Filmin senaryosunu Manish Pandey yazmış. Yönetmen koltuğunda ise Asif Kapadia var. Hint asıllı İngiliz yönetmen daha önceden The Warrior filmiyle ünlenmişti. Senna ise bambaşka türde bir film ve o da bunun bilincinde olduğunu söyleyen sözler söylemiş. Umarım filmden beklediklerimizi buluruz. Yaza doğru önce İstanbul Park, ardından Senna heyecanı saracak her yanımızı. Filmin ön gösterimini aşağıda izleyebilirsiniz. Son olarak Senna'nın sözleriyle yazıyı tamamlayalım:
"I will have to go back '78, '79 and it was pure driving, pure racing... That makes me happy"
Kaç kişiye basketbolu sevdirmişlerdir? Kaç insana futbol dışında başka bir sporun da popüler olabileceğini göstermiştir? Peki bizler hayatımızda kaç defa Avrupa Kupası görmüşüzdür? Bunları bizlere sağlayan Efes Pilsen Spor Kulübü kapanmanın eşiğine geldi. Neden? Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu'nun hazırladığı taslakla alkollü içeceklerin sportif faaliyetlerde sponsor olması yasaklanıyor. Yasak, sigara firmaları üzerinde uygulanıyordu. Yeni düzenleme alkolü de işin içine katıyor. Peki bu yeni tasarı yönetmelik halini alırsa ne olacak? Efes Pilsen ismi spordan silinmiş olacak. Kendilerine 1 sene süre tanınacak ve bu süre sonunda Efes Pilsen ismi spor sahnesinden silinecek. İnsanın aklına türlü sorular geliyor. Efes Pilsen, rekabet açısından diğer firmaların önünde olabilir. Ancak spora yaptıkları katkıyı kimse göz ardı edemez. Efes Pilsen sadece bira markası değildir. Onun arkasında çok daha farklı anlamlar var. Efes Pilsen denince akla Koraç Kupası gelir, Ufuk Sarıca-Volkan Aydın-Tamer Oyguç gelir, Naumoski'nin alın terini silişi gelir, Aydın Örs gelir, Drobnjak ve Kambala gibi iki önemli uzun gelir, Hidayet ve Mirsad'ın NBA'e gidiş hikayesi gelir. Tüm bunları acaba o kuruldakiler biliyor mu? Efes Pilsen'i sadece alkol üreticisi olarak görüp IV. Murat tedbirleri almalarını doğal mı karşılıyorlar. Sigara yasağını televizyonlara komik bir şekilde getiren adamlar, şimdi de sporu komedi unsuru haline mi getirmek istiyorlar? Sporda yaşanan rekabete, devletin bazı adamlarının karışması ne kadar etik?
Yapılan açıklamalara göre Efes Pilsen cephesinde endişe hakim. Kulübün kapanması anlamına gelecek olan kararın çıkmamasından yanalar. Ancak karar çıkarsa kesin olarak nasıl bir yol izleyecekleri belirsiz. Belki başka bir isimle yola devam ederler. Efes Pilsen gibi başta basketbol olmak üzere pek çok spor branşında hizmet eden bir kulübün başka bir isimle yola devam etmesi bana sıcak gelmiyor. Ancak halktan pek çok kesim de bu fikirden yana. Bazı şeyleri kolay zannediyorlar. Efes Pilsen Spor Kulübü 35 senelik bir markadır. Eğer belli bir seviyeye gelip uluslararası camiada da saygınlıkla anılıyorsa bu isim sayesindedir. Şimdi markalaşmış bir ismi hemen değiştirip yola devam edilmesi gerektiğini savunanların anlayamadıkları şey bu. Ayıptır, yazıktır. Tuncay Özilhan'ı çok sevmesem de bu konuda mağdur durumda olan kişi şu anda. Eğer Efes Pilsen, sırf bu saçma sebeplerden dolayı kapatılırsa Türk sporu kaybeder.

Birkaç kere denemiş olsam da bu yazıyı yazmayı, gönlüm el vermedi hiçbir denememde. Bir Fenerbahçe'li olarak en az Galatasaray'lı arkadaşlarımız kadar üzüldüm açıkçası. Çünkü orası sadece Galatasaray'ın değil, Türk futbol tarihine geçen önemli başarıların kazanıldığı, deplasman takımı taraftarlarının da unutulmaz anılarının olduğu bir yerdi. Yıkılan sadece stat değil, oradaki anılardı...
İlk deplasman maçımdı Sami yen. 2000 - 2001 senesinde İstanbulspor- Fenerbahçe maçı Ali Sami Yen'de oynanmıştı. Kapalı üstte izlemiştik babamla maçı. O günden sonra benim için Mecidiyeköy Galatasaray, Galatasaray ise Mecidiyeköy oldu.
Şimdi yıkılıyor Sami Yen o hatıralarla birlikte. Galatasaray artık Aslantepe Türk Telekom Arena'da oynayacak maçlarını. Şunu söylemek bile zor geliyor adama. Peki Galatasaray taraftarı alışabilecek mi? Ne bileyim, yıllardır maça girmeden önce bozuk parası ile "dur bari çekirdek alayım" deyip girdiği bakkalı göremeyince ne hissedecek? Eskiden maça giderken kullandığı yoldan farklı bir yolda maç havasına girebilecek mi?
İnsan yıllarca yaşadığı evinden taşınıp, başka bir semte yerleştiğinde bile kendisini bir müddet oraya "ait" hissetmiyor. Ama şartlar bazen değişikliği gerektiriyor (tabi Sami Yen yıkılıp tekrar yapılamaz mıydı o da ayrı bir soru). Taşındığı semtte bir kaç kere kaybolsa da, yeni mahallesinin kasabına eski semtindeki kasabın adıyla hitap etsede alışıyor sonunda. Galatasaray taraftarı içinde aynı şey olacak belli ki. Maça gitmek için otobüs beklerken belki yanlışlıkla Mecidiyeköy otobüsüne binecek tekrar. Doğru otobüse bindiği zamanda farklı bir yoldan geçtiğini fark edince "acaba yanlış otobüse mi bindim?" diye soracak kendine. Biz Galatasaray'ın içeride mi dışarıda mı oynadığını hatırlamadığımız da "maç Mecidiyeköy'de mi?" diye soracağız farkında olmadan. Futbolcular bir kaç kez soyunma odasının yerini karıştıracak, hatta tünelin yeri eski tarafta sanıp hakem düdüğü çaldığında o tarafa doğru yönelecekler. Liradan altı sıfır atıldığında nasıl şaşırıp, "aman ne milyonu, üç lira işte" dediğimiz günler gibi olacak uzun bir süre.
Sonra bir jenerasyon gelecek, bırakın Sami Yen'de maç izlemeyi yanından bile geçmemiş olacak. O başarıların kazanıldığı maçları kasetlerden izleyecek. "Demek orada stat vardı eskiden" diye soracaklar birde. Tabi zaman içerisinde bizde alışıp, unutacağız Sami Yen stadını. Şaşırmadan tek bir seferde "Aslantepe'de maç" diyeceğiz. Galatasaray'ın maçlarını Sami Yen'de izlemiş olan taraftarlar ile o çimde oynayan oyuncuların kalbinde yaşayacak sadece. Birde tarihin tozlu sayfalarında.
Fenerbahçe stadı tamamen bittikten sonra maraton tribününde izlediğim ilk maç "olmamış abi" demiştim arkadaşlara. İnsan alıştığı şekilde göremeyince, ceylan derisi koltukta izlese de alışamıyor ilk önce. İnanın sırf alışamadığı için maça gitmeyen, gittiği zamanda açık tribünde maçı izleyen insanlar var hala Şükrü Saracoğlu'nda. Galatasaray tribünleri de hissedecek bu hisleri. Kabullenemeyecek, özleyecek, "nerede o eski Sami Yen'in kapalısı" diye soracak kendine. Umarım bu alışma sürecini birbirlerinden kopmadan, dağılmadan atlatırlar. Bizim yaşadıklarımız ortada...
Umarım hızlı geçer bu adaptasyon süreci ve eski Sami Yen tribünlerinden daha iyi, daha coşkulu olur telekom arena tribünleri. Zor günler geçiren ebedi dostumuz, ezeli rakibimiz dileriz eski günlerine geri döner bu statta. Fenerbahçe taraftarı olarak ilk Telekom deplasmanını iple çekiyor olacağım (Telekom deplasmanı deyince insan telefon faturasını yatırmaya gidecekmiş gibi hissediyor). Stat ile ilgili yapılması gereken eleştiriler yok mu? Elbette fazlasıyla var ama onlar başka bir yazıya artık. Son olarak İstanbulspor - Fenerbahçe maçının fotoğrafını ekleyelim. Son bir gönderme olsun bizden sizlere (:

NBA draftlarına henüz 162 gün olsa da, ara ara bu şekilde oyuncuları tanıtmak istiyorum. Hem NCAA basketbolunu takip edenler, hemde draft olması muhtemel oyuncuları tanımak isteyenler için güzel bir fırsat olacaktır.
Perry Jones III, 21 Eylül 1991 Winssboro, Louisiana doğumlu. Liseyi Duncanville'de tamamlayan Jones, daha ilk senesinde NBA'e seçilmesi muhtemel olduğundan mıdır bilinmez, peşinde koşan onca üniversiteye rağmen Baylor Bears'ı seçti. Bu tercihinde Baylor Üniversitesinin pek çok tanınmış atlet yetiştirmesinde etkisi var mı merak etmiyor değilim. İki gün önce oynanan Oklahoma Sooners maçında gösterdiği performans ile bütün NBA'in dikkatini üzerinde toplamayı başardı. Big 12 içerisindeki en kötü 2. takım durumundaki Oklahoma karşısında oyunda kaldığı 35 dakika içerisinde 25 sayı, 4'ü hücum olmak üzere 7 ribaund, 1 asist ve 2 blok ile geceyi tamamladı. Big 12'nin bir diğer kötü takımı konumundaki Texas Tech karşısında da buna yakın bir performans göstermişti.
İlk maçına çıktığı Gram St. maçında 7 top kaybetmiş fakat 8 ribaund alarak "bana dikkat edin" der gibi oynamıştı. İkinci maçı olan La Salle karşısında ise double-double yaparken, 4 blok ile gecenin yıldızı oldu. İlk iki maçını izledikten sonra "şutlarını geliştirirse yeni bir Durant daha kazanır NBA" diye düşünürken, buna pek ihtiyacı olmadığını Jackson St. karşısında gösterdi. Daha sonra çok az maçını izleyebildim. Fakat istatistiklerini takip ederken önce Florida St.(4 sayı), ardından Texas Southern Tigers karşısında ki 0 sayılık performansı dikkatimi çekti. Tabi bu karşılaşmada 4 faul aldığı için sadece 15 dakika oynayabildiğini söyleyelim.
Geride kalan 15 karşılaşmada inişli çıkışlı bir performans gösteren Jones'un, henüz lige alışamadığını düşünüyorum. Fiziksel özellikleri fazlasıyla iyi. Boyu 2.11 cm ve - sıkı durun- kanat açıklığı 220 cm. Kollarının uzunluğu nedeniyle "Drantula" lakabını alan Kevin Durant'ın ise 224 cm. Kıyaslamanız açısından bunu da belirtmiş olayım. İlk adımı oldukça hızlı. İçeri penetre etmeyi seven bir oyuncu olduğundan, bu özelliği ani dönüşleri kolayca yapmasına ve savunmacısını rahat bir şekilde geçmesine olanak sağlıyor. Şut seçimleri ilk başlarda kötü olsa da, bunu düzeltmeye başladı. Rakip savunmayı iyi okuyup, harika paslar atabiliyor. Zaten ellerinin büyük olması, top hakimiyetinin yanında pas atabilme özelliğini de bir üst seviyeye çıkarıyor. Hem kollarının uzun, hem ilk adımının çok çabuk olması yetmezmiş gibi, birde oldukça atletik bir oyuncu. Bu özellikler tahmin ettiğiniz gibi onu hücumda durdurulamaz kılıyor. Savunmada ise kafası maçta ise, tuttuğu oyuncu basketboldan soğuyor. Sırtı potaya dönük oyunda ise repertuvarında pek fazla silahı yok. Fakat gücü ve çevikliği sayesinde bu açığını kapatıyor. Yaşı da henüz çok genç, elbette bunları zaman içerisinde öğrenecektir, tıpkı şutlarını geliştireceği gibi. Özellikle de uzak mesafeli şutlarını.
Üzerindeki baskıdan dolayı bazı maçlarda bocalıyor. Mental olarak henüz NBA'e hazır değil. Yazının içerisinde de belirttiğim gibi bazı maçlarda konsantrasyon kaybı yaşıyor ve bu da tabi ki oyununa kötü olarak yansıyor. Birde koçunun çizdiği oyunları pek anladığını sanmıyorum. Set hücumlarında bazen olduğu yerde bekleyebiliyor. Savunmacısına perdeleme yapması için yanından geçen takım arkadaşına bakmadığı bile oluyor. Oyunu Allah vergisi yeteneklerinden dolayı çok iyi okuyor fakat oyun bilgisi 0. Gözlemcilerin yazdıklarına göre, lisede fizik üstünlüğü sayesinde çok rahat oynamış olması bunun en önemli sebebi sanırım. NCAA'de oynayan Doğuş'ta maalesef aynı sıkıntılar yüzünden ilk turdan seçilemeyebilir. Gerçi onun durumu farklı bir yazı konusu.
Şuan için draftlarda ilk beşten seçilmesi en muhtemel oyunculardan birisi Jones. Zaten kulislerde bu sene draftlara katılacağı konuşuluyormuş. Bu kadar özelliğinin yanında mental olarak hiç hazır olmaması yüzünden bence bir sene daha en azından NCAA'de oynamalı. Hani Kaan Kural ve Murat Murathanoğlu hep der ya "mental özelliklerini geliştirememiş" diye, işte bunu geliştirmenin tek mümkün olduğu yer NCAA. Hem kişilik bakımından, hemde oyun bakımından. Çünkü Jones henüz kafa olarak hazır değil NBA'de ki mücadeleye. Mutlaka ama mutlaka ilk 5 sıradan seçilecektir, bundan bir şüphem yok ama kalıcı olmak ve yıldızlar arasına girmek istiyorsa acele etmemeli. Evet Kevin Durant ilk senesinde draft oldu fakat, kendisinin ne kadar olgun bir oyuncu olduğunu, takımı için her şeyini ortaya koyduğunu, maçlara nasıl konsantre olarak çıktığını daha ilk maçlarında gösteriyordu. Jones henüz AP Top 25 içerisindeki takımlardan hiçbirine karşı oynamadı. Özellikle bu maçlarda göstereceği performans onun hakkında daha net bir fikir yaratacaktır kafamızda. Şuanda AP Top 25 içerinde bulunan takımlara karşı ilk maçına Kansas Jayhawks karşısında 17 ocak tarihinde çıkacak. Takip etmek isteyenler için şimdiden belirtelim.

Her veda hüzünlüdür. Hala doğduğu evde yaşayan biri olarak taşınmanın getirdiği hüznü düne kadar anlayamamıştım. Olimpiyat'a gittiğimiz sene bu kadar içimiz burkulmamıştı. Ne de olsa bir gün geri gelecektik ama bu sefer öyle de olmadı.
Ali Sami Yen'e dair en eski anım tarihini tekrar aramama rağmen bulamadığım İrlanda ile oynanan maçtır. İlk ve son defa numaralı tribünde seyretmiştim maçı. Amigo Orhan henüz Mustafa Denizli'ye kafa atmamış, Abdullah Ercan hala Trabzonspor forması giyiyordu. Ne maçın skorunu, ne de oynanan futbolu hatırlıyorum. Tek hatırladığım hayran hayran kapalı tribünü seyrettiğimdi.
Ailedeki tek Galatasaraylı olmanın kötü yanlarından biri de kendi başına maça gidebilecek yaşa gelene kadar Galatasaray maçına gidememek oldu. Sonra bu açığı kapattığımı düşünsem de PSG maçında orada olamamak hala içimde uktedir. 2001-2002 sezonuyla beraber başladı mesaim tribünde. Sonrası Olimpiyat tekrar Ali Sami Yen ama Mecidiyeköy'ün yeri hep ayrı oldu bende. 
Herkesin binlerce maç anısı vardır benim gibi. Ama belki de en şanslı Galatasaraylılardan biriyim. Ali Sami Yen çimlerine çıkıp, kale boş olsada gol atabilmiş biri olarak dün gece ışıkların kapanmasıyla benim de anılarımdan birinin ışıkları kapandı. İtfaiye kapısından içeri girişim, hemen Yeni Açık tarafına koşuşum hala en güzel rüyalarımda yer bulur kendine. Sadece 2 kere şut çekebildim güvenlik gelip saha kenarına çıkartana kadar. Oysa ki 10 yaşında çocuktum ne yapabilirdim ki çimlere. Tribünler boştu zaten Pazartesi günü, maç olmayan bir günde kim olur ki tribünde. Ama vurduğum top filelere temas ettiği anda dolmuştu o tribünler. Davulların sesini duyabiliyordum, meşalenin dumanı görüşümü bile engellemişti. Keşke o güvenlik biraz daha geç gelseydi Yeni Açıktaki tel örgülere tırmanabilseydim. Ama bu kadarı bile yetti üstünden neredeyse 15 sene geçti ama hala hayatımın en mutlu anıdır o gol.
Yaşlanıp bunayınca ufak çocukları hayattan bezdirircesine sürekli anlatacağım bir anım yıkılıyor şimdi. Hem de sadece lüks içinde maç seyredebilmek uğruna. Hiç bir zaman ısınamayacağım Seyrantepe'ye. Hala maç önceleri sokağa gidip ordan geçicem maçlara. Umarım yıllar içinde sahiplenirim Seyrantepe'yi de. Yoksa insanın evinde kendini oraya aitmiş gibi hissedememesi kadar kötü hiç bir şey olamaz.
| Bal Porsukları karşılaşmaya hazırlıklı geldiler. |
Fotoğrafta, Jamario Moon'u önde, Sessions ve Harris'i de arkada, alınan bir mola için kenara gelirken görüyoruz. Birisi, boş verin molayı, siz direkt soyunma odasına devam edin dese, hiçbiri itiraz etmez herhalde. 112-57 biten maçın sonunu beklemenin çok da anlamı yok neticede.
Cleveland Cavaliers'ın yıllardır başı böyle öne eğilmiyordu ama LeBron James'in The Decision'ının Cavs için The Downfall'a dönüşü çok uzun sürmedi. Geçen sezon yalnızca 21 kez mağlup olan Cavaliers'ın şimdiden 30 mağlubiyeti var. Galibiyet sayısı ise yalnızca 8. Ters çevirsen yine 8. Yani neresinden bakarsan bak, düpedüz rezillik.
Büyük yıldızlarını kaybeden takımların böyle çöküşler yaşadığına çok şahit olduk ama Cavs, yumuşak iniş yapmaya aday görülenlerden biriydi. Kazın ayağının öyle olmadığı ise çabuk anlaşıldı. Tabii ki takımın kazanma ritmini bu kadar çabuk kaybetmesinde üst üste gelen sakatlıkların etkisi de büyük. Anderson Varejao, Daniel Gibson, Anthony Parker ve Leon Powe, şu an takımdan ayrı olmasa üst üste 11 mağlubiyet gibi vahim bir tablo ortaya çıkmazdı sanırım.
Cavs'in sakatlıklar sebebiyle içinde bulunduğu durumu ve nasıl oyuncularla sahaya çıkmak zorunda kaldıklarını en iyi özetleyen ise Phoenix Suns'tan Jared Dudley oldu. 7 maçtır Cavs forması giyen Samardo Samuels'ı karşısında gördüğünde yaşadığı şaşkınlığı gizlemeyen Dudley, "Oyuna kurabiye canavarını, o koca adamı soktular. Adını bile bilmiyorum ama dev gibiydi" diyerek vahim tabloyu gözler önüne serdi.
Anlaşılan o ki Cleveland Cavaliers'ı sezon boyunca bu tarz durumlara maruz kalırken göreceğiz. Henüz ocakta bu sezona noktayı koydular. Bundan sonraki kaderleri ise draft piyangosunun insafına bağlı olacak.
Bu arada Cavaliers'la ilgili ilginç bir not: Bundan önceki 5 sene boyunca takımın koçluğunu yapan Mike Brown şu sıralar, oğlunun da oynadığı okul takımında Amerikan futbolu antrenörlüğü yapıyor ve kontratı gereği, Cavaliers'tan almaya devam ettiği yıllık 2 milyon doların tadını çıkarıyor.
Kadınlar Şampiyonlar Ligi'nde mücadele eden üç takımımız gruplarını lider bitirdi. A Grubu'nda yer alan Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom (daha ne kadar isim almayı planlıyorlar acaba) 6'da 6 yaparak bir üst tura çıktı. Gruptaki takımların genel olarak Vakıfbank'tan güçsüz olduğunu söyleyebiliriz ama böylesine net bir performans göstermesi bizler adına sevindirici. Glinka ve Nikolic gibi iki önemli oyuncusuyla Vakıfbank'ın önünün açık olduğunu düşünüyorum.
B Grubu'ndaki temsilcimiz Fenerbahçe Acıbadem ise oynadığı 6 karşılaşmadan 5 galibiyetle ayrıldı. Tek mağlubiyeti, grubun bir başka 5-1 galibiyet oranlı Dinamo Moskova karşısında aldı. Grupta, geçen senenin şampiyonu Bergamo da bulunmaktaydı. Onların kupadan elenmesi de şok oldu. Dünya Kulüpler Şampiyonu ve geçen senenin Şampiyonlar Ligi finalistinin bu sene de iddialı bir şekilde turnuvada yer aldığını söylemek yanlış olmaz.
C Grubu'nda yer alan Eczacıbaşı Vitra, Fenerbahçe Acıbadem gibi, grubunu 5 galibiyet 1 mağlubiyet ile kapadı. Mirka Francia ve Neslihan Darnel gibi iki önemli oyuncusu bulunan takım tek yenilgisini, son maçta grup ikincisi Volero Zurih karşısında aldı. Grubunu ilk iki sırada tamamlayan ve en iyi iki üçüncü takım 12'li playoff grubunda mücadele edecekler.
Erkekler Şampiyonlar Ligi'ndeki tek temsilcimiz olan Fenerbahçe Acıbadem, grubunda 1 galibiyet 4 mağlubiyet alarak bir üst tura çıkma hakkını mucizelere bıraktı. Son maç bugün 20:30'da Sisley Treviso ile oynanacak.
CEV Cup erkeklerde Ziraat Bankası 16'lı finalde, Avusturya temsilcisi HotVolleys Vienna'yı iki maçta da yenerek bir üst tura çıkmayı başarmıştı. Buradaki rakibi ise güçlü Casa Modena oldu. İlk maçı geçtiğimiz hafta oynayan Ziraat Bankası, maçı 3-1 kaybetti. İkinci maçı kendi evinde oynayacak olan Ziraat Bankası maçı kazandığı takdirde altın sete geçilecek. Bu seti alan ise dörtlü finale çıkacak. Yani umutlar sürüyor. Maç bugün 18:30'da oynanacak.
CEV Cup kadınlarda ise Beşiktaş ve Galatasaray Medical Park'ın mücadele ettiğini görüyoruz. Beşiktaş ilk turda Sırp takımı Tent Obrenovac'ı altın set sonucunda geçti. 16'lı finalde ise İsviçre'nin Volley Koniz takımı ile karşılaştı. İlk maçı İstanbul'da 3-0 kazanan Beşiktaş'ın ikinci maçı da kazanması ya da kaybetse dahi, altın sette rakibine üstünlük kurması gerekmekte.
Galatasaray Medical Park ise ilk turda Yunan Olimpiakos'u iki maçta da 3-0'lık setlerle geçti. 16'lı finalde ise Boşnak Jedinstvo Brcko'yu ilk maçta deplasmanda 3-0 yendi. İkinci maç bugün 18:30'da oynanacak. Galatasaray tura daha yakın olan taraf.
Challange Cup erkeklerde İstanbul Büyükşehir Belediyespor ve Arkas'ın yer aldığını görüyoruz. İkinci turda Sloven Calcit Kamnik'i, sonraki turda İsviçre'nin Lozan ekibini 3-0'lık ikişer setlerle geçen İstanbul BB, bugün Belçika'nın Prefaxis Menen takımıyla oynayacak. İlk maçı kendi evinde 3-0 kazanan İBB, ikinci maçta da favori olan taraf.
İzmir temsilcisi Arkas ise ikinci turda Sloven Marchiol Vodi'yi iki maçta da yendi. Sonraki turda Fin Raision Loimu ile karşılaşan Arkas, iki maçı da 3-0 kazanmayı bildi. 16'lı finalde Belarus temsilcisi Stroitel Minsk'i ilk maçta 3-0 yenen Arkas bugün 18:00'da ikinci maça çıkacak.
Voleybol tarihimizde, kulüpler bazında böylesine büyük bir başarıya ilk defa ulaşmış durumdayız. Özellikle kadın voleybolu gittikçe daha iyi bir seviyeye geliyor. Bunda emeği olan herkese teşekkür etmek zorundayız. Umarım bugünkü maçlarda da bir aksilik çıkmaz ve takımlarımız daha üst düzey maç oynamaya devam ederler.
Çok önce yazılması gereken bu yazı bugüne kaldı işin özü. Blogu tekrar hareketlendirme salvoları atarken haberi okuyunca bu topa girmek gerektiğini düşündüm. Sondan başlamak gerekirse finale kalan üç Barcelonalı'dan her hangi birinin kazanması da değiştirmezdi düşüncelerimi. Messi, en hak etmeyeniydi bunu da ekleyelim. Evet süper bir sezon geçirdi Barça ile La Liga'da tıpkı Xavi ve Iniesta gibi, yeterli bir Şampiyonlar Ligi performansı sergiledi yine Xavi ve Iniesta gibi ve çok kötü bir Dünya Kupası yaşadı Xavi ile Iniesta'nın aksine. Özet geçersek gözleri yormadan Xavi ve Iniesta ondan daha çok hak etmişti ama unutulmasın bu isimlerden de daha çok hak eden biri vardı.
Adaletin çoktan terk ettiği Zurich'deki FIFA organizasyonu Altın Top ödülünü Messi'ye verirken 2009-2010 yılının en iyi futbolcusu Wesley Sneijder'i sadece sezonun onbirine seçmekle yetindi.
Inter ile İtalya Ligi, İtalya Kupası ve Şampiyonlar Ligi kazanıp ardından da Dünya Kupası'nda Hollanda'yı finale taşıyan Sneijder'i yeterli görmemişti. FIFA final için bile. Aynı başarıları elde eden Mourinho'yu ise Messi kadar başarı kazanan Guardiola'nın önüne koydular. Ödül kriterlerini de kendisine benzetti FIFA. Son olarak yılın onbirine gelelim. Balık baştan kokar ya hani daha kaleci de bitirmiş olayı sevgili FIFA. Julio Cesar dururken Casillas'a verilmiş kale ki Valdes'i de alabilirlerdi beterinde beteri var dedirtmek için bize. Savunmanın soluna bir bek bulamamış yaşlı amcalar ki bende bulamadım o yüzden buradan vuramıyorum kendilerine. Ama her takımın defansif orta sahası kadar konuştuğu günümüz futbolunda bir tane isim akıllarına gelmediğinden ve yılı kupasız hatta finalsiz kapatan Ronaldo'yu kürsüye çıkartıp Forlan ve Milito'yu es geçmelerinden yeteri kadar suçlayabilirim kendilerini. Neyse yazının başındaki öfkem sona yaklaşınca biraz dindi. Sonuçta bu ödül bizleri değil de sponsorları tatmin etmek için yapılan bir organizasyon olduğundan üzerine bu kadar kelime dökmek bile anlamsız geldi noktayı koyarken. TARAF = )
2011'deki ilk yarış her zamanki gibi İsveç Rallisi olacak. Takvimdeki tek kar pisti olan İsveç'te 60 yıldır İskandinavların üstünlüğü var. 60 yılda sadece bir kere bölge dışındaki biri bu yarışı kazandı. 2004'te Sebastien Loeb, çok çekişmeli bir yarışın ardından ufak bir farkla birinci olmuştu. 10-13 Şubat tarihleri arasında koşulacak yarışa 130 araç katılacak. İlk yarış için etkileyici bir sayı.
Sebastien Loeb ve Sebastien Ogier ikilisinin olduğu Citroen Total World Rally Team her zamanki gibi iddialı durumda. Gerçi İsveç'te Sebastien Loeb 7 kere yarıştı ve bunlardan 2'sinde yarışı tamamlayamazken sadece 1'inde mutlu sona ulaştı. Ogier ise 2 kere yarıştığı İsveç'te en iyi derecesini geçen sene beşincilikle kazandı.
Mikko Hirvonen ve Jari Matti Latvala'nın Ford Abu Dhabi Rally Team burada birincilik için mücadele edecekler. 2006'dan beri İsveç'te kazanan takımın bu sene de burada mutlu sona ulaşması bekleniyor. Hirvonen büyük hayalkırıklıkları altında geçen 2010 senesinde sadece burada birinci olmuştu. Latvala ise geçen sene üçüncü olurken, 2008'de bu yarışı kazanmıştı.
Formula 1, NASCAR, WRC derken sonunda rallide karar kılan Kimi Raikkonen ise Citroen aracıyla burada olacak. Ancak Citroen Junior ile değil de, ICE 1 Racing ile yarışacak. Alının bilgilere göre Raikkonen hala Citroen Junior'da ama İsveç Rallisi özelinde ICE 1 Racing etiketiyle yarışacak.
Citroen'le yarışacak bir başka isim Petter Solberg olacak. Geçen sene, son yarışlarda olağanüstü bir performans sergileyip sezonu üçüncü bitiren kurt pilot yine kendi takımıyla yarışacak. İsveç Rallisi'ni 2005'te kazanmış olan Norveçli bu sene de iddialı.
İsveç'te ilk defa yarışacak olan Monster World Rally Team'den Ken Block, bu sene ilk defa yarışlara girecek olan FERM Power Tools World Rally Team'den Dennis Kuipers, Birleşik Arap Emirlikleri destekli Khalid Al Qassimi ve tecrübeli Henning Solberg M-Sport Ford Rally Team desteğiyle yarışacak diğer pilotlar olacaklar.
Yazımıza İsveçli yarış güvenlik görevlileri ile son verelim:
Formula 1'de yeni sezon 2 aydan daha kısa bir süre içinde başlayacak. Testler önümüzdeki günlerde yapılacak. Geçen seneki gibi efsane bir sezon olması en büyük dileğimiz. 2011 testleri ve yarışları başlamadan önce 2010'u bir daha hatırlayalım. FIA'nın düzenlediği galada güzel bir tanıtım filmi yayınlandı. Blogla tekrar ilgilenmeye başlayınca eklemek istedim. İşte 2010'un can alıcı anları.

ESPN'in haberine göre Nets - Nuggets - Pistons arasında dudak uçuklatacak bir takas gerçekleşmek üzere. Tam 15 oyuncunun içinde bulunduğu, Draft haklarının havada uçuştuğu bir takas olacakmış. Şuan için takasın önündeki tek engel Pistons'ın Johan Petro'nun önümüzdeki üç sene 10 milyon doları geçen kontratını istememesi. Bu arada takası ayarlayan kişinin Hamilton, Anthony ve Chris Paul gibi isimlerin menajeri Leon Rose olduğunu belirtelim.(Carmelo'nun yazın gerçekleşen düğününde, Paul'ün "Amare ve Melo ile New York'ta oynamak istiyorum" dediğini hatırlıyorsunuzdur.)
Kim nereye gidecek?
Carmelo, Billups, Anthony Carter ve Shelden Williams Denver'dan Nets'e gidecek.
Devin Harris, Derrick Favors, Anthony Morrow, Ben Uzoh, Stephen Graham, Quinton Ross Nets'in iki draft hakkıyla birlikte Nuggets'a gidecek.
Hamilton ise Detroit'ten Nets'e gidecek.
Johan Petro ve Troy Murphy ise Nets'den Pistons'a gidecek.
Şuanda gerçekleşmesi durumunda NBA tarihinin en geniş çaplı takası olarak tarihe geçecek. Tabi Petro'nun iki takımda da kalmayacağının kesin olması, takasın daha da büyüyeceği anlamına geliyor. Çünkü Petro ile ilgilenen başka takımlarda var.
Carmelo'nun yakın arkadaşları Paul ve Amare ile birlikte Knicks forması altında oynamak istediğini söylemiştik. Geçtiğimiz yaz Denver'ın teklifini bu yüzden kabül etmemişti. Fakat Knicks Denver'ın isteklerini karşılayamadı. Carmelo ise free agent olarak garanti alacağı parayı riske atmak istemedi ve Nets takasını kabül etti. Çünkü yazın daha düşük bir kontrata imza atma olasılığı da var.
Billups defalarca basketbolu Denver'da bırakmak istediğini söylemişti. ESPN, Yahoo ve TNT yorumcuları Carmelo'nun liderliğinde, eski takım arkadaşı Hamilton ve Brook Lopez gibi önemli bir uzunla Brooklyn'de oynama fırsatının onu cezbedeceğini düşünüyorlar. Fakat Yahoo'ya "Ailem burada; annem, babam, çocuklarım, dedelerim, bütün herkes burada. Burada yaşamak istiyorum" demişti. Billups lisede iken Denver'da bir yıldızdı zaten. Çocuklarının onun mezun olduğu okuldan mezun olmasını istiyor. Çocukluk arkadaşlarının çoğu Denver'da. Eski okulunun mezunlar komitesinde de oldukça aktif. Zaten bir başka söyleşide "Denver'a takas olduğum gün, kariyerimin burada biteceğini biliyordum" demişti. Seneye 14.2 milyon dolar kazanacak olması da bir diğer kalma sebebi. Çünkü kurallara göre bu sene takas olursa, onu alan takım kontratının 3.4 milyon dolarını ödeyerek onu bu yaz free agent yapabilir. Billups garantiye aldığı kontratını riske etmekte istemiyor. Nets ise ona garanti olarak bir sonraki sene alacağı parayı da peşin olarak ödemeyi düşünüyor.
Bu takastan en karlı çıkan Nets olacak gibi duruyor ama gerçek öyle değil. Detroit önümüzdeki sene için kontrat boşaltmaya çalışıyor. Hamilton'ın Denver'a, T-Prince'in Warriors'a gitmesi 50 milyon dolara yakın bir bütçe yaratacak Detroit'e. Murphy ve Petro'nun kontratları ise yarısı bile etmiyor bu rakamın. Bu arada Warriors'ın hem Zach Randolph, hem T. Prince, hemde Andre Igoudala ile ilgilendiğini belirtelim.
Bu akşam bu haber ilk çıktığında Denver, New Orleans ile oynuyordu. Carmelo 15 dakikada sadece 2 şut kullanmıştı. Gazeteciler ise Denver ve Nets'in yöneticilerinin halen görüşme halinde olduğunun haberlerini yapıyordu. Carmelo'nun maç sonu istatistikleri 8 sayı, 5 ribaund, 5 asist ve 4 faul olunca, herkes bu istatistiklerin Carmelo'nun Denver'da ürettiği son rakamlar olduğunu düşündü. Maç bitiminde ise "Denver'ın sahibinin daha cazip bir teklif istemesi üzerine görüşmeler şimdilik donduruldu" haberi herkesi şaşırttı.
Knicks dışında 2-3 takımın daha Carmelo ve Billups ile ilgilendiğini biliyoruz. Yinede Brooklyn'e taşınmaya hazırlanan Nets en iyi teklifi veren takım. 45 gün içerisinde bundan daha fantastik bir teklif gelmez ve takas süresi dolduğunda Carmelo halen Denver forması giyiyorsa, bu Denver'ın çok şey kaybettiği anlamına gelir. Çünkü Carmelo yaz aylarında free agent olacak. Yani nazlansa da Denver Carmelo'yu Nets'e yollamak zorunda kalacak gibi gözüküyor.
Şunu ne başından belirteyim ki bu yazı Kazım'ın Hannover maçında gol atması üzerine yazılmıştır. Ben Fenerbahçeliyim bunu da bilmeyenlere hatırlatayım. Benim için her zaman iyi oyuncu oldu Colin Kazım diyerek de mevzuya gireyim. Kazım'ın, Galatasaray'a transferi sonrası herkes yazıp çizerken, ben iş yükünden fırsat bulamadım. Madem yarın izinliyiz biz de bir şeyler yazalım hem uzun süredir blog yazısı yazmamanın acısını çıkarmış oluruz.
Bir defa Kazım ve kelepçe geyikleri aldı başını yürüdü. Twitter başta olmak üzere orada burada ben de katıldım bu dalga geçmelere orası ayrı. Ama işin bir de anlatılmayan ve ülkemizde de pek fazla önemsenmeyen gerçek bölümü var. Herkes biliyor ki Kazım malum olaydan aklandı. O gece aleminin baş kahramanları ise bugün halen Fenerbahçe forması giyerken Kazım dışarı da kaldı. Neden diye sormayın çünkü cevabı çok basit. Çünkü sağ kanatta alternatif bol ama sol bekte sıkıntı var. Young Boys maçında (bence haksız yere) oyundan atıldı çift sarı karttan cezası kesildi hemen Kazım'ın ama daha beterini PAOK maçında yapan Stoch'a gözler kapandı. Klasik sarı-lacivert adalet ondan esirgenmedi.
Bir de olayın sarı-kırmızı boyutu var ki orası daha enterasan. Kabullenemedi Galatasaray taraftarı daha ilk günden Kazım'ı. Sebep: rakiplerinin eskilerini istemiyorlar! Örneğin Beşiktaş bu furyayı ilk başlatan takımdır Fenerbahçe'den Galatasaray'dan bir dünya adam almıştır. Hayrını görememiştir ama Fenerbahçe ile dibe vurmuş Yusuf'u, devre arasında Bursa'dan alarak şampiyon olmuştur. Güzel bir örnektir Yusuf olayı herkes dalga geçmiştir yaşlı ve büyük takım oyuncusu değil diyerek. Ama Yusuf Şimşek verilen ikinci şansı değerlendirmiştir. Demek istediğim Kazım'ın suçu Gökhan Zan'ın, Serdar Özkan'ın kötü transferler olmaları değil de ona verilen ikinci şansı kullanamaması olmalı. Ki kullanmak zorunda değil, bakınız Burak Yılmaz'ın aklı üçüncü denemede Trabzon'da başına gelmiştir.
Neyse dönelim Kazım'a, disiplinsizliği ve gereksiz kart görme alışkanlığı ile eleştirdiğimiz arkadaşa. İlk geldiği sezon Zico yönetiminde tam 42 maça çıkmış Colin! Bunlardan 15'i ilk onbir ve sadece "3" sarı kartla tamamlamış sezonu. Ertesi yıl disiplinli Aragones ile 35 maç, 21 ilk onbir ve "1" kırmızı kart. 2009-10 sezonun da ise 18 maçta da ilk onbir ve yine "1" kırmızı kart. İlk geldiği yıl sadece 2 gol atarken takip eden senelerde 4 ve 5 gol atmış.
Gerçeği arayan gözler cevapları zaten bulurlar rakamlara dökmeye gerek bile yok. Kazım Fenerbahçe kariyeri boyunca her zaman istikrarlı oldu, ne güçsüz ne sakat oldu. Ondan faydalanmasını bilen Zico ve Daum'la çokta iyi maçlar çıkardı. Aragones ve Aykut'la başarılı olamadı. Ruhsuzlukla suçlanan son 10 yılın en başarılı Fener takımının kötü çocuğuydu, devamlı ipe çekilmek istendi. Çünkü Semih Şentürk gibi uslu çocuk değildi, basında sevenleri hayranları yoktu! Andre Santos ve Bilica ile kelepçeli partilere katılmadı ama onun adı yazıldı, orada olmadığını kanıtladı ama yine de gönderilen oldu. Şimdi Galatasaray'ın kapısından girdiğinde kuruldu idam sehpaları onun için. Ümit Karan'ın kaptanlık yaptığı takımın forması Kazım için fazla değerli bulunuyor ki Karan'ın onda biri kadar gece hayatı olmasına rağmen. Kendinden önce sarı-kırmızının hakkını veremeyenlerin cezasını yine Kazım çekiyor. Filmin sonu başlamadan belli. Sütten çıkmış ak kaşık olmayabilir bu Kıbrıs asıllı Türk pasaportlu oyuncu da ama bu kadar vurulmayı hak etmiyor. Belki talihi yanında olur da futbol oynaması için yaratılan bu adamın yolu Trabzon'a Şenol Güneş'in yanına düşer. İşte o zaman bu ülkede sorunun futbolcuların karakterlerinden öte onları yöneten teknik adam ve yönetimlerde olduğu gerçeğini bir kez daha tekrardan görme şansına sahip oluruz.
26.01.2011
25.01.2011
23.01.2011
22.01.2011
20.01.2011
Maccabi'nin normal sezonu 9-1'le tamamlaması yanılsamaya yol açmamalı. Bana göre en kolay gruptaydılar ve ucu ucuna kazandıkları birçok maç oldu. Tabii ki oldukça iyi bir kadroya sahipler ama Barcelona kalibresinde de değiller. Xavier Pascual'le sözleşme yenileyen ve Euroleague'de Saras'ın mucize yarattığı Rytas maçı hariç, son 5 maçının 4'ünü kazanan Barcelona ise epey iyi durumda. Gruptaki en ciddi rakiplerini yenerlerse ne kadar rahatlayacaklarının da farkındalar. İşi sıkı tutup handikabı aşarlar.
Barcelona -7,5
Olympiacos - Fenerbahçe
Olympiacos tempo yapmayı iyi başaran bir takım ama bu akşam karşılarında, buralara savunmasıyla gelen Fenerbahçe olacak. Spahija'nın şu an ısrarla, "Sabırlı ve sakin olmalıyız. Tempo yükselirse bu maçı alamayız" şeklinde uyarılar yaptığına eminim.
Alt 155,5
18.01.2011
Spurs -7,5
15.01.2011
14.01.2011
Pacers - Bulls
Bu sezon Chicago Bulls’un ‘contender’ olup olamayacağı tartışıladursun, Boğalar, United Center’dan ırak kaldıklarında, basketboldan da ırak kalıyorlar. Bu geceki Pacers maçına da 3 maçlık bir deplasman mağlubiyeti serisiyle (Nets, 76ers, Bobcats) geliyorlar. Bu takımlardan herhangi birinin Pacers’tan daha iyi olduğunu söylemek güç. Bulls’ta kafaların ister istemez, bir gece sonraki Miami Heat maçına gideceğini de düşünürsek Pacers’ın galibiyete yakın taraf olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer tercih de alt olabilir.
Indiana Pacers +1,5
Alt 191,5
Rockets - Hornets
Houston Rockets, hücum gücü yüksek ama savunmada da beş para etmez bir takım. Maçlarındaki toplam sayı ortalaması 213. New Orleans ise her ne kadar sakin sakin işini yapan bir takım olsa da tempoyu yükseltmeyi seven ev sahibinin dezavantajını kullanmayı ihmal etmeyeceklerdir.
Üst 196,5
Celtics - Bobcats
Kevin Garnett’tan yoksun oynayan Boston Celtics, Paul Silas’la çıkışa geçen ve son 4 maçını da kazanan Charlotte Bobcats karşısında handikapı aşamaz.
Bobcats +9,5
Knicks - Kings
Ligin en kötü iki takımından biri olan Sacramento Kings, Tyreke Evans’ın da yokluğunda, New York Knicks deplasmanından ağır mağlubiyetle döner.
New York Knicks -8,5































