TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

• Aslı Arslan l 17 Ağustos 2010 0 Yorum

Joe Cole, haftasonu Premier Lig'in açılış mücadelesinde Arsenalli Laurent Koscielny ile girdiği ikili mücadele sonucu direk kırmızı kartla oyun dışı kalmıştı. Hakem Martin Atkinson, Liverpool taraftarının yoğun eleştrilerine maruz kalırken maç sonunda Roy Hodgson karara itiraz edeceklerini belirtmişti.

Ancak son açıklamalara göre kulüp, itirazdan vazgeçti. Tecrübeli oyuncu West Bromwich Albion, Birmingham City ve Manchester City karşılaşmalarında forma giyemecek ancak, olası itirazın haksız bulunması sonucu dört maça çıkacak cezasından dolayı Manchester United deplasmanında da cezalı duruma düşecek olması Roy Hodgson'ın almak istemeyeceği türden bir risk.

Öte yandan kulübün bugün öğleden sonraya kadar itiraz hakkı sürüyor.

• Atilla Nesipoğlu l 0 Yorum


Alex de Souza maçın adeta özetini geçmiş. 100 gol, 100 asist hedefine biraz daha yaklaştı Brezilyalı. Başka hangi takım onu bu kadar rahat bırakır bilinmez ama amacına ulaşmak için bir yol bulacaktır kaptan.

• Aslı Arslan l 1 Yorum



Thierry Henry ile yakın arkadaşı Tony Parker, Fransa-ABD Global Community Cup mücadelesi öncesinde, Madison Square Garden'da.

(15.08.2010)

• Onur Güler l 16 Ağustos 2010 0 Yorum

Sonunda Süper Ligimiz başladı. Birçok takım transferde çok geç kalsa bile ligimize bu sezon iyi ve isimli futbolcular katıldı. Spor Toto Süper Lig'de bu yıl, Ricardo Quaresma ve Guti'nin yanı sıra Jerko Leko, Stanislav Sestak, Fernando Varela, Jackson Avelino Coelho (Jaja), Arkadius Glowacki, Florin Cernat, Federico Insua, Pele, Miroslav Stoch, Mamadou Niang, Lorik Cana, Jonathan Santana...vs. gibi futbolcuları izleyeceğiz. Her yeni sezonun başında transfer şampiyonu belirlenir. Şüphesiz bu sezonun transfer şampiyonu da Beşiktaş. Spor Toto Süper Lig şampiyonluğu için de doğal olarak en güçlü aday Siyah-beyazlılar olarak gösteriliyor. Peki sezonun en büyük transferi hangisi? José María Gutiérrez Hernández (Guti) mi? Ricardo Quaresma mı? İkisi de değil.

Bence bu sezonun en büyük transferi Bernd Schuster. Alman futbol adamı, hepimizin bildiği gibi Barcelona ve Real Madrid'de forma giymiş yıldız bir futbolcu idi. Büyük futbolcu olmasının yanında teknik adamlıkta geldiği noktaya da tırnaklarıyla kazıyarak geldi. Xerez, Levante ve Getafe gibi ekipler ile başarılar yaşadıktan sonra Real Madrid'i çalıştırdı. Şimdi Alman teknik adamın henüz Beşiktaş'ın başında olmadığı sezon başını hatırlamaya çalışalım. Quaresma için girişimler başlamıştı ama Portekizli yıldız, Beşiktaş'ı reddetti ve transfer yattı. Siyah-beyazlılar, Mustafa Denizli'nin hastalanmasının ardından Schuster'i takımın patronu olarak ilan etti. Ve birden herşey değişti. Önce Q7 ardından Guti, İnönü Stadyumu'nda birbirinden görkemli törenler ile kamuoyuna tanıtıldı. Dikkat çekmek istediğim nokta, Bernd Schuster olmasa ne Guti, ne Q7 Beşiktaş'ta, Galatasaray'da ise Frank Rijkaard olmasa ne Elano, ne Giovanni Dos Santos sarı kırmızılılarda forma giyerdi. Günümüzde Rijkaard'ın eleştirildiği gibi gün gelip de siyah beyazlı takım kötü bir sonuç aldığında Alman teknik adam haketmediği halde ne tepkiler alacak? Onu merak ediyorum!

• Efe Yılmaz l 0 Yorum


Konuşmak için erken mi bilmiyorum ve kuracağım cümlelerin nazara vesile olmasından çekiniyorum. Ama hem Süper Kupa finalindeki takım hem de Ankaragücü karşısındaki takım, 14 takım arasında en hazırı. Tabii ki eksikleri var, oyuncuları hata yapıyor, birbirine uyumsuzluk yaşayanlar var takım içinde ama oynadığı modern futbola benzeyen tek takım Trabzonspor'du. Evet Fenerbahçe, Beşiktaş, Eskişehir ve Kasımpaşa'da iyi performans sergilediler fakat Antalyaspor ve Buca'nın vahim durumları da düşünüldüğünde eli yüzü düzgün rakibi karşısında iyi oynayan Trabzonspor bir adım öne çıktı. Peki ne yaptılar ?

Kaleleri emin bir ele emanet bir kere. Kendisine güveniyor, önünde oynayan arkadaşlarına merak etmeyin ben buradayım mesajı veriyor. Bazı yan toplarda Rüştüsel çıkışlara imza atsada yaşının ve memleket ortalamasının üzerinden bir performans sergiliyor.

Polanyo destekli defans ise, rotasyon zenginliğine sahip görünmesede ideal bir savunma. Önlerinde Ceyhun varken doğal olarak daha iyi oynuyorlar ama orta sahanın ortası ikiye düştüğünde de üzerine düşen görevi yerine getiriyorlar. Büyük isimlerle tatmin olmayı alışkan haline getirmiş futbol ulemaları Glowacki'nin ismini duyunca burun kıvrımışlardı ama beş-on haftaya transfer böyle yapılmalı nutklarına başlarlarsa şaşırmamak gerekir. Bu hafta sonu Serkan özellikle ataklara katılımda etkisizdi. Cale'nin ise en atağa çıkmış hali bile rakip yarı sahanın son metrelerinde mayın olduğunu düşündüğünden kendisine göre iyi oynadı dersek abartmış olmayız sanırım. Zaten Trabzonspor'un en ciddi eksiği beklerin ataklara katılımı

Medyada Colman, Selçuk ve Ceyhun'dan birisine yıldız muamelesi yapılmıyor. İstanbul'un üç şımarık bebesine sürekli yurt dışından pahalı oyuncular tavsiye ediliyor, ama bu üç adamdan özellikle Colman ve Selçuk bazı dertlere melhem olabilecek özelliklere sahipler. Bence en önemlisi de bu adamların toplamda üç edeceğine beş etmesi. Gollerin ataklarındaki Colman etkisini görmemek için bakan kör olmak gerekir. Yattara hazır olmadığından Engin'de sakat olduğu için 11'de şans bulan Burak takımın en zayıf halkası olmasına rağmen, ilk yarıda kendinden beklenmeyecek bir şut çekti fakat oyun için devamlılığında sorun var. Alanzinho ise Şenol Güneş yönetiminde oynadığı her maçta daha ileri gidiyor takıma daha faydalı oluyor.

Forvette ise geçen sene birilerinin golcü değil bu adam dediği Teofilo lige ısınmış. Tabii bu dönek zihniyetin dediği gibi Teogol olmasına vakit var ama bu aralar oynadığı futbol keyif veriyor. Kendisinin ofsayta düşmeme konusundaki becerisi ise bazı alık forvetlere nazire yapan türdendi. Umut ise oyunun gidişatını değiştiren değişiklik oldu. Özellikle Teofila ve Umut ikilisi de toplamda iki buçuk ediyor çünkü Umut dağıtıyor Teofilo atıyor.

Gelelim bu takımın mimarı Şenol Güneş'e. Kendisinin futbol bilgisi altında ezilmemek ve maç izlerken hayran  kalmamak elde değil. Söyleyeceklerimle kendisinin yaptıklarını onaylamak beni aşıyor farkındayım ama yerinde yapılan değişikliler, hiç korkmadan çift forvete dönmeler, çoğu hocanın verim alamadığı oyuncuları itinayla parlatmasının karşısında hayran kalmamak elde değil.. Saha dışında ise Trabzon'un aradığı huzuru getirdiği için belki son yılların en rahat sezon başlangıçı oldu bu. Liverpool maçının sonuçu ne olursa olsun fikirlerim değişmeyecek ve eminim ki bordo-mavililer bazılarının öngürdüğü kadar kolay teslim olmayacak.

• Kadir Ar l 0 Yorum

Futbolda her sene Ramazan ayının gelmesiyle beraber, futbolcuların oruç tutup tutmamalarıyla ilgili tartışmalar başlar. Mantıklı olan elbette orucu o günlük kazaya bırakmaktır ki özellikle içinde bulunduğumuz sıcak aylarda, spor yapacak bir vücudu saatlerce susuz bırakmak futbolcu sağlığı için ciddi tehlikeler içerir. Bu sebeple hiçbir yönetici ve teknik adam oyuncusunun maç günü oruç tutmasını istemez.


Ancak söz konusu ülke İran olunca, işler biraz farklı yürüyor. İran futbolunun yetiştirdiği en büyük yıldızlardan Ali Karimi, Ramazan'da oruç tutmadığı için kulübü Steel Azin tarafından dün kapı önüne konuldu. Olayın din, özgürlük boyutlarını geçtim, adamın sağlığı da kimsenin umrunda olmamış. Kovduklarını da gururla resmi siteden duyurmuşlar. Belki de yöneticilerin oruç başlarına vurmuştur...

• Cengiz Bahadır Özdemir l 1 Yorum

Avustralya Açık'ta Roger Federer'e yenildikten sonra ''Roger gibi ağlayabilirim ama ne yazık ki onun gibi oynayamam'' şeklinde açıklamada bulunmuştu. Oysa Murray'in ne kadar yetenekli olduğunu herkes biliyordu. Federer gibi oynayabilmesi çok sürpriz olmazdı. O maçtan sonra Federer'le olan ilk karşılaşması olacaktı Rogers Cup mücadelesi. Yine finalde kapışacaklardı.

Finale gelene kadar Murray pek çok iddialı ismi yenmişti. Çeyrek finalde Nalbandian'ı, yarı finalde ise Nadal'ı yenerek finale kalmayı başarmıştı. Federer ise çeyrek finalde Berdych'i, yarı finalde de Djokovic'i yenerek finale gelmişti. Yani ikisi de burada olmayı fazlasıyla hak ediyordu. Maçı izlemeye başladığımda Murray önde olan taraftı. İlk sette 5-5'lik beraberlik varken Murray eline iki kez geçen servis kırma şansını kaybetti. Nadal'ın çizgi gerisindeki oyunu çok iyi olsa da Murray kadar servis sayılarında başarılı değildi. Öxellikle ikinci servis sayılarında üstünlük kuran Murray, rakibini ilk sette 7-5 yendi. İkinci sette Federer 2-1 öndeyken yağmur devreye girdi. Ara verilen maçtan sonra Murray servis kırmayı başardı. Ancak hemen arkasından Federer de servis kırınca sette 3-3'lük eşitlik oldu. Bu sette Federer'in file önüne attığı kesme toplar dikkat çekti. Murray bunları karşılamakta çok zorlandı. Çoğunu da dışarı atmak zorunda kaldı.

Maçın kırılma anı ise setin 5-5 gittiği andı. Federer üç kez file önüne çıkıp sayı almak istedi ancak bunlardan ilk ikisinde başarı sağlayamayınca Murray havaya girdi. Murray seti kırdıktan sonra kullandığı üst üste iki serviste ace atmayı başardı. 219 ve 225 km'lik acelerle seti 7-5 kazanan Murray maçı da 2-0 almış oldu. Murray'in acelerdeki 6-2'lik üstünlüğü ve ilk servis sayılarında %90-%74'lük farkı maçın kırılma anlarında önem kazanan detaylar olarak karşımıza çıkıyor. Federer'in, kaybettiği ilk setlerden sonra oyuna tekrar konsantre olması zor oluyordu. Bugün de bir kez daha bu zorluğu gördük. Avustralya Açık kadar önemli olmasa da bir Masters finalinde Federer'i yenmek, Murray için önemli olsa gerek. Üstelik ''defending champion'' sıfatıyla kazanmış olması ve üst üste ikinci şampiyonluğa ulaşması kendisi için büyük başarı. Britanyalı, US Open için güzel sinyaller veriyor.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 1 Yorum

Bir gecede iki önemli tenis finalini izlemek hem eğlenceli hem de zordu. Üstelik yağmurdan dolayı iki maçın da saatlerinin çakışması epey can sıkmıştı. Federer-Murray finali beklediğimden daha çekişmesiz geçse de Cincinati'deki final adeta tarihe geçecek nitelikteydi. Clijsters-Sharapova maçı, son yıllarda izlediğim en iyi final müsabakalarından biriydi.

Maça Clijsters'in çift hataları damga vurdu. İlk sette yedi çift hata yapan Belçikalı raket oyuna bir türlü ısınamamıştı. Servislerde kötü olan Clijsters, rakibinin karşılamalarına da engel olamıyordu. Karşılama sayıları çok iyi olan Sharapova, ikinci servis sayılarında da belirgin bir üstünlük sağlamıştı (%54-%31). Güçlü servisler kullanan Sharapova ilk seti 6-2 alırken, üç ace atarak rakibine gözdağı veriyordu.İkinci sette dikkat çeken şey; ilk servis sayılarında Sharapova'nın, ikinci servis sayılarında ise Clijsters'in daha iyi oluşuydu. Sharapova'nın güçlü servislerine karşı koyamayan Clijsters maçta geriye düşmeye başlamıştı. File önünde de hakimiyet kuran Sharapova maçı kazanmaya epey yakındı. Servis kırdıktan sonra 4-3 öne geçen Sharapova o kadar moralliydi ki, çok zor olan bir aşırtma vuruşu inanılmaz bir şekilde karşılayıp sayı kazanmıştı. O oyunu da 5-3 kazanan Sharapova'yı durdurmak için ilahi bir şeyler gerekiyordu.
O ilahi şeyler de devreye girmişti. Yağmur, Toronto'dan sonra Cincinati'yi de vurmuştu. Maça yaklaşık 1 saat ara verilirken, Rus tenisçi tam üç kez maçı kazanma şansını elinden kaçırmıştı. Yağmur dindikten ve saha kurutulduktan sonra maç yeniden başladı. Ancak Clijsters çok daha hırslıydı. Önce yarım kalan oyunu aldı. Ardından Sharapova'nın ölümcül vuruşlarına harika bir savunma yaptı ve servis kırarak maçı 5-5'e getirdi. Set tie-breake kadar gitti. Tie-breake kötü başlayan Clijsters maçtan kopmadı. Sharapova'nın yorgunluğundan da yararlandı ve seti 7-6 aldı. Maç 1-1'e gelmişti ve herkes şaşkınlık içindeydi.
Üçüncü set her şeyi belirleyecekti. Sharapova iyi başladıysa da devamını getiremedi. Clijsters'in savunması devam ediyordu. Sharapova yaptığı çift hatalar yüzünden moralini de bozmaya başlamıştı. Bunun üzerine basit hatalar da eklenince Clijsters ilk servis kırma şansını başarıyla kullanıyordu. Bundan sonra Sharapova'nın sol ayak bileğinde problem çıktı. Geri döndüğünde ise bir de bu problemle başa çıkmak zorundaydı. Maçın başlarındaki mükemmel servisleri, zaman ilerledikçe yerini çift hatalara bıraktı. İlk servislerin oyuna giriş oranında müthiş bir düşüş ortaya çıkmıştı (%75'ten %52'ye). İkinci kez servis kıran Clijsters, seti 6-2 kazanmasını bildi. Böylece geriye düştüğü maçtan galibiyetle ayrılarak bu seneki üçüncü şampiyonluğunu kazandı. Maçı ace atmadan bitiren Clijsters ilginç bir istatistiğe imza atmış oldu. Sharapova ise sekiz ace atmayı başarmıştı. Ancak servis sayılarındaki düşüş ona pahalıya mal oldu. Finale daha kolay gelen ve diri olan Belçikalı maçı kazanmayı bildi.

• Ahmet Bozada l 0 Yorum

Kendine has renkli görüntüleri ve kulağımızda kimine göre hoş kimine göre nahoş sada bırakan vuvuzela seslerinin ardında bir dünya kupasını geride bıraktık. Henüz üzerinden 1 ay geçmişken gözlerimiz yeni adıyla Spor Toto Super Lig'e fokuslanıyor; kalplerimiz ise evsahipliğini yapacağımız Dünya Basket Şampiyonası için atıyorken dünya üzerinde farklı spor organizasyonları da tüm hızıyla sürüyor elbet. Bunlardan biri, göz ucuyla kadrajımıza giren 30. Avrupa Yüzme Şampiyonası. 4-15 Ağustos tarihleri arasında Macaristan'ın başkenti Budapeşte'nin evsahipliği yaptığı turnuva üzerine sıcağı sıcağına söyleneceklere bir göz atalım.

Öncelikle şunu söyleyelim; Yüzme şampiyonası muhteviyatı 4 farklı disiplinden oluşuyor: Swimming, Diving, Synchro ve Open Water. Elbette daha çok ilgi ve bilgi sahibi olduğumuz Swimming üzerine yazıp çizeceğiz keza diğer disiplinleri -biraz Diving dışında- takip etme şansım olmadı. 9 Ağustosa kadar Synchro (bildiğimiz tabirle senkronize yüzme) ve Open Water (5-25 km arasında değişen uzun mesafe yüzme) müsabakaları yapıldı. Senkronize yüzmede beklendiği gibi Rusya dominasyonu mevcuttu ve şampiyonayı 4 altın ile bitirdiler. Uzun mesafede ise 2 altın 4 gümüş 2 bronz ile İtalya'nın liderliği söz konusu.

Gelelim en renkli ve çekişmeli yarışların olduğu kısa mesafelere. Fransa 8 altın ile madalya sıralamasında lider olurken, 7 altın ile Rusya ve 6 altın ile Büyük Britanya Fransa'yı takip ettiler. Bireysel erkekler yarışlarında Fransa'nın büyük üstünlüğü var. Merakla beklenen 100 m serbestte Alain Bernard 48.49'luk derecesiyle altın madalyaya uzanırken, hemşerisi William Meynard ise bronz madalya almayı başardı. Yine erkeklerde Almanya adına etkileyici bir performans sergileyen Paul Biedermann'a değinmek gerek. Biedermann, 200 m serbestte altın, 400 m serbestte ise gümüş madalya kazanmayı başardı. Ayrıca 4x200 m serbest takım yarışlarında Almanya ile kazandığı gümüş madalya da mevcut. Evsahibi ülkenin en büyük umudu olan 200 ve 400 m bireysel karışık dünya rekoru sahibi Laszlo Cseh ise yine bu kategorilerde liderliği kimseye bırakmadı ve ülkesine 2 altın madalya kazandırdı. Rus'ların kısa mesafe tek altın madalyası 200 m sırtüstünde Stanislav Donets ile geldi. 100 m serbestte Yevgeny Lagunov ve 200 m serbestte Nikita Lobintsev gümüş madalya kazandılar. 800 ve 1500 m sırtüstünde duble yaparak 2 altın kazanan Fransız Sebastien Rouault da turnuvada parlayanlar arasındaydı. Ve tabiki Camille Lacourt.. Yine göz kamaştırıcı bir performansla 50 ve 100 m sırtüstünde altın madalyaları kimseye bırakmadı. 52.11'lik 100 m derecesiyle elde ettiği Avrupa Rekoru ne kadar formda olduğunun göstergesi. Son olarak takım bayrak yarışlarında yine Rusya hakimiyeti mevcuttu. 4x100 ve 4x200 m serbestte altın madalya, 4x100 m karışıkta gümüş madalya (Fransa'nın ardından) kazandılar.


Kadınlar yarışlarında hiç şüphesiz Britanya kadın takımı tarihinin en başarılı turnuvasını geçirdi. 1989-1991 doğumlu genç jenerasyondan 3 isim (Hannah Miley, Elisabeth Simmonds, Francesca Halsall) ve nispeten daha tecrübeli şampiyonları Gemma Spofforth ile çok başarılı bir turnuva geçirdi Britanya takımı. Özellikle hem bireysel yarış performansıyla hem de sempatikliğiyle Francesca Halsall'a -resimde görüldüğü üzere- hayran kaldım. Halsall henüz 20 yaşında ve gelecekte isminden çok söz ettirecek diye düşünüyorum. Halsall 100 m serbestte altın, 50 m serbestte bronz, 100 m kelebekte gümüş madalya kazandı. Simmonds, 100 m sırtüstünde gümüş, 200 m sırtüstünde altın madalya kazanan bir diğer Britanya'lı. Genç Hannah Miley ise, 200 m bireysel karışıkta bronz, 400 m bireysel karışıkta altın madalya kazanarak ülkesinin gurur kaynağı oldu. Elbette şampiyonada gözler 200 m serbestin kraliçesi güzel İtalyan Federica Pellegrini'deydi. Beklenen oldu ve 200 m serbestte Pellegrini 1:55:45'lik derecesiyle Şampiyona rekoru kırarak altın madalyayı kazandı. Ayrıca 800 m serbestte bronz madalyayı boynuna takmayı başardı. 800 m'den bahsetmişken Danimarka'lı Lotte Friis'ten bahsetmemek olmaz. 800 ve 1500 m serbestte duble yapan ve altın madalyayı boynuna takan genç Danimarka'lı performansıyla izleyenleri şaşırttı doğrusu. 100 ve 200 m sırtüstünde 2 İngiliz yer değiştirdiler. Spofforth 100 m serbestte altın, 200 m'de ise gümüş madalya aldı. Simmonds ise 100 m'de gümüş, 200 m'de altın madalya kazandı. Aslında 200 m serbestte Spofforth'un altın alması bekleniyordu ancak sürpriz bir son 50 m performansıyla Simmonds vatandaşını geride bırakmayı başardı. Bireysel kadın performanslarında son olarak Therese Alshammar'dan bahsetmek istiyorum. 33 yaşında ve artık son demlerini oynuyor. 2000 Sidney Olimpiyatların'daki 50 ve 100 m serbest performanslarını hatırlıyoruz hemen. 2 gümüş madalya kazanmış ve İsveç'in en iyi turnuva performansı göstermesine ön ayak olmuştu. Alshammar 50 m serbestte altın, yine 50 m kelebekte altın ve 100 m kelebekte bronz madalya kazanmayı başardı. Bu kadar genç ve gelecek vaadeden yüzücülerin arasında.. 100 m kelebekte vatandaşı Sarah Sjöström'ün altın madalya kazandığını da hatırlatalım. Almanların, yıldız yüzücüleri Britta Steffen'in (kendisi halen 50 ve 100 m serbest dünya rekorunu elinde tutuyor) katılmadığı turnuvada -2011 Dünya Şampiyonası'na hazırlanıyor sanırım- kadınlarda en büyük başarısı 4x100 m serbest bayrak yarışında kazandıkları altın madalya oldu.

Son olarak kadrajı kendimize çevirirsek... Eleme serilerini geçip yarı finale kalan tek yüzücümüz hepinizin tahmin ettiği gibi Derya Büyükuncu. Derya 200 m sırtüstü yarı final yarışlarında serisinde 7. olarak finale kalamadan turnuvaya veda etti. Diğer genç yüzücülerimizden Buse Günaydın 50 m kurbağalamada klasmanda 24. olarak yarı finale kalmayı başaramadı. 50 m serbestte yarışan Burcu Dolunay 35. sırada kaldı ve elendi. Yine 50 m serbestte yarışan Kaan Tayla yarı finale kalamadan elenerek turnuvaya veda etti. Üzerinde hep ısrarla durduğumuz amatör branşlarda bir devlet politikasına sahip olamama, bu tür sonuçların normalliğini kabul etmemiz anlamına geliyor. 34 yaşına gelmiş olmasına rağmen inatçı ve azimli bir tavır sergileyen Derya emekli olup havuzları terkettikten sonra kimin ismini anacağız merak ediyorum.

Şimdi gözler Şangay'da yapılacak 2011 Dünya Yüzme Şampiyonası'nda olacak...

• Serhat Gürcan Gündüz l 0 Yorum




Dün maçın ilk yarısını izleyen Fenerbahçe taraftarları eminim "işte istediğimiz takım bu!" demiştir. Ayağa pas yapan, topu alan her oyuncunun direkt olarak rakip yarı sahaya gitmeye çalıştığı, mehteran takımı gibi iki ileri bir geri değilde, hızlı bir şekilde hücuma kalkan bir Fenerbahçe izledik ilk yarıda. İkinci yarı ise geçen seneki Fenerbahçe kısmende olsa geri dönmüştü. Yine zevksiz, tatsız, tuzsuz bir takım vardı sahada. Gece ve gündüz gibi farklı iki yarıydı anlayacağınız. Tabi ki ilk 28 dakikaya sığdırılan 4 golün ikinci yarı Fenerbahçe'nin oyunu rölantiye almasında büyük önemi var.

İlk 45 dakikada Fenerbahçe tam 9 gol pozisyonuna girdi, bunların 4 tanesini gole çevirdi. Önemli olan aslında bu değil. Fenerbahçe'li futbolcuların arzusu ve isteğiydi. Aykut Kocaman geldiğinden beri uygulamaya çalıştığı hızlı ve direk rakip kaleye giden Fenerbahçe, dün ilk defa bunu tam olarak sahada uyguladı. Özellikle ilk golün hazırlanışı Aykut Kocaman'ı bir hayli sevindirmiştir. Takımın kanatları kullanacağını yazılı ve görsel basında herkes söylüyordu. Bu kadar etkili bir şekilde kullanılmasını ise kimse beklemiyordu. Özellikle Mehmet Topuz ve Gökhan Gönül'ün otobana çevirdiği sağ kanat ilk yarı boyunca Fenerbahçe ataklarının en yoğun olduğu bölgeydi. Stoch ve Dos Santos'un oynadığı sol kanat hücumlarının da, sağ kanattan aşağıya kalır bir yanı yoktu. Alex, Emre ve kısmen Baroni ile orta bölgeden de atak yaptı Fenerbahçe. Bir parantez Baroni için açmak gerekiyor burada. Halen üzerindeki o gereksiz korkudan kurtulamadığı için direk olarak ileri oynadığında top kayıpları yapıyor. Aslında paslarının şiddeti gayet iyi. Sadece isabet konusunda sıkıntı yaşıyor. Bununda tek nedeni top kaybı yapmaktan korkması. Yinede dün, eskiye oranla daha çok ileri çıktı. O da doğru yolda anlayacağınız. Savunmada ise Lugano'nun dönüşü tüm takımın çehresini değiştirdi. Young Boys maçlarından sonra yazdığım gibi, o varken önünde oynayan herkes rahat bir şekilde oynuyor. Nede olsa arkada bekleyen Lugano var çünkü. Takımda tek alternatifsiz oyuncu olan Gökhan Gönül ise artık efsane olma yolunda ilerliyor Fenerbahçe'de. Bütün maç boyunca ileri geri gittiği yetmemiş gibi Antalya'nın 2 etkili hücumunda o kesti. İlkini çizgiden çıkardı, ikincisinde ise topun önüne attı kendini. Takım savunması olarak da doğru yolda Fenerbahçe. Sadece Bilica dün yine 2-3 defa akıl almaz hatalar yaptı o kadar. Alıştı artık Fenerbahçe taraftarı nede olsa...

Peki Fenerbahçe hep bu şekilde mi oynayacak? Tabi ki iniş ve çıkışlar olacak fakat, her maç Antalya maçının ilk yarısı gibi oynayama çalışacakları kesin. Tam olarak uygulayabilmeleri için ise belirli bir zaman gerekiyor. Yani "elendiler, Aykut gitmeli!" diyenlere takmamalı Fenerbahçe taraftarları. Biraz sabır göstermeli. Hatta bu sene belkide göz yummalı takımının başarısız oluşuna.

Son olarak Alex ve Semih ikilisi... Amiyane tabir ile birbirinin ciğerini biliyor bu iki oyuncu. Alex topu aldığında Semih'in nerede olacağını daha bakmadan kestirebiliyor. Semih'te Alex'in topu nereye atacağını biliyor. Hal böyle olunca bir birlerini tamamlıyorlar. Hem Fenerbahçe, hemde Türkiye'de 100 gol 100 asist yapan ilk oyuncu olmak istediğini söyleyen Alex ise bu hedefine biraz daha yaklaştı bu maçın ardından. 95 gol ve 90 asisti var. Niang'ın gelişi ve Semih'in yükselen performansı sayesinde bu hedefini gerçekleştirecek gibi duruyor. Dia ve Niang'ın takıma dahil olmasıyla birlikte orta sahaya geçecek olan Mehmet Topuz ile birlikte çok farklı bir takım olacak Fenerbahçe, "bu takımdan adam olmaz" diyenlere inat.

• Cengiz Bahadır Özdemir l 15 Ağustos 2010 0 Yorum

Formula 1 2010 Sezonu büyük bir heyecana sahne oluyor.  Sezonun ortasına gelmişken takımların ve pilotların son durumları ile sezona genel bir bakış yazısı hazırlamış bulunuyoruz.


Kural Değişiklikleri
2010 sezonunun en önemli olaylarından biri kural değişiklikleri oldu. Öncelikle pit-stoplarda yakıt ikmali yasağı geldi. Pilotlar, yarış sırasında benzin alamayacaklardı. Bunun anlamı, araçlarda fiziksel değişim olacağıydı. Yakıt tankları büyütülen araçların arka lastikleri de büyüdü. Lastik aşınmaları önemli bir sorun haline geldi. Çok fazla ağırlık binen lastiklerin aşınması kolaylaşacağı için pilotların yarışması da zorlaşacaktı. 1993 yılında yarışmış olan Michael Schumacher ve Rubens Barrichello belki bu konuda biraz daha tecrübe sahibi olabilirlerdi. O yıllarda da bu yakıt ikmali yasağı uygulanmıştı. Ancak diğer pilotlar için zor bir tecrübe olacaktı.
İkinci konu KERS’le ilgiliydi. 2010 sezonu için KERS teknolojisi kullanılmayacaktı. Neydi bu KERS? KERS, kısaca, araçlar fren yaptıktan sonra ortaya çıkan enerjiyi biriktirme sistemidir. Bu biriken enerji, yarışın ilerleyen safhalarında kullanılıp ekstra güç sağlıyor. Yaklaşık 50-60 hp’lik bir güç üretimi sağlanıyor ki, bu da yarışlarda çok önemli bir fark yaratıyor. Tabi bu sistem için ekstradan maliyet gerekiyordu. FIA konuyu takımlarla da görüştü ve 2010 için bu sistemin uygulanmasından vazgeçti. Ancak 2011 sezonunda KERS’i pistlerde görebileceğiz.

Puanlama sistemindeki değişiklikler de önemliydi. Artık ilk 10’a girmeyi başaran pilotlar puan alabileceklerdi. Dünya Ralli Şampiyonası’nda alışılan sistem burada da vardı. 25,18,15,12,10,8,6,4,2,1 puanlı sistemin gelmesiyle hem üst sıraları hedefleyen pilotların çekişmesi daha zevkli olacak hem de alt sıradaki pilotlar puan almak için daha fazla mücadele edecekti. Bu senenin kuşkusuz en güzel değişikliklerinden biri oldu.
Lastik setlerinin azaltılması, aynaların yeri, test günleri gibi konularda da değişikliklere gidildi. Böylece haksız rekabetin azalacağı, çekişmenin artacağı bir sezon hazırlanmış oldu. 2010 sezonunda tam dört tane (Hamilton, Alonso, Button, Schumacher) şampiyon pilot bulunuyor. Bunlara Massa, Webber gibi üst sıraları hedefleyen; Barrichello, Trulli, De La Rosa gibi tecrübeli; Glock, Hulkenberg, Rosberg gibi GP2 şampiyonu olmuş isimleri eklediğimizde ne kadar renkli bir sezon geçirildiğini görebiliyoruz. Mercedes’in tek başına yeniden pistlerde yer alması, Lotus’un efsane yeşilinin pistlere geri dönmesi de ayrıca sevindirici haberlerdi. Şimdiye kadar geçen 12 yarış sonunda rekabetin arttığını söyleyebiliriz. Şu ana kadar beş farklı pilot yarış kazanırken, 18 farklı pilot puan ya da puanlar aldı. Yarış kazanan beş pilot ilk beşte sıralanmış durumdalar. Birinci ile beşinci arasındaki puan farkı sadece 20. Takımlar sıralamasında da üç takım müthiş bir rekabet halinde. Kısaca, 2010 sezonu Formula 1’in geri dönüş sezonu olmuş gibi gözüküyor.


Takımların Genel Görünümü



Mc-Laren Mercedes
İki şampiyon pilotun birlikte mücadele ettiği McLaren’de işler son yarışlarda iyi gitti. Hamilton ve Button’ın İngiliz olması önemli. Daha soğukkanlılar ve aralarındaki rekabet hissedilebilir ölçüde değil. F-duct sistemine geçiş yapan takımın bu konuda başlarda sıkıntıları oldu. Bilindiği gibi F-duct sistemi, pilotların sol tarafında yer alan boşluktan havanın girmesini ve aracın içine giren havanın kanallar yoluyla kanatlardan geçmesini sağlayan bir sistem. Bunun amacı, düzlüklerde aracın hızlanmasını sağlamaktır. Kanatların yerle olan basıncı kesilir ve yere daha az basan aracın sürtünmeye maruz kalması engellenir. Bu da düzlüklerde daha hızlı olmak anlamına geliyor. Bunun kontrolünü pilotlar ayakları ile sağlıyorlar. Gerektiği zamanlarda ayaklarını soldaki boşluğa koyup sistemi kapatıyorlar. Bunun takıma olumlu yöndeki etkisi tartışılır. Takımın ilk yarışlarda çok iyi sonuçlar aldığını söylemek zor. Çin GP’si ile yaptıkları ikilemeden sonra Türkiye ve Kanada GP’lerinde de ilk iki sırayı almaları önemli. Hamilton yarışa ısınmış gözüküyor. İspanya’daki şanssızlığı ona çok önemli bir 18 puan kaybettirdi. Son Macaristan GP’sinde de yarış dışı kalmış olması şampiyonadaki iddiasına gölge düşürdü. Button ise sessiz ve derinden gitmeye devam ediyor. Ancak son yarışlarda, klasikleşmiş ‘’Button soğukkanlılığı’’ yerini ‘’Button umursamazlığına’’ bırakmış durumda.  İki pilotun, Türkiye GP’sinde çekimesi ‘’Red Bull kazası’’ nın gerisinde kaldı. Ancak görüldü ki iki pilot da çok iştahlı. Şampiyonları yarıştırmakta usta olan McLaren için bu bir problem teşkil etmeyecektir. McLaren şu anda takımlar sıralamasında ikinci. Pilotları Hamilton ikinci, Button dördüncü sırada. 



Red Bull Racing
Geçen sene kaçırılan şampiyonluktan sonra bu seneye daha da iddialı giren Red Bull’da işler fena gitmiyor. Pilotlarını kaybetmeyen tek takım olan Red Bull, İstanbul GP’sine kadar çok kötü yarışlar sergilemediler. Webber’in İspanya ve Monako’daki başarıları ve Vettel’in Malezya ve Monako’daki performansı takımı memnun etmişti. Çin ve Avustralya GP’lerini saymazsak her şey çok iyi gidiyordu. Sıralama turlarında ilk iki sırayı almaya alışmışlardı. Ancak Türkiye’deki kazanın ardından işler değişti. Türkiye’deki kazayı artık herkes çok iyi biliyor. Vettel arkasındaki baskıyı kaldıramayıp hızlanıyor ve Webber de ona milimetrik bir geçiş alanı bırakıyor. Vettel virajı erken alınca kaza yapıyorlar ve Vettel yarış dışı kalıp Webber de üçüncülükle yetiniyordu. Aslında bu kazadan sonra doğan krizi çok iyi idare ettiler. Takım patronu Jeff Horner, iki pilotu da uyardı ve yaptığı stratejik hareketlerle (Webber’le kontrat uzatmak gibi) olayların üstesinden gelmeyi başardı. Hatta takımın reklamını bile yaptığını söyleyebiliriz. Kanada’da istediklerini alamadılar. Silverstone’da ise işler yine karıştı. Webber’in ‘’ikinci pilot’’ olarak kazandığı birincilik sonrası takımda işler karıştı. Telsiz anonsunu duymayan kalmamıştır herhalde. Son Macaristan GP’sini de kazanan Webber, sanki tüm F1’e meydan okuyor gibi. Vettel ise daha geri planda kalıyor tartışmalara. Takımdaki geleceği garanti olduğu için kavgalara girmeye gerek duymuyor. Zaten pilotlar sıralamasında da son derece iyi bir noktada. Takım, sezon başında oluşan dayanıklılık sorununu atlatmış gibiler. Araçları çok hızlı ve onlar da bunun farkındalar. Geride kalan yarışlarda daha az hatayla devam ederlerse McLaren ve Ferrari’nin önünde sezonu bitirebilirler. Şu anda takımlar sıralamasında lider durumdalar. Webber birinci, Vettel üçüncü sırada.


Ferrari
Bu sezon istediğini elde edemeyen bir takım görüntüsündeler. Müthiş başladıkları ve ikileme yaptıkları Bahreyn yarışından sonra 10 yarış beklemek zorunda kaldılar aynı başarıyı yakalamak için. Özellikle Massa’nın düşük performansı takımda sorunlar yaratıyor. Brezilyalı pilotun, 2009 Macaristan’daki kazadan sonra tam anlamıyla hazır olmadığını görüyoruz. Alonso ise takıma daha fazla katkı veren taraf. Ancak o da istenilen düzeyde değil. Özellikle Silverstone ve Malezya’da yaşadığı sıkıntılar yüzünden puansız bir şekilde ayrılmak durumunda kaldı. Ferrari’nin, Avrupa yarışlarının başladığı ilk andan itibaren yepyeni bir güncelleştirme paketiyle yarışacağı biliniyordu. Ancak son iki yarışta (Almanya-Macaristan) bu paketi tam anlamıyla kullandıklarını –daha doğrusu işe yaradığını- söyleyebiliriz. Ferrari’nin başının sadece yarış içinde değil, yarış dışında da dertte olduğunu görüyoruz. Almanya’daki ‘’yol verme’’ olayından sonra 100.000 dolar para cezası aldıkları gibi Dünya Motor Sporları Mahkemesi’ne de çıkma durumunda kaldılar. Özellikle sonradan çıkarılan kayıtlar ve Alonso’nun, telsizden ‘’Ondan daha hızlıyım, takım emri istiyorum’’ şeklinde bir mesaj geçtiği söyleniyor. Eğer bunun doğruluğu kanıtlanırsa Ferrari’nin alacağı ceza daha büyük olacaktır. Belki de bütün sezonun emeğini boşa çıkaracak bir ceza gelir. Zor ama imkansız değil. Ferrari takımlar sıralamasında üçüncü durumda. Alonso beşinci, Massa altıncı sırada.


Mercedes GP
Brawn GP’nin 2009’daki şampiyonluğundan sonra kalıp değiştirdiğini biliyoruz. Değişen sponsorlar ve yatırımcılarla beraber Ross Brawn yeni bir yapılanma içine girdi. Bu yapılanmada bir genç, bir de tecrübeli pilota yer verdi. Rosberg ve Schumacher gibi iki farklı pilotu aynı takımda buluşturmak ve başarıya ulaşmaya çalışmak zorlu bir işti. Kendisi de bunun farkındaydı ve 2010’daki hedeflerinin şampiyonluktan çok, araçlarının performansını nasıl daha fazla arttırabileceğini görmek istemeleri olarak belirtti. İşe Rosberg açısından bakarsak, Avrupa’daki yarışlara kadar iyi bir performans gösterdiğini söyleyebiliriz. Rosberg’in başarıya aç oluşu ve takım arkadaşını geçmeye çalışması takım için olumlu sinyallerdi. Ancak ilerleyen yarışlarda beklenenden uzak bir performans sergiledi. Silverstone dışındaki yarışlarda yavaş kaldığını söyleyebiliriz. Son Macaristan GP’si ise kabus gibiydi. Schumacher ise popülaritesini kaybetmeye başlayan F1’e yepyeni bir tat kattı. Sadece takım arkadaşı değil, diğer pilotlar da kendisini geçmek için ekstra motive oluyorlardı. Ferrari’de alıştığı sorunsuz araçtan sonra Mercedes’teki aracından bir türlü memnun kalamadı Alman yıldız. 12 yarıştan beri bir kez olsun podyuma çıkamadı. Ama meseleyi büyütmemekte kararlı. Bu seneki hedeflerin o da farkında. Araçtaki sorunları birebir mekanikerlere anlatıyor ve birlikte çözüm arıyorlar. Diğer pilotların yaptığı gibi, aracın sorunlarını söyleyip kenara çekilmiyor. Bu yönden de ne kadar özel bir pilot olduğunu gösteriyor. Monaco’da hakkı yenildiği zaman –ki hala tartışma konusudur- bile konuyu fazla uzatmamıştır. Son Macaristan GP’sinde ise eski takım arkadaşı Barrichello’ya yaptığı hareket sonrası kredisinden biraz yedi. Ne olursa olsun, hala en iyi olduğuna kuşku yok. Button bile, Schumacher’e tur bindirdikten sonra ‘’Bu inanılmaz bir şey’’ diyebiliyorsa Schumacher’in daha yapacağı çok iş var demektir. Mercedes şu anda dördüncü sırada. Rosberg yedinci, Schumacher dokuzuncu sırada.


Renault
Açıkçası sezonun en büyük sürprizine imza atan takımlardan biri. Kubica önderliğinde muhteşem bir tempo yakalamış durumdalar. Belki Alonso’lu yılları araıyorlar ama o yıllara dönüş sinyalleri de vermiş durumdalar. Mercedes’i yakalamak için uğraşıyorlar. Petrov da takım arkadaşına biraz ayak uydurabilseydi şu anda dördüncü sırada olabilirlerdi. Monaco’daki podum zaferinden sonra Kubica ilerlemeye devam ediyor. Kendini sürekli geliştiriyor. Türkiye’deki Alonso ile olan mücadelesi bile şampiyon olabileceği konusunda bizlere umut verdi. Renault için Silverstone ne kadar berbat geçmiş olsa da takımın performansından herkes memnun. Son Macaristan GP’sinde Kubica yarış dışı kalmış olsa da bu sefer de Petrov büyük bir başarıya imza atıp beşinci olmuştu. Eğer bu uyum devam ederse ilerleyen yarışlarda çok daha iyi bir takım izleyebiliriz. Ama Kubica’nın, Ferrari ile olan dedikodulara kulağını kapatması gerek. Alonso’nun yanına iyi bir pilot almak isteyen Ferrari için biçilmiş kaftan olabilir Polonyalı pilot. Ancak önce kendin Renault’da ispat etmesi gerek. Renault şu anda beşinci sırada. Kubica sekizinci, Petrov 12. sırada.

Force-India
Geçen sene Mercedes ile yaptıkları anlaşma sonrası gözle görülür bir performans yükselişine şahit olmuştuk. Hatta sempatik İtalyan Fisichella ile bir kere podyum başarısı bile yakalamışlardı. Ancak bu sene işi daha da ileriye götürecekler gibi. Podyum için umut vermeseler bile takım olarak iyi işler yaptıkları kesin. Neredeyse her yarıştan puanlarla ayrılıyorlar. Ancak motor arızları ile de uğraşmak durumunda kalıyorlar. Almanya ve Macaristan’da istediklerini alamadılar. Monaco’da ise biraz da şanslarıyla iki pilot da puanlar almayı başardılar. Sutil şu anda daha iyi durumda ve 10. sırada. Liuzzi ise son dört yarıştan puan çıkaramadı ve 14. sırada. Eğer İtalyan pilot, Alman takım arkadaşına biraz daha ayak uydurabilirse üst sıralara tırmanması zor olmayacaktır. Force-India şu anda altıncı sırada.

Williams
Cosworth ile anlaştıktan sonra yepyeni bir takım olan Williams’ta işler son yarışlarda düzelir gibi oldu. İlk yarışlarda büyük sorunlarla karşılaştılar ve bir türlü istenilen seviyeye gelemediler. Özellikle Hulkenberg’in aracının sürekli arıza çıkarması, takımın daha yukarılarda olmasına engel oldu. Genç pilot son Macaristan GP’sinde altıncı olarak potansiyelini göstermeye başlamış oldu. Tecrübeli Barrichello ise daha istikrarlı sonuçlar alıyor. İlk yarışlarda aracını çok iyi kullanan ve performansını zorlayan Brezilyalı pilot, Avrupa yarışlarına çok iyi başlayamadı. Ancak Kanada’dan sonra çıktığı dört yarışta 23 puan alarak hızla yükselişe geçti. Barrichello belli ki yarışmaktan zevk alıyor. Yanındaki genç takım arkadaşına da bu yönde yardımcı olması gerekecek. Çünkü Hulkenberg gelecek vaad eden bir pilot ve bir an önce kendini göstermeye başlaması şart. Barrichello 11. sırada yer alırken, Hulkenberg 15. sırada kendine yer bulabilmiş durumda. Williams ise yedinci sırada. Bundan sonraki performansları Force-India ile olan çekişmelerinde kritik rol oynayacak.

BMW-S
auber





Sezona çok kötü başladılar. Ferrari motoru kendilerine pek iyi gelmedi. Pedro de la Rosa’yı yeniden yarıştırdıkları için kendilerine minnet duyabiliriz. Ancak henüz hiçbir parlak ışık gösteremedi İspanyol pilot. Kobayashi ise son yarışlarda epey iyi bir performans ortaya koymakta. İlk puanını Türkiye’de alan Japon pilot, son dört yarışta 16 puan aldı. Almanya’da biraz daha iyi mücadele etse bir puan daha kazanabilirdi. Kobayashi potansiyelinin farkına varmış olacak ki böyle önemli başarılara imza atmaya başladı. Üstelik takımda bu kadar mekanik sorunlar varken böylesine başarılı sonuçlar almak kolay değil. Macaristan GP’sinde aldığı altı puanla De La Rosa da yarışa yeniden asılacaktır. En azından takım arkadaşına ayak uydurması şart. Kobayashi 13., De La Rosa 17. sırada. Sauber ise sekizinci sırada bulunuyor.

Toro-Rosso
Ferrari motoru kullanan bir başka takım olan Toro Rosso’da işler iyi gitmiyor. Sezona girmeden evvel Red Bull Racing tarafından eskisi kadar büyük bir bütçeyle desteklenmeyeceği söylenmişti. Bu sezonki performanslar da bunu doğrular nitelikte. İki genç ve tecrübesiz pilotla işe başlamak zor. Alguersuari’nin önce Malezya, ardından İspanya’da kazandığı puanlar bir an olsun takımı ateşleyecek cinstendi. Ancak devamı gelmedi. Buemi de üç kez puan almayı başardı ama aracın çok iyi olmamasından dolayı bu başarıların devamı gelmedi. Açıkçası Toro-Rosso bu sene zor durumda. Eğer acil olarak bir yerlerden destek bulmazlarsa seneye kendilerini buralarda göremeyebiliriz. Üstelik sonuçlar bu kadar kötü oldukça takımın yarışması da anlamsızlaşacak. Buemi 16., Alguersuari 18. sırada yer alıyorlar. Toro-Rosso ise dokuzuncu durumda.

Lotus
Sezona o klasikleşmiş yeşil renkteki araçlarıyla girdikleri zaman bir heyecan kapladı herkesi. Cosworth ve Hint hükümeti tarafından yeniden yarışlara sokulmuştu Lotus. Benim yaşım elvermediği için Lotus’un F1’deki dönemlerini hatırlamıyorum. Ama Hakkinen, Senna, Piquet gibi isimlerin zamanında yarıştıkları markayı yeniden görmek benim için özel bir mutluluktu. Sezona başlamadan evvel otomobilin pek çok sorunu olduğunu ve yarışları bitirmenin bile başarı sayılacağını söylemişlerdi. Belki de sırf bu amaç için iki tecrübeli pilotla anlaştılar. Trulli ve Kovalainen Lotus’u yolda tutmaya çalışacak iki pilot olarak sunuldu bizlere. Ancak onlar bile bu işi başaramadılar. İki kez yarışa başlayamadılar ve iki kez, iki pilotları da yarışı tamamlayamadılar. Avrupa GP’de 500. yarışlarına çıktılar ve burada da hüsran yaşadılar. Lotus kesinlikle bu seneyi kayıp olarak geçirecek. Bundan sonra puan almaları da zor gözüküyor. Eğer yardım kesilmezse, seneye daha iyi bir takım olarak yarışacaklarını düşünüyorum. Kovalainen ve Trulli henüz puanla tanışamadılar.

Hispania Racing
Aslında fazla cümle kuramayacağım bir takım Hispania. Finansal açıdan çok iyi olmadıklarını biliyorum. Pilotları ise ayrı bir havada. Chandhok Hint pazarına yönelik bir hamle gibi geliyor bana. Senna ise amcasının isminden kazanıyor. Belki çok fazla reklama ihtiyaçları yok ama başarıya ihtiyaçları var. GP2’de birlikte yarışan ve takım olarak ikinciliği yaşayan genç pilotların burada yapmaları gereken çok şey var. Mesela artık aracı pistte tutmalılar ve yarışı bitirmek için biraz daha çaba sarf etmeliler. Şu anda iki pilot da puanla tanışamadı.

Virgin Racing
Cosworth motoru kullanan bir diğer takım da Virgin Racing. Takımın en önemli özelliği, rüzgar tünelleriyle uğraşmamaları. Rüzgar tüneli olmadan, sadece bilgisayar testleriyle araçlarını ürettiler ve başarı bekliyorlar. Gerçi onların başarısı yarışları bitirebilmek olacaktır. Neticede fazla destek görmüyorlar ve bilgisayar teknolojisiyle işleri halledebileceklerini sanıyorlar. İlk yarışlarda bitiş çizgisini görememeleri de bunun bir parçası herhalde. Son yarışlarda biraz daha toparlamış gözüküyorlar. Glock ve Di Grassi’nin çok önemli pilotlar olduklarını söylemek zor. Ancak Glock’un son dört yarışta aracı pistte tutabildiğini görüyoruz. Bu da önemli bir gelişme.



• Aslı Arslan l 0 Yorum






Çoğu La Liga'da top koşturan futbolcuların twitter sayfalarında yayınladıkları fotoğraflardan seçmeler.
İlk fotoğraftaki ufak Barça'lı, Gerard Pique. Bir sonraki fotoğrafta yunusların bile sevdiği futbolcu Lionel Messi, Messi'nin bu fotoğrafı kız arkadaşıyla geçirdiği Meksika tatilinden. Cesc Fabregas, kız kardeşi Carlota ile "ev hali"ni paylaşırken, Rio Ferdinand, İngiltere'yi evden destekliyor. Sergio Aguero ise film yıldızı olma yolundaki ilk adımlarını, twitpic'te atmaya başlıyor ve yolculuğunda ona Cesc Fabregas'ın da eşlik ettiğini görüyoruz.
Son iki fotoğraf, Sergio Ramos'un twitter sayfasından. Ramos bizlere Hollywood Bulvarı'nda Michael Jackson hayranlığını gösterdikten sonra, takım arkadaşlarıyla alışveriş hatıralarını da paylaşıyor.

• Efe Yılmaz l 0 Yorum



Bu maç yazısı değil, çünkü dün sahada futbol oynayan sarı-kırmızılı bir takım yoktu. Son yılların en kötü performansı vardı. Bu sebeptendir maçı değil, kendimce Galatasaray yönetiminin yaz tatilini anlatacağım.

Galatasaray geçen sezonun ilk haftalarında fırtına gibi başlamıştı. Takım savunmasında sorunlar yaşasa da Keitalı, Ardalı, Baroslu ve Kewelllı hücum hattıyla işi bitiren bir yapısı vardı. Orta saha gene oyunun yönünü hızlı değiştiremiyordu, savunmanın göbeğindeki oyuncular oyunu geriden kuramıyordu. Bütün sezon bu aksaklıklar aşağı yukarı devam etti. Sezon sonu elimizde hücum yönü kuvvetli, orta sahası ve defansı sınıfta kalmış bir takımdı. Sezonun en kısa ve kaba özeti buydu. Orta sahamız oyunun iki yönünü oynamayı başaramadığı için geçen sezon hüsran yaşadık. Transferin bitimine iki hafta kala, kadro kalitesi geçen seneye oranla vahim. Yönetimin en önemli başarısı ise, takımın işleyen tek yerini bozmak, bize de Serdar Özkan ya tutarsa hayalleri kurdurmak. Hepimiz iyi kötü Avrupa futbolunu izleyen insanlarız. Hedefi şampiyonluk olan takımlar içinde, bu kadar kötü ve mantıksız bir transfer sezonu geçiren var mı? Bugünden sonra gelecek oyuncular oyuncuların ilk 11 oyuncusu olacağı düşünüldüğünde bu oyuncuları kampa katamamak cidden meziyet isteyen bir basiretsizlik. Sezon bitiminden bu güne neredeyse 3 ay geçti, rica ediyorum kimse parasızlık masallarıyla kendisini kandırmasın. Parası olmayan takım 3 4 milyon avrolara transfer yapacağına, bu paranın dörtte birine gider oyuncu izleme komitesi kurar. Bu şekilde azaltır transfer maliyetini.  Pis tüccar zihniyetiyle ucuz pazarlıklarla transfer yapmaz. Geçen seneye göre bir yakından bakalım kadronun durumuna.

 Geçen sezonda kalede güven veren birisi yoktu bu sene de yok böyle birisi. Ufuk'u bu formayla görmeden lig bitecek sanırım.

Savunmanın geçen seneden tek farkı Ali Turan'dı dün maçta ve golde hatalıydı ama bütün yükü ona yüklemek, ikinci golde Hakan'ın milimetrik ara pasını görmemek, Servet'in ise pozisyon hatasını es geçmek olmaz. Sonuç olarak Galatasaray transfer sezonunda savunmasının kalitesini yükseltmek için bir hamle yapmadı.

Orta sahada geçen sezon kendisine göre kötü bir sezon geçiren Topal gitti başka bir eksikliğimiz yok kağıt üzerinde. Evet Elano da yoktu sahada dün, ama çok iyi bir futbolcu olmasına rağmen geçen sezonda çoğu maçta da yoktu zaten. Eksikliğimiz ise, topu ileri taşıyacak, kanatlardaki kuvvetli silahların top almak için geri gelmesini engelleyecek oyuncuların varlığıydı. Peki transfer döneminde bunlara çözüm bulundu mu? Hayır ve bunun üzerine kanatlardaki saha içi kaliteden ödün vererek, Aydın Yılmaz'ın Kolombiya şubesini getirdik.

Forvette ise fakirliğimize Kewell'ın sakatlığı eklenince denize düşmüş misalı Jo'ya sarılmıştık. Bu sezon ise Batdal transferi ile biraz nefes alsak bile, kesin çözüm bulunmuş değil.

Bütün bu tespitlerin yapılması gereken tarih ise en geç 23 mayıstı. Sonuç olarak geçen üç ay boşa geçmiş bir zamandır. Ben sanmıyorum ki Frank Rijkaard bu eksiklikleri görmekten aciz olsun, bizim gibiler bile görürken. Tahminim yönetim istediği imkanları vermiyor kendisine.

Dün sahada uzun zamandır izlediğim en kötü Galatasaray vardı. Sezonun ilk maçıydı skor önemsizdi belki ama saha içinde en ufak bir umut yoktu. Kulübede ise bizi kendine benzeteceğine, bize benzemesinden korktuğum Rijkaard vardı. Sezon başı bu kadar stres onu ne güzel manyaklaştırdığımızın resmi adeta. Takımın bu durumunda bence en az suçlu hala Rijkaard ama onun da farkını biraz daha hissettirmesi lazım. İsteğim şampiyonluk, kupalar değil güzel futbol oynayan bir takım izlemek. Bir süredir en güzel aşkım Galatasaray'ı izlemek bana zevk vermiyor, bu soruna çözüm olsun yeter.

• Atilla Nesipoğlu l 0 Yorum


Şampiyonluğa oynayan ve her maçını kazanması beklenen takımın en genç oyuncusu sizsiniz. Bir yanınızda Quaresma diğer yanınızda Guti hemen önünüzde Nihat var. Tırnaklarınızla kazıya kazıya gelmişsiniz buralara. Altyapıdan, A takıma çıkmanın R.Madrid'e transfer olmakdan daha zor olduğu bir ülkede. Ne yapardınız siz olsanız. Kendinizi bu "adamın" yerine koyun. Hiçte hava basmayın çatır çatır oynardım diye. Yaşayanlar daha iyi bilirler. O anlarda beyne oksijen gitmez, ayaklar titrer. Bana inanın topu aldığınızda flu gözlerle pası verecek bir abinizi arardınız.

Fark yaratmaya kararlı ki Necip olması gerekenin aksine risk alıyor. Dikine oynuyor. Defansif orta saha oyuncularına kazma gözüyle bakılan bu memlekette geri adım atmıyor. Taraftarların havaalanında törenlerle karşıladığı parlak transferlerin arkasını kolluyor. Bu da yetmiyor şampiyonluğu getiren adam denilen Ernst'i sırtlıyor, tribünlerin göz bebeği Ferrari'nin gediklerini kapatıyor.

Kendimi de içine kattığım bir çok futbolcu olma sevdalısının eriyip gittiği bu çarkın içinden çıkabilen bu "adamı" izlemekten başka bir keyif alıyorum. Ben de onunla pres yapıyorum, ben de onunla çalım atıyorum, ben de onunla tekmeye kafamı sokuyorum. Umarım hep metrobüsle gidersin işine bizler gibi. Ama hep o yeşil sahada kalırsın bizlerin tersine Necip Uysal.



Not: Fatih Altaylı'nın köşesinde yer alırdı eskiden hala var mı bilemiyorum. Ne zaman adam oluruz sorusunun cevapları. Bir tane de benden gelsin. Ne zaman adam oluruz? Necipler'i; Quaresmalar'dan, Gutiler'den, Alexler'den ve hatta Hagiler'den önce tribünlere çağırdığımız zaman!

• Atilla Nesipoğlu l 0 Yorum


Geçen sezondan bu yana Rijkaard'ı eleştirenlerden biriyim. Türkiye liginin üzerinde kaliteye sahip olan G.Saray'ı şampiyon yapamaması hala eksisidir benim gözümde Hollandalı'nın. Geçmişi bırakıp, bugünkü 90 dakikaya dönersek düştüğü çaresiz durumu anlayabiliyorum. O gün eleştirmeyip bugün konuşanları ise garipsiyorum. Baros'un yokluğunu geçtim, Serdar Özkan ve Sabri'nin eksikliklerini kapatamayacak bir kadroya sahip artık kendisi.

G.Saray'ın sahaya çıkan onbiri mevcutların içinde yapılmış en iyi tercihlerdi. Bir tek maça Mehmet Batdal ile başlanabilir miydi sorusu var akıllarda. Oyunun gidişatına göre bir hamle yapabilmek için onu yanında oturtmuş olabilir. Geçen yılki takımdan nasıl buralara gelindiği ise üzerine düşünülmesi, konuşulması ve bir an önce çözülmesi gereken sorun. Herkes sahaya çıkan takıma bakıyor, asıl problem kulübede oturanlar. Şampiyon olmak için 11 oyuncu yeterli olmuyor özellikle de Türkiye'de. Sarı-Kırmızılıların yedeklerine bir göz gezdirelim. Ufuk Ceylan, Gökhan Zan, Mahmet Batdal, Milan Baros, Barış Özbek, Serkan Kurtuluş, Musa Çağıran. Sakatlıktan kenarda olan Baros dışında maç kazandıracak kimse yok.


Yedekleri bu kadar vasat olan bir takımında ilk 11'i fazla fark yaratamıyor tabii. Dörtlü savunmanın iki bekinin hücuma desteği yok. Orta sahada ileriye giden tek adam Mustafa Sarp ki bazen keşke gitmese dedirtiyor golü atmasına rağmen. Hücumun bütün yükü ise Kewell ile Arda'nın sırtına bırakılmış. Yeni Arda denilen Emre Çolak sudan çıkmış balık gibi ortalarda dolanıyor. Takımın en tecrübelisi Ayhan Akman ise (maçın topla en çok buluşan oyuncusu) devamlı geriye ve yana pas yapıyor, risk almıyor.

Bu kadroyu kime verseniz ortaya bundan iyisi çıkmaz. Eğer amaç şampiyonluk değilse tabii ki. Kazanmak zorundaysanız bu kadar defansif oyuncuya mecbur suretle hücum oynatmanız gerekli. G.Saray yönetimi bize lig beşinciliği yeter diye bir karar almış ise bilemem. Böyle bir karar aldılarsa önce Rijkaard'a sonra kamuoyuna bildirsinler biz de o gözle yorumlayalım G.Saray'ı. Baros ve Elano takıma geri döndüğünde hala orta sahaya transfer yapmazsa yönetim değişen bir şey olmaz. Anca savunması ve hücumu birbirinden kopuk iki takım izleyebiliriz.

Son olarak Adnan Polat, doğru yaptığı tek iş olan Türk Telekom Arena'ya bu kadro ile taşıyacaksa takımı hiç uğraşmasın bir sezon daha Ali Sami Yen'de kalsınlar. En azından 55 bin kişi yerine 22 bin kişinin istifa tezahüratlarına maruz kalır.

• Serhat Gürcan Gündüz l 0 Yorum



Fenerbahçe'nin yılan hikayesine dönen transferi sonunda resmi olarak gerçekleşti. Gelecek, gelmiyor, gelemiyor, izin çıktı derken Mamadou Niang Fenerbahçe'ye yarın imza atacak. Henüz detayları bilinmiyor sözleşmenin. Yani ne kadar alacağı, Marsilya'ya ne kadar ödeneceği, kaç yıllık sözleşme imzalayacağı belli değil. Peki Niang Fenerbahçe'de başarılı olabilir mi? Bence evet. Yani Kezman, Güiza ve Gökhan Ünal'dan sonra doğru bir transfer gibi duruyor Niang. Geçen sene olsa kadronun kilit oyuncusu olabilirdi. Çünkü Niang topu alıp, çalım atabiliyor. En önemlisi topu tutabiliyor ve direk olarak kaleye gidebiliyor. Son haftada şampiyonluğun kaçmasını engelleyebilirdi diyebiliriz. Bu sene daha çok hedef forvete ihtiyacı vardı Fenerbahçe'nin. Hakan Şükür gibi mesela. Yinede çok gol atacaktır Niang. En azından Güiza'dan daha iyi olacaktır. Hayırlı olsun diyelim.