen bir etken. Öyle böyle bir çalışmak değil ama. Dediğim gibi insanoğlunun sınırlarını zorlarcasına.

Bu noktada sanata bir yatay geçiş yapmak lazım. Ekmeklerini yaratıcılıklarından çıkartan sanatçılar hani hep biraz mazur görülür ya hani ufak tefek çılgınlıkları görmezden gelinir. Böyle olması gerekir çünkü. Gerçekten de senden benden farklı yaşamadan, daha farklı tatlar almadan veya duygular yaşamadan, o bayıldığımız eserler çıkmıyor işte ortaya.

Aynı bakış açısı sporda ise yerleşemiyor nedense. Olağanüstü işleri fiziksel olarak başaranlara töleransımız sıfır. Arda'nın sinema kapatmasına gelen tepkileri hatırlatmak, tahammülsüzlüğün ne noktada olduğunu anlatmak için fazlasıyla yeterli.

Sporcu hep çalışsın, günlerce kamp yapsın, ailesinden uzak kalsın ve kesinlikle ama kesinlikle normal bir insanın yarısı kadar bile sosyal hayatı olmasın. Sahada siyah kuğu ama sahanın dışında ise apak bir kuğu olsun. Olmaz, olamaz maalesef. Darren Aronofsky'nin pek güzel anlattığı gibi.

• atigol l 28 Ocak 2011 0 Yorum



Bahadır'ın attığı taşın tam kafama denk gelmesi ile aklıma geldi Henry Turner. Dün gece 15.000 kişinin önünde terlerken Fenerbahçe Ülker, benim gözlerim seyircilerin arasındaki Tanjevic'e ilişti. Nedim Karakaş'la beraber izliyordu maçı. Pek görmediğimiz şeyler bunlar biz Fenerbahçeliler'in. Eski oyuncular da gelse keşke dedim içimden, nerelerden nerelere gelen şu basketbol takımını, salonu, tribünleri görseler diye.

"Kim gelsin"in cevabı ise belli "Henry Turner". Benim Fenerbahçeli olmamda en az Rıdvan Dilmen kadar payı var, basketbolu sevmemi ise tek başına sağladı bu zat. 1995 yılında geldi Türkiye'ye, ikinci NBA macerasının ardından. Rüya gibi üç sene yaşattı bizlere. Kırık ayağı ile blok mu yapmadı, tek başına maç mı almadı, yok artık mı dedirtmedi tekrar tekrar, "fade away" nedir öğretti Türk basketbolseverlere. Bambaşka bir adamdı kendisi, ben hep şanslı olduğu mu düşünürüm onu izleyebildiğim için. Avrupa'nın Jordan'ının videoları TRT arşivinde mevcuttur ama bizim oraya ulaşmamız imkansız, çalışanların bile uğramadığı bir yer sonuçta. Sadece Panionios formasıyla oynadığı bir maçtan videosu var. Ufak bir parça ama olsun Turner'ı bilenlere hatırlatması, izlemeyenlere de feyz vermesi için.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum

 
Na Li-Caroline Wozniacki maçından sonra 1 günlük yas ilan etmiştim. O yas sona erdi ve ben de bugün 3. setin son oyununa yeniden baktım. Kahrolarak tabi. İlk seti Wozniacki almış olsa da, maç 2-1 Li'nin oldu. Hatta 2. sette Wozniacki maç sayısından yararlanamadı. Li, Grand Slam finaline çıkan ilk Çinli sporcu oldu. Karşısında Clijsters var. Elbette Clijsters'ten yana gönül. Ama Wozniacki maçından sonra Li'nin bu görüntüleri finaldeki tarafımı değiştirebilir. Maç sonundaki röportajı gerçekten çok komik. Hele "evlilik yıldönümü" muhabbeti sırasındaki yüz ifadesi çok iyi. Hatırlatma, röportaj 5. dakikadan sonra başlıyor.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 26 Ocak 2011 0 Yorum

Bu blogda nedense kendimi epey rahat hissettiğim için kendi başıma kararlar alabiliyorum. Belki de yazan kişilerin azlığındandır (taş isabet etmiştir umarım). İşte aldığım kararlardan biri de bu oldu: Efsanelere Saygı Kuşağı. Bu bölümde efsane statüsüne geçmiş sporcuları videolar eşliğinde hatırlayıp anacağız. Eskilere gitmek hiçbirimizi rahatsız etmez herhalde. İlk sırayı WRC efsanelerinden Tommi Makinen'in almasını istedim. Kariyerinde 4 şampiyonluk ve 24 yarış birinciliği bulunan Uçan Finli'nin, Turn The Page eşliğindeki videosu aşağıdadır.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum


Rafael Nadal, 2010'dan sonra 2011'de de Avustralya Açık çeyrek finalinde elendi.
Söylenecek çok şey var ama şu fotoğraf her şeyi açıklar nitelikte.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 23 Ocak 2011 0 Yorum

Avustralya Açık'ta çeyrek final eşleşmeleri artık belli oldu gibi. Önce kadınlara bakalım:

Çok zorlanacağı söylenen ve sezonun ilk iki turnuvasında yokları oynayan Wozniacki güle oynaya yoluna devam ediyor. Cibulkova'yı rahat bir şekilde geçtikten sonra Sevastova'ya karşı da iyi bir maç oynadı ve çeyrek finale adını yazdırdı. Henüz set vermedi Wozniacki. Hedefine odaklanmış durumda. Çeyrek finaldeki rakibi ise Schiavone olacak. İtalyan sporcu, dördüncü turda Kuznetsova karşısında 5 saate yakın bir maç ortaya koydu ve zor da olsa maçı 2-1 kazandı. Açıkçası bu yorgunlukla Wozniacki karşısında işi çok zor olacak. Geçen sene Roland Garros çeyrek finalinde karşılaşmışlar ve Schiavone 2-0 kazanmıştı maçı. Zaten o turnuvada şampiyon olmuştu İtalyan raket.
Bir başka çeyrek final eşleşmesi Petkovic-Li arasında oldu. Alman Petkovic, önce Venus Williams'ın sakatlığı ile bir üst tura çıktı. Ardından dördüncü turda Şarapova'yı iki set sonunda geçmeyi başardı. İzleyemediğime pişman olduğum maçlardan biriydi. Şarapova çok fazla basit hata yapmış ama Petkovic de servislerinden puan çıkarmakta zorlanmamış. Rakibi Li ise Belaruslu Azarenka'yı iki sette geçmeyi başardı. Bu senenin en formda isimlerinden. Petkovic, Grand Slamlerdeki en yüksek yere geldi. Li ise geçen sene burada yarı final oynamıştı. Çok zevkli bir maç bizleri bekliyor. Li'nin performansı bu maçta da devam edecektir.

Henüz oynanmamış maçlar var ama Radwanska-Clijsters çeyrek finalini göreceğimizi söylemek çok da yanlış olmaz. Zvonareva ise Pennetta-Kvitova galibiyle çeyrek finalde karşılaşacak. Sezona çok daha iyi başlayan ve turnuvada Stosur gibi bir raketi eleyen Kvitova bence bir adım önde.
Erkekler çeyrek finalinde Djokovic-Berdych eşleşmesi oluştu. 2010 Wimbledon yarı finalinden sonra bir kez daha karşı karşıya gelecekler. Djokovic, Almagro'yu rahat bir şekilde geçti. Zaten çok iyi durumda. Berdych de Verdasco gibi bir raketi geride bıraktı. Avustralya'da ilk defa finallere kalan Berdych'in bana göre şansı az.
Diğer eşleşme ise daha ilginç. İki İsviçreli, Wawrinka ve Federer, çeyrek finalde birbirlerinin rakipleri oldular. Roddick'e karşı müthiş bir oyun çıkaran Wawrinka, Federer'i de zorlayacak gibi. Gerçi Roddick gerçekten gününde değildi ama Wawrinka'nın 24 ace-67 winner.ını da sadece karşı tarafın formsuzluğuna bağlamamak gerek. Federer ise Robredo'ya karşı bir set vermiş olsa bile maçı 3-1 kazanarak buraya geldi. Vatandaşı ile oynamak değişik olacaktır. Daha önce Roland Garros'ta dördüncü turda karşılaşmışlar ve Federer o maçı 3-0 kazanmıştı. Birbirine benzer stildeki iki raketi izlemek keyifli olacak.

Diğer taraftan Nadal-Ferrer ve Murray-Soderling çeyrek finalleri de bizleri bekliyor gibi. Bir sürpriz çıkmazsa tabi ki. Ama erkeklerde çok fazla sürprize tanıklık edemedik. Neticede artık yolun sonuna geliyoruz. Yorulan, hata yapan, stresi kaldıramayan sporcular tek tek eleniyorlar. Tahminimdeki Djokovic-Nadal ve Wozniacki-Zvonareva finallerini izlemek dileğiyle yazıyı bitirelim.

• Serhat Gürcan Gündüz l 0 Yorum



Beko Basketbol Ligi maçlarını televizyondan ne zaman izlesem, büyük başarılar elde etmiş sporcular adına utanç duyuyorum. Bir yayıncı kuruluş işini ancak bu kadar kötü yapabilir.

Şimdi yayıncı kuruluş bugün Fenerbahçe Ülker - Banvit maçını canlı olarak yayınladı. Bilmiyorum izleyenleriniz var mı? Son çeyreğin 7 dakikası boyunca, skor ve sürenin gösterildiği grafik ortada yoktu! Daha sonra Fenerbahçe TV'nin bayan basketbol maçlarında yaptığı gibi bir kamerayı skor tabelasına sabitlediler ve altta bir kare olarak gösterdiler maç sonuna kadar. Bu kadarına da pes...

Alttan, yandan, üstten, orta sahanın ortasından, tribünlerin içinden reklam çıkaran bir kuruluşun bu konuda neden bu kadar beceriksiz olduğunu anlamıyorum. Gerçi futbol yayınlarında da rezalet bu grafikler. Her neyse...

Şimdi maçın ortalarında Fenerbahçe Ülker hızlı hücumla Banvit potasına gidiyor, hooop alttan Fiesta reklamı çıkıyor (belkide başka bir firmadır). Hadi sonra izle izleyebilirsen.

Tamam abicim, biz sana reklam yapma demiyoruz ki! Aç NBA Tv, ESPN, TNT, NBC gibi spor yayını nasıl yapılır dersi veren kanalları, bak onların aldığı reklamlar nasıl.



Mesela ESPN yukarıdaki örnekte, reklamlarını The Finals - Game 1 yazan yerde dönüşümlü olarak gösteriyordu. Yani izleyicilerinin gözüne sokmadan. Halen buna benzer bir şey kullanıyorlar. Üstelik sizden çok daha verimli bir şekilde reklam alıyorlar. Tabi ki oranın pazarlaması ile buranın ki farklı ama, ne bileyim sizde "Tahsildaroğlu Maçın Asisti" yada "Le Cola Maçın Smaçı" gibi şeyler yapabilirsiniz.

Maçın son çeyreği Jasikevicius ve (sanırım) Şafak arasında çok güzel bir diyalog geçti. Pota altından topu oyuna sokacak Şafak, Sarunas ve hakem bir şeye baya bir güldüler. Bırakın tekrar göstermeyi, bu görüntüyü 2-3 saniye yayınladıktan sonra direk başka bir bölüme geçti yönetmen. Yahu be adam, dur bak ne güzel enstantane yakalamışsın, iki rakip oyuncu ve hakem bir şeye gülüyor, pota altındaki kameramana söyle yakına girsin, bak ne konuşuyorlar. Maçtan sonra muhabirlerin gitsin Sarunas'a, Şafak'a sorsun neye güldünüz falan diye. Yahu lig birincisi ve ikincisinin oyuncuları son çeyrek kahkaha atıyor, bizim yönetmen ilgilenmiyor bile!!!

Yorumcuların buram buram taraflı görüşleri, spikerlerin ofsayt gibi spesifik futbol terimleri kullanmadan neredeyse bir futbol maçı anlatır gibi anlatmaları sayesinde, zaten sesi kısıp izliyoruz maçları. Birde bunları görünce gece NBA maçları izlerken ağzımızın suyu akıyor. Hele League Pass varsa...

Geçtiğimiz sene Atilla Nesipoğlu ile birlikte, internetten bulduğumuz linkler vasıtasıyla resim seçici gibi izlerdik maçları. Ufak karelere bölünmüş 7-8 görüntü ile. Arada bu karelerin bazıları değişir ve başka görüntüler gelirdi. Mesela 76ers - Oklahoma maçı sırasında iki kameranın sadece Durant ve Andre üzerinde olduğuna şahit olmuştum. Yani bizimkilerin Galatasaray - Fenerbahçe maçlarında "20 kamera ile yayın yapıyoruz" diye övündükleri olay, sıradan bir NBA maçında standart olan bir şey. Bizim basketbol yayınlarında ise 4 bilemedin 5 kamera falan kullanılıyor. Zaten saha içi mikrofonu var mı yok mu o bile belli değil iken, bunlar çok abartı gelir adama.

Federasyon da pek çok konuda hatalı. Mesela internet sitesi her ne kadar mükemmel tasarlanmış olsa da, oyuncu profillerine baktığınızda hangi mevkide oynadığı yazmıyor. Sadece internet değil tabi hatalı oldukları konu. Pazarlama adına kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. Takımların hatalarını yazmaya gerek bile yok tabi...

Bütün bunların yanında yayıncı kuruluşun maçları şifresiz vermesi çok güzel bir olay tabi ki. Ama yinede yaptıkları bu güzellik, hatalarını gizlemeye yetmiyor.

Peki ne yapabilir yayıncı kuruluş? Farklı bir kanal açabilir mesela. "Basketmax" bile olabilir adı. O çok önemli olan bir şey değil. Güzel içerikli programlar hazırlayıp, günde 2-3 maçı naklen yayınlayabilir. Hem yeni spikerler ve yönetmenler yetiştirir, hemde ülkenin son bir sene içerisinde gösterdiği yoğun ilgiyi kazanca çevirebilir. Kanal sahibinin cebine 10 bin lira az girsin yahu? Belki artan yayın kalitesi nedeniyle reytingleri yükseldiğinde reklam gelirlerinden daha fazla kazanır. Demek ki neymiş, biraz daha özen, biraz daha ilgi, biraz daha çalışma ile her şey yapılabilirmiş.

• Kemal Mardin l 1 Yorum


Dün Taksim'de gerçekleştirilen taraftar yürüyüşü, bugünkü Radikal'de Hakkı Özdal imzasıyla yayınlanan haberde "Seyirci Kalmadılar" başlığıyla verildi. Başlık güzel ama spottaki "Dünyada olmaz denilen oldu: Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş dahil birçok takımın taraftarı birlikte yürüdü" ibaresi, taraftara karşı oluşan önyargının kırılmasının imkansıza yakın olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Toplumun geniş bir kesiminin böyle bir önyargıya sahip olması anlaşılabilir bir durum ancak bu haberi yazmakla görevli kişinin henüz yakın geçmişte yaşanan iki benzer örneğe gözünü kapaması, haberi daha güçlü kılmak adına bundan önceki girişimlerin yok sayılmasıdır. Etik olmaktan çok uzak ve maalesef art niyetli bir davranış.


Kısaca bu iki örneği hatırlayalım. İlki Sakarya'dan. Trenle yapılan deplasman yolculuğu sırasında, trene atılan taşlar sonucu Aykut Adıyaman dengesini kaybederek trenden düşmüş ve hayatını kaybetmişti. Yaşanan bu olayın ardından 40'ı aşkın tribün grubundan benim de aralarında olduğum yüzlerce taraftar, Sakarya'ya giderek Aykut'un cenazesine katılmış ve tribünde kol kola Sakaryaspor - Bursaspor maçını izlemişti. Tribün olaylarının sona ermesi adına atılan dev bir adımdı.


İkinci örnek ise Karşıyaka'dan. Banvit deplasmanına gidilirken yol kenarında durulduğu esnada, yakındaki bir benzin istasyonunun sahibi, Karşıyakalı taraftarlara pompalı tüfekle ateş açmış ve taraftarlardan Özgür Soylu'yu öldürmüştü. Bu olayın ardından da yine Aykut'un cenazesine benzer bir manzara ortaya çıkmış, Türkiye'nin dört bir yanından binlerce taraftar Karşıyaka'da buluşmuştu.

Fotoğraflar zaten her şeyi anlatıyor. Holigan, fanatik, cahil veya çapulcu denilerek çoğu zaman hor görülen taraftarlar birçok şey olabilirler ama aptal değildirler. Evet, birbirleriyle didişirler ama bok yemesi gereken bir üçüncü işin içine girdiğinde de işte böyle "Tek Yumruk" oluverirler. Yani öyle dünyada olmayacak bir şey değildir bu. Daha önce de oldu. Bundan sonra da her daim olacaktır.

• Serhat Gürcan Gündüz l 22 Ocak 2011 0 Yorum



Notre Dame Üniversitesinin Amerikan Futbol takımı Fighting Irish'in yeminidir başlıktaki söz. "Bugün şampiyon gibi oyna!" yazısına dokunarak çıkar oyuncular sahaya. Üstelik Fighting Irish'in renkleri de sarı-lacivert. Zaten tek ortak noktaları bu. Ne aynı spor dalında mücadele ediyorlar, nede Fenerbahçe'nin bu takım kadar geliri var. Gerçi sadece Fenerbahçe değil, bütün Süper Lig takımlarından bile fazla geliri var bu üniversite takımının. İsteyen araştırabilir.

Fighting Irish 169 yıl önce kurulduğunda da her maçına "Şampiyon gibi oynamak" için çıkıyordu, bugünde rakip kim olursa olsun yine aynı şekilde çıkıyorlar sahaya. Peki ya Fenerbahçe?

Bütün hafta "Altın değerinde üç puan" naraları duyacaksınız. Trabzon puan kaybetti ya hani, "Şampiyon" olmak için mutlaka kazanmak zorundaydı Fenerbahçe. Bu kadar kötü oynamalarının sebebi, kazanmak zorunda olmanın stresi idi. Pardon ama, hala bunlara inanlar var mı?

Şimdi "Fenerbahçe bugün hangi taktikle oynadı?" diye sorsam, kaç kişi cevap verebilir? Kadrolar açıklandığında herkes 4-3-1-2 veya 4-3-3 şeklinde oynayacak sandı Fenerbahçe'yi. Fakat işin aslı Özer girene kadar Aykut Hoca takımı 4-2-3-1 şeklinde oynattı. Özer girdikten sonra 4-4-1-1, Dia girdikten sonra 4-5-1 veya 4-6-0 düzenine geçti takım. Düşünün durum bu kadar karışık. Kenarda Stoch-Dia-Özer dururken neden Niang sol açık oynadı, buna hele hiç anlam veremedim.

Niang gibi bir golcü nasıl rezil edilir, bunun en güzel örneğini izledik 80 dakika boyunca. Hem savunmada adam kovalasın, hemde takımın Alex'den sonra gol beklediği ilk isim olsun. İleride top kaptırınca taraftarın tepkisini alsın, morali bozulsun adamın. Sonra soralım hep birlikte "Niang'ın performansı neden bu kadar düştü?" diye. Saçmalık işte bildiğin...

İnanın o kadar kötü bir maçtı ki, Gökhan'ın golünün güzelliğini anlatmak bile ayıp olacak adama. O yüzden kusura bakma Gökhan, yazamam o golü bu başlık altına.

Dökülen bütün takımdan ayrı olarak iki oyuncu var ama yazmak istediğim. Semih ve Selçuk. "Selçuk tamam ama , Neden semih?"

Bir gol atmak için nerede, ne zaman bulunması gerektiğini çok iyi biliyor Semih. Top nereye düşer, nasıl vurursam gol olur diye herkesten önce düşünüp gidiyor o noktalara. Çok önemli yetenekler değil mi bunlar bir forvet oyuncusu için? Peki Semih A takımda oynamaya başladığından beri kaç hoca gördü? Kaç tanesi ilk 11 başlattı düzenli olarak? Yahu geçtiğimiz sene Güiza bile onun önünde oynamadı mı? Basın hep hocaları suçladı doğal olarak, peki arkadaş Semih'in hiç mi suçu yok? Kaç maç var, 11'de başlayıp, etkili olduğu?

Bilim adamlarını toplayıp araştırma yapmaya gerek yok bunun nedenini anlamak için. Semih Şentürk, rakiplerinden fizik olarak daha güçlü olduğu her maç, Niang'ı bile yedek bekletir. Bakın bu kadar iddialı konuşuyorum. Peki Semih'in kaç defa özel antrenör tutup, fizik gücünü arttırmaya yönelik çalışmalar yaptığını duydunuz? Tabi ki böyle bir kişisel hocanız yoksa, bununla kordineli çalışacak beslenme uzmanınız da olmaz. Ondan sonra biz de sorarız "Neden bizim aramızdan bir C. Ronaldo çıkmıyor?" diye.

Binmeyin arkadaşım Porsche'nin en pahalı arabasına. Bir düşük modeline binin, aradaki farkla kendi özel ekibinizi kurun. Eviniz 12 odalı değilde, 11 odalı olsun 3 yıl bu adamların maaşlarını verin.

Yazı nereden nereye geldi arkadaş.

Selçuk içinde geçerli yukarıda yazdıklarım. Fakat onun asıl problemi psikolojik bana kalırsa. Maçın bitmesine 25 dakika kalmış, rakip kaleyle arandaki mesafe 30 metre, rakibini de beşe dört yakalamışsın. Pası sana veriyor takım arkadaşın, sen bırakıyorsun... Kusura bakma Selçuk Ağabey ama, taraftar seni bu yüzden istemiyor takımda. Ne bir sorumluluk alıyorsun savunmadan top çıkarma konusunda, nede beş metre yanındaki arkadaşına pas atabiliyorsun. Tam yedi sene olmuş, santim ileri gitmemiş futbolun. Bir top kaybettin diye değil taraftarın sana tepkisi, bunu artık anla. Bir saat daha geç git ağabey kız arkadaşının yanına. O bir saat içinde pas antrenmanı yap. Tabi senin isteğin sadece Galatasaray maçlarında gol atıp, bir yıl daha kalarak milyon dolarlar götürmekse, onu bilemem tabi ki...

Neyse, toparlayalım yazıyı. Her başarının kupa kaldırmak olduğu güzel ülkemde, elbette en değerli şey şampiyonluk yolunda alınmış bir üç puandır. Ama Fenerbahçe taraftarı mutlu olacak mı bu şekilde şampiyonluk geldiğinde? Zaten bu kadar karaktersiz bir oyun anlayışıyla kaç takımı yenebilir ki bundan sonra. Dün Beşiktaş taraftarı takımları aynı oyunu oynayıp 5-1 kazanmayıp, maçı 1-0 kaybetseydi yine aynı şekilde mutlu olacaktı. Kızmayın ama dün Beşiktaş gerçekten "Şampiyon" gibi oynadı.

Şimdi Aykut Kocaman'ın önünde iki yol var. Ya bu sene takıma bir "oyun karakteri" kazandırarak, seneye Fenerbahçe taraftarının hak ettiği futbol ve futbolcularla şampiyonluk kupasını kaldıracak, yada bu senenin sonuna kadar Fenerbahçe taraftarına eziyet çektirerek yarışın içinde kalacak.

Not: Diyorum ki Aykut Hocam, soyunma odasına Basri Dirimlili'nin kafasında bandaj olan resmini ve bu "Play Like A Champion Today" yazısını astırsan, güzel bir motivasyon kaynağı olabilir Trabzon maçı öncesinde. Hatta o resmin çekildiği gün rahmetli Basri'nin kafatasında kırık ve yarık ile oynadığını, kafası o haldeyken bile topa kafa vurduğunda, tribünlerin "şap" sesini duyduğunu anlatırsın maç öncesi konuşmanda. Belki onun cesaretinin, onun savaşçılığının kırıntıları düşer akıllarına da, Fenerbahçe'nin oyuncusu olmanın ne demek olduğunu anlayarak çıkarlar sahaya. Bence bir dene değerli hocam.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 21 Ocak 2011 0 Yorum

Kadın tenisçilerin, oyunları dışında her zaman güzellikleri de ön plana çıkmıştır (Jankovic ve Schiavone, siz üzerinize alınmayın). Hal böyle olunca, sezonun ilk büyük turnuvasında, bütün gözlerin Avustralya'ya çevrildiği bir ortamda Dannii Minogue da markasını tanıtmak istemiş. Victoria Azarenka'yı yanına almış ve birlikte çekim yapmışlar. Çekimin tamamını izleme şansı bulamadım. Ancak videonun 42. saniyesindeki görüntü ile 1:10'daki görüntü dikkatimi cezbetti. 1,57'lik Dannii Minogue'un kıvraklığına karşılık 1,80'lik Azarenka'nın odunsuluğu hoş olmamış. Neyse, zaten kadın okuyucuların dikkatini çekmek için bunu buraya koyuyorum. Hep spor, hep spor nereye kadar...

• Cengiz Bahadır Özdemir l 20 Ocak 2011 0 Yorum

İşlerden dolayı Avustralya Açık'a yeterli ilgiyi gösteremiyorum ama 10-14 arasındaki maçları iki gündür, büyük bir keyifle izliyorum. Bir-iki kelam edip dükkanı kapatalım. İlk tur maçlarından David Nalbandian-Lleyton Hewitt maçı müthişti. Soluksuz bir şekilde izletti kendini bu iki veteran. Veteran diyoruz ama 5. setteki performansları adeta eski günlerine selam yollar nitelikteydi. Ev sahibi olarak mücadele eden Hewitt her ne kadar servislerinden daha fazla sayı çıkarmış olsa da Nalbandian'ın file önünde daha etkili olduğunu gördük. Ama her şey bir yana, iki kere maç sayısını kaçıran Hewitt kritik hatalar sonunda maçı kaybetti. Bizse 5 saatlik bir şölenle ekrandan ayrıldık.
İlk turda Sam Querrey, Nikolay Davydenko gibi seribaşı isimlerin elenmesi ise sürpriz oldu. İkinci turda izleyebildiğim ve heyecan dolu geçen bir diğer maç ise Gilles Simon-Roger Federer arasındaydı. Geçen sene burada çeyrek final gören Fransız raket, Federer'in de en büyük belalısıydı. Daha önceden iki kere karşılaşmışlar ve ikisini de Simon kazanmıştı. Maçın ilk iki setinde Federer'in büyük üstünlüğü vardı. Ancak ne olduysa bundan sonra oldu. Simon durumu 2-2 yaparak oyunu 5. sete getirdi. 5. sette de oyunu kolay kolay bırakmadı Fransız raket. Federer'in maç puanını almasını defalarca engelledi. Ama o da bir insan ve karşısındaki de Federer (yani insanın biraz daha gelişmişi). Yorgunluk ağır bastı ve Simon elenmekten kurtulamadı. Ama Federer de epey yoruldu. Bakalım ilerideki maçlara nasıl yansıyacak? İzleyemediğim ama ilginç maçlardan biri de Tipsarevic-Verdasco maçıymış. Tipsarevic iki kere öne geçmesine rağmen maçı 5 set sonunda Verdasco'ya vermiş. Zaten 5. setteki 6-0'lık sonuç da Tipsarevic'in nefesinin yetmediğinin bir göstergesi. Verdasco da şaşırtmak üzereymiş.
Djokovic-Dodig arasındaki maçta da beklendiği gibi büyük bir mücadele vardı. Djokovic elbette kazanacaktı ama Dodig kolay pes etmedi. Maç 1-1'e geldiğinde blog yazarlarından Alican Keser ile birlikte "Acaba?" dedik. Der demez de Djokovic lafı ağzımıza tıktı ve 6-0, 6-2'lik setlerle maçı 3-1 kazanmayı bildi. Özellikle son sette Djokovic'in rakibini ezen vuruşları vardı.
Kadınlarda seribaşı raketler yollarına devam ediyorlar. Genel olarak bir sürpriz yok. İlk turda 17 numaralı seribaşı Rezai'yi, ikinci turda da Jelena Dokic'i eleyen Çek Barbora Zahlavova Strycova üçüncü turda Na Li ile oynayacak. İki tenisçi de formda ve zevkli bir maç bizleri bekliyor. İlk turda elenen Ana Ivanovic ise birçok kişiyi üzdü. Ekaterina Makarova karşısında ilk seti alan Sırp raket, ikinci seti kaybedip final setinde bitirici hamleyi yapamayınca ilk turdan turnuvaya veda etti. Elbette sakatlığının da etkisi vardır ama Ivanovic'in ilk turdan elenmesi büyük kayıp.

İkinci tur maçlarında Marion Bartoli, elemelerden buralara kadar gelmeyi başaran Rus Vesna Manasieva'ya 2-1 yenilerek büyük bir sürprize imza attı. Bir diğer seribaşı Wickmayer de Letonyalı Sevastova'ya 2-0 yenilerek veda etti. Wozniacki-Williams-Schiavone-Henin gibi sporcular ise yollarına dolu dizgin devam ediyorlar. Yarın da kalan ikinci tur maçları oynanacak ve üçüncü tur maçları belirlenecek. Dananın kuyruğunun kopacağı yer de burası. Artık daha fazla sürpriz ve daha uzun süreli setler izleyebiliriz.

• Tufan Tulpar l 19 Ocak 2011 0 Yorum




 Cuma öğleden sonrasında takvimler 19 Ocak 2007' yi gösterirken

Hava ve zemin şartlarının hep değişken, hep anlaşılamayan olduğu günde iki takımda sahadaki yerlerini alır ve "mücadele" başlar. Ama ne mücadele! Kuralların izin vermekte zorlandığı ölçülerde sertlikler, bire birler, omuz omuzalar, itmeler, kakmalar...
Nihayi amaçtan çoktan uzaklaşmış bir oyun seyrediyoruz derken aniden bir hareketlenme olur mücadelede. Ayaklar altında çiğnenmekten balçık haline dönen bu topraklarda Taksimspor'lu futbolcu topu ayağına alır. Top ondadır artık. Oyun stilini "şehirli bir güvercine" benzetir . Ürkek ama özgür. İsmiyle müsemma bu futbolcunun gösterecek meziyetleri, sahada söyleyecek sözleri vardır.

İsmiyle müsemma demiştik ya varsın bize kendi anlatsın ismini: 'hu' ve 'yerant' kelimelerinden oluşuyor. Hu ateş demek, yerant da canlılık, ataklık. Anadolu'dan gelen bir tamlama...
Biz tekrar maça dönelim. "Sol" kanata açılan topla birlikte hareketlenir bu ateş gibi genç. Taraflı tarafsız herkes heyecanlıdır artık futbol adına güzel hareketlerdir bunlar. Kafasını kaldırır ve şöyle etrafına bakar. Kim var kim yok diye. Bir başınadır anlaşılan. Bildiği gördüğü kanattan devam eder. Sürdürür dribblingini...

Artık dönmek yoktur. Sonuna kadar kaleye kadar devam. Çünkü önemini yitirmiştir artık kale de, kaleci de, rakip de. Çünkü güzeldir futbol, oyun, hayat güzeldir... Pas mı? Şut mu?...Pas mı? Şut mu? derken sert mi sert müdahale... Top bile şaşkın şaşkın yuvarlanmaya devam ederken müdahale sahibi kendini gösterir. Yeni Pelitlispor 'un "sağ" beki. Kimsenin bilmediği tanımadığı bu genç adam ancak birçok defa kadrodışı kalmasıyla tanınır. Ama artık o da kadrodadır. Kendisine verilen görevi de layığıyla getirmiş yıllarca unutulmayacak sert müdahalesini yapmıştır. Bu müdahale sahibi için hocası: "Futbola meyilliydi .Sol ayağı kuvvetliydi Kendisini biz kadro dışı bırakmadık. O uzak durduğu için kendi kendini kadro dışı bırakıyordu Onun yapacağına inanmıyordum ama bazılarının tetiklemesiyle yapabilecek bir kapasitesi vardı. Yönlendirme var. Çünkü onun kendi kafasıyla yapacağına inanmıyorum. O tarz bir insan değildi'' der.

Cuma öğleden sonrasında takvimler 19 Ocak 2007' yi gösterirken;

Yeni Pelitlispor'lu Ogün Samast'ın sert müdahalesiyle yerden kalkamayan Taksimspor'lu futbolcu Hrant Dink'dir ve oyun bir daha başlamamak üzere durmuştur.


• Onur Güler l 18 Ocak 2011 0 Yorum


Aslında bu yazıyı yazmak için çok geç oldu ama konuşulanlardan o kadar sıkıldım ki o gecenin farklı bir yönünü, şu güne kadar konuşulması gerekenleri öne çıkartmak istedim.

Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena'nın açılışına birkaç gün kala heyecan sarmıştı beni. Hem tarihe tanıklık edecek olmaktan, hem yeni stadı görecek olmaktan, hem de Ajax'ı izleyecek olmaktan dolayı. Şimdi geriye dönüp baktığımda, açılışın gölgede kalacağını kestirememiştim. Gündem böyle bir olayın etkisi altında kalmışken, özürler havada uçuşurken, Galatasaray'a sahip çıkacak bir başkanı kalmamışken (neyse ki bilinçli taraftar var ve bunların birçoğunu tanıyor olmaktan dolayı mutluyum)...vs. oynanan maç unutuldu.

Sarı kırmızılı takım, ASYTT Arena'da Ajax ile bir de maç yaptı. İsim Ajax olunca küçümseyen kişiler, ciddiye almayanlar oldu tabi. Ancak açılışın ardından konuşmamız gereken yapılan gösteriler, stat gözlemleri dışında Emre Çolak'ın yeniden doğuşu(umarım), Juan Emmanuel Culio'nun takıma uyumu, Lorik Cana'nın geri dönüşü, Semih Oğuz'un oyuna girdiği anda sanki uzun zamandır Galatasaray'da oynuyormuş gibi oynaması, Emiliano Insua'nın Culio ile iyi anlaşmasına rağmen Hakan Balta'nın yedeği olarak değerlendirilmesi, Cumhur Yılmaztürk, Anıl Dilaver, Ajax'ın sahaya farklı bir kadroyla çıkmasına rağmen sistemini ne kadar iyi uygulayabildiği, atağa çıkışları, Stekelenburg'un oyun görüşü ve böyle bir kalecinin takıma getirdiği yarar(Hele ki Galatasaray'da olduğu gibi geriden oyun kurabilen tek bir oyuncuya sahip değilseniz), ve belki de dev bir takıma gitmeden önce son kez canlı izleyebildiğimiz Luis Suarez.

Keşke cumartesi gününden bu yana yaşanan stadyumdan çıkış, 'Allah kuruşu', twitter'dan yapılan açıklamalar...vs. olmasaydı da bu konulara değinilseydi. Eminim herkesin psikolojisi daha yerinde olurdu. Öte yandan isim tartışması sürüp giderken, bir öneri getirmek istiyorum. Şimdi bırakalım kompleksi falan, Türk Telekom ismini de anlaşma yapılmışken kenara atamayız ama Ali Sami Yen ismini ön planda tutarak Ali Sami Yen Türk Telekom Arena diyebiliriz. Kısaltması da ASYTT Arena.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 0 Yorum

Hamilton: "Winning my first race felt better than having sex"
Raikkonen: "Maybe he never had sex"

• Kadir Ar l 17 Ocak 2011 1 Yorum


Steve Bruce da transferi doğruladığına göre artık kesinleştiğini söyleyebiliriz. Darren Bent 18 milyon sterlin karşılığında Sunderland'den Aston Villa'ya transfer olmak üzere...

Martin O'Neill'ı istifaya zorlayıp yerine Gerard Houlier'i getiren, 37 yaşındaki kulüpsüz kalan Pires'in takımı yola sokabileceğine inanan Randy Lerner dipten bir türlü kurtulamayınca, sezon başında O'Neill'e vermediği bütçeyi Houlier'in emrine teslim etti. Bent'in transferiyle ilgili herhangi bir olumsuz düşünceye sahip değilim. Zaten kariyerindeki bu 4. transferiyle kendisi için ödenen bonservis bedeli 47 milyon sterline ulaştı. Bana göre Premier Lig'in an itibariyle en iyi 3 forvetinden birisidir. Kanatlara kaçmaz, geriye gelip top almaz, oyun kurmaz. O sadece golcüdür, ceza sahasında işini yapar. Hem de fazlasıyla iyi yapar. Agbonlahor'la da mükemmel ikili olacaklardır, Houlier bir sürpriz yapmazsa...

Şampiyonlar Ligi için Mark Hughes'u yollayan City geçen sezon bu hedefine ulaşamayınca gayet mutlu olmuştum. Allardyce'ı yollayan Blackburn yöneticileri gerekçe olarak ilk 5 hedeflediklerini belirttiler ama Ronaldinho peşinde koşup medyada hava atmaktan transfer sezonunun yarısını boşa geçirdiler. Newcastle, Chelsea'yle berabere kalan, Arsenal'i dışarıda yenen, ezeli rakibine 5 atan ve takımı düştüğü Championship'ten çıkaran Hughton'ı kovup Pardew'i getirdi, hala değişen bir şey yok. Aston Villa da takımı üç sezon art arda 6. yapan Martin O'Neill'a Şampiyonlar Ligi'ne bir türlü katılamadığı için transfer bütçesi vermek istemedi. Şimdi Darren Bent ve 3 gün önce gelen Makoun'la beraber kulüp sahibi Randy Lerner'ın ara transferde harcadığı para 24 milyon sterline ulaştı. 6. sıranın 12 puan uzağında, düşme potasındayken O'Neill'a yarısını bile vermediği parayı şimdiden harcamış durumda...


Ayrıca Martin O'Neill'ın tüm sistemini üzerine kurduğu Gareth Bale ve James Milner'i birer sezon arayla ve O'Neill'ın tüm itirazlarına rağmen Manchester City'e satan zihiniyet, Houlier'in isteğiyle Ashley Young'ı Manchester United'a satmaktan vazgeçti. Bu sezon Villa için kaybedildi artık, önümüzdeki sezona ne olacağı da meçhul...

Transferin bizim açımızdan önemi ise bir süredir rafa kalkan Carew-3 Büyüklerden Birisi haberleri yeniden piyasaya sürülebilir. "Çünkü Carew'in sözleşmesi sezon sonunda bitiyor ve kendisinin ve eşinin Türkiye'ye gelmeye sıcak baktıkları söyleniyor." Yersen...