TAŞRA BASKISI

İSTANBUL VE TAŞRA BASKILARI AYNI ANDA ÇIKAN BLOG

• Atilla Nesipoğlu l 16 Temmuz 2010 0 Yorum


Bourg de Peage-Mende arasında geçilen kısa tırmanışlardan oluşan 12. etabı Katusha Team'den İspanyol Joaquin Oliver Martinez kazandı. Gazeteye gitmediğim için evde rahatça izlediğim etabın en önemli anı ise yarışın son bölümünde Alberto Contador'un yaptığı atak oldu. Bir an için Andy Schleck'in göz hapsinden sıyrılarak sprinte kalkan İspanyol bisikletçi genel klasmandaki farkı çok fazla kapayamasa da makası 10 saniye daha kapattı.

Yeşil mayo rekabetinde Thor Hushovd ilk sprint kapısını Grega Bole'nin ardından geçerek 4 puan aldı. İkinci kapıyı lider geçip 6 puan alan Hushovd topladığı puanlarla yeşil mayoyu Alessandro Petacchi'den geri almayı başardı. Kırmızı puanlı mayo çekişmesinde Anthony Charteau gün sonunda topladığı puanlarla Jerome Pineau'nun önünde liderliğe yükseldi.

Sarı mayo çekişmesine dönecek olursak, günün büyük bölümünü paletonla beraber geçiren Contador ve Schleck rahat bir etap daha geçirdiler. Mümkün olduğu kadar rüzgardan ve kazadan kendilerini saklamaya çalıştılar.

Gruptan ilk kopuş denemesi Alexandre Vinokourov'dan geldi. Vinokourov'un peşine takılan isim ise Ryder Hesjedal oldu. Etabı kazanmak için bir deneme yapan bu ikiliyi anagrup etabın son tırmanışında yakalamayı başardı ve geride bıraktı. (Vinokourov gün sonunda combativity para ödülünü kazandı.)

Etap böyle bitecek diye düşünürken Contador bizleri yanılttı. yarışın son metrelerine adeta heyecan pompoladı. Andy Schleck önce rakibine karşılık vermek istedi. Daha sonra 42 saniye önde olduğu aklına gelmiş olacak ki normal temposuna geri döndü. Contador'un görüş alanından çıkması biraz korkutunca tekrardan pedallara asıldı. Sonuçta etabı contador'un 10 saniye gerisinde tamamladı. Contador ilk kurşunu attı, ne kadar etkili oldu veya istediğinin ne kadarını alabildi bilinmez ama Schleck'i sarstığı belliydi. Lüksemburglu'nun kafasının karıştığı anlara şahit olduk çünkü.

Gözüken o ki iki bisikletçiden biri diğerine göre daha dinç gözükmediği için turun son etabına kadar başabaş mücadele ile devam edecek gibi. Schleck yarış sonunda bugünkü turun kendisi için acı verici geçtiğini itiraf ederken, sadece 10 saniye kaybettiği için kendini şanslı gördüğünü belirtti. Pireneler öncesi ilk kurşunu yiyen Schleck rakibine cevap verebilecek mi?  Bunu Eurosport ekranlarında Caner Eler'in muhteşem anlatımıyla izleyip göreceğiz.

• Atilla Nesipoğlu l 0 Yorum



Dünya Kupasının ardından milli takım kariyerini bıraktığını açıkladı Emile Heskey. Bu kadar kötü son vuruşu olmasına rağmen hep İngiltere'nin elit takımlarında yer almayı başarmış bir forvet kendileri. 1995 yılında Leicester City ile başladığı kariyerini Aston Villa ile devam ettiriyor. Milli takıma ilk kez 18 Kasım 1998'de çağrıldı fakat Çek Cumhuriyeti maçında yer almadı. İlk kez formayı 28 Nisan 1999'da Macaristan'a karşı giyerken, ilk 11'e de sahaya çıktığı ilk maç ise Arjantin'e karşı 23 Şubat 2000'de Wembley'de oynandı. Milli forma altında ilk golünü de 3 Haziran 2000'de Malta'ya attı.

Bunlar Heskey'in milli forma altında yaşadığı ilkler. 1999'dan 2010 yılına kadar 62 kere giydiği İngiltere forması altında sadece 7 kez gol sevinci yaşayabildi. Bu gollerin dört tanesini hazırlık maçlarında attığını da belirtelim. 641 kez sahaya çıktığı kulüp takımlarında ise sadece 141 kez fileleri havalandırabilmiş olması ayrı bir başarısı. 18 yıllık futbol kariyerinde on golün üzerine sadece bir kez çıkabilmiş olmasına rağmen Liverpool ve İngiltere Milli Takımı formalarını bu kadar uzun yıllar giyebilmiş olmasını açıklayamıyorum. Heskey'e gol atması için bugüne kadar ödenmiş toplam bonservis bedeli de 37 milyon avro.

Zirvesini hiç göremediğimiz milli takım kariyerinin dibe vurduğu an 2004 Avrupa Şampiyonası'nda İngiltere 1-0 öndeyken 76.dk'da oyuna girip 90.dk'da Makalele'yi düşürmesi ve kazanılan serbest vuruşu Zidane'ın gole çevirdiği andır.

Bırakma kararının ardından Guardian'ın internet sitesinde "Heskey'e gereğinden fazla mı şans verildi?" sorusuna gelen oyların %60'ı "Evet". Tek güçlü yanı kuvveti olan Heskey milli takımı bıraktığını açıkladı ve onun üzerinden Capello'ya yapılan eleştiriler de son bulmuş oldu. Bundan sonra bir daha geri döner mi? Emin değilim ama benim onu izlediğim her maçta "neden oynuyor bu adam" diye sormaya devam edeceğim kesin.

• Atilla Nesipoğlu l 0 Yorum


Sıcak havanın etkisiyle yavaş tempoda geçilen Sisteron-Bourg les Valenca arasındaki 11.etabın sonuna kadar dayanabilenler müthiş bir final izledi. Kafa kafaya tabiri hiç bu kadar yerine oturmamıştır. Mark Renshaw'ın yarışın son anlarında Mark Cavendish'in önünü açmak amacıyla Julien Dean'e attığı kafa darbeleri görülmeye değerdi. Bu hareketinin sonucu olarak diskalifiye edilse de Team HTC-Columbia'ya bir etap daha kazandırmayı başardı.

184,5 km'lik ve ufak bir tırmanışın olduğu etap genel klasman liderlerini aktif dinlenme ile geçirdikleri bir gün oldu. Sarı mayodan çok yeşil mayo için büyük bir çekişme yaşandı. Ana grubu rüzgarın dışında dağıtan bir neden ortaya çıkmayınca, toplu bir bitiş izledik. Contador ve Schleck takım arkadaşlarının korumasında günü tamamlarken, aralarındaki fark hala 41 saniye.



Sprinti finishi için ilerleyen paletonun temposunu son sekiz kilometreye kadar Columbia takımı belirledi. 5 kilometre kala bayrağı Lampre treni aldı. Bu ikiliye turun en havalı formalarına sahip Team Sky'da ortak olunca tempo iyiden iyiye yükselmeye başladı. Son 200 metrede yaşananlar ise ağızlarımızı açık bıraktı.

Daha önce benzer bir hareket yaşandı mı bilemiyorum. Takım lideri için son ütüyü yapmaya çalışan Julian Dean önce Mark Cavendish'in koluna dirseğini taktı. Cavendish'in bu harekete cevabı ise son derece sert oldu. Rakibinin omzuna attığı kafa darbeleri ile Dean'i geri püskürttü. Cavendish'e gerekli yolu açtıktan sonra da durmadı ve Tylar Farrar'ın önünü kesti. Sonuç itibariyle bu yaptığı hareketler onun turdan diskalifiye olmasına neden oldu. Yeşil mayo için yaşanan çekişme her etapta biraz daha yükseliyor. Geriye kalan etaplarda Team Columbia ve Cavendish, Renshaw'ın yokluğunu iliklerine kadar hissedecektir.



Günün özetini geçersek sarı mayo Andy Schleck, kırmızı puanlı mayo da Jerome Pineau'da  kalırken, yeşil mayonun yeni sahibi Mark Cavendish oldu.

• Mustafa Akkaya l 0 Yorum

Türkiye’deki futbolcuların ezici çoğunluğu bariz bir şekilde kültürsüz. Birçoğu bırakın üniversiteyi, liseyi bile zoraki bitirmiş halde. Bunların da önemli kısmı, okul sonrası kendini kültürel ve sosyal anlamda geliştirmekten uzak. Hal böyle olunca mikrofon karşısında saçma sapan cümleler akıyor ağızlarından. Hele şimdiki gibi sezon öncesi demeçlerde biraz da ‘gaz’ etkisiyle demeçler iyice zıvanadan çıkıyor.

Eğer kulübünüzün ezeli bir rakibine transfer olduysanız dikkat edin! Zira yeni renklerinize bukalemun misali uyum sağlamanız gerek. O yüzden saçmalama potansiyeliniz de artıyor. Hele “ben zaten çocukken XX taraftarıydım” demeyeni dövüyorlar! Bunun en son örneği Caner Erkin’den geldi. Önce bu klişeyi aynen uygulayan Caner, ardından açık ara şampiyon olacaklarını belirtti. Ve yeni kulübünün her anlamda Türkiye’nin en büyüğü olduğunu da vurguladı. Ülkede fikir özgürlüğü var, tamam. Ama bir sezon boyunca anlayamadığı (!) bu olguyu İstanbul’un karşı yakasına geçince nasıl birkaç haftada kavradı acaba Caner?

Takım arkadaşından etkilenmiş olacak ki, bu sefer Özer Hurmacı döktü içindekileri. Dünya üzerinde mevkisinin en iyisi olduğunu, Iniesta’nın kendisinden sonra geldiğini söyledi mikrofonlara. Hep beraber güldük… Tabii bu noktada İbrahim Üzülmez’in geçen sezonki açıklamalarını da unutmamak gerek. Maldini’den eksiği olmadığını, hatta tam tersi, fazlasının bulunduğunu ima etmişti “Deli İbo”. İşte onun rolünü bu sezon Özer üstlendi. Şimdilik…

Neyse ki şu an için Galatasaray cephesinden abartılı yorumlar çıkmıyor. Beklenen transferlerin henüz olmaması, yönetim içindeki çalkantılar, Rijkaard – Adnan Sezgin uyumsuzluğu gibi etkenler bunu engelliyor belki de. Onlar sessiz kalsa da mikrofon görünce dayanamayan nice Bülent Uygun’lar, Ümit Özat’lar, Emre Belözoğlu’lar var bu ülkede. Her anlamda ‘renkli’ bir sezon bizleri bekliyor kısaca.

• Serhat Gürcan Gündüz l 0 Yorum


"Ehhh işte" dedirtecek bir playoff dönemi, ardından muhteşem 2 konferans finali ve son olarak arşivlerde en önlere geçecek harika bir final serisi. Hepsi geçti gitti, draft zamanı geldi. Pek beklenen ilgi olmasa da, o dönemde biraz hareketliydi. Ama asıl fırtına draftlardan sonra koptu. Koca New York organizasyonu tam 2 senedir bugünlere hazırlandı. Nets gibi takımlar belini doğrultmak için normal sezondan sonra çalışmaya başladı. Sadece yukarıdaki 4 adam değil, onlar harici 152 oyuncu daha serbest kaldı bu yıl. Piyasanın ne kadar hareketli olduğunu siz hesap edin. Kulübe yakın kaynaklar, kulüp çalışanları, kulüplerin muhabirleri, oyuncuların kendileri, ajanslar, kısaca aklınıza gelebilecek her yerden haber ve duyumlar vardı. Steven Hunter diye bir oyuncu duymamışsınızdır çoğunuz. Denver oyuncusu idi kendisi. Onun hakkında bile o kadar çok haber geldi ki bizde ne yapacağımızı şaşırdık. Arkadaş bir dakika ya. Adam 9 senedir NBA'de oynuyor. Daha yeni mi aklınıza geldi?

Bir muhabbet vardır hani Amerika'da, "garage sale" diye. Hani kullanılmayan ne varsa evde, kağıt bile olsa bunlar, çıkartıp evlerinin bahçesinde satarlar. Takımlar için aynı bu durum oldu işte bu sene. Arkadaş, bit pazarına nur yağdı bildiğiniz. Neyse girizgahı uzatmayalım. Aşağıda herhangi bir takımla anlaşan oyuncuları ve henüz herhangi bir takım ile anlaşamamış oyuncuların tam listesini bulacaksınız. Bu yazı 16 Temmuz günü yazılıyor. Bundan sonrakileri free agent olayı bittikten sonra tam bir liste olarak yazarım, kısmet olursa tabi ki.

İmza Atmış Olanlar:

Ray Allen: Cavaliers ile uzun bir süre görüştü ve Celtics'te kaldı. LeBron'un Miami'ye gitmesinde onun tercihi önemli rol oynadı deniyor.
Steve Blake: Los Angeles Clippers takımından şehrin diğer takımı Los Angeles Lakers'a gitti. Fisher'ın yedeği olacak önümüzdeki sezon. Belkide Brown'un yedeği olur. Şimdilik kestiremiyoruz.
Matt Bonner: San Antonio Spurs ile tekrar anlaştı.
Carlos Boozer: Utah'tan, Bulls'a gitti. Kendisi zaten paraya olan düşkünlüğü ile biliniyordu. Kalıp Stockton - Malone ikilisi gibi, Williams - Boozer olmaktansa, en yüksek teklifi yapan Bulls yolunu tuttu.
Chris Bosh: Kanada'nın soğuk ve karlı şehri Toronto'dan, Amerika'nın en sıcak şehirlerinden Miami'ye gitti. İklim veyahut gece hayatı çarpmazsa, seneye NBA'in en iddia
lı takımında izleyeceğiz kendisini.
Anthony Carter: Denver'da kalmayı seçti. Halbuki Miami'nin kendisini istediği yönünde dedikodular mevcuttu.
Tyson Chandler: Charlotte oyuncusu olarak devam edecek kariyerine. Sözleşmesini uzattı.
Chris Duhon: Golden State armasını değiştirdikten sonra rahatsız olmuş olacak ki, soluğu Orlando'da aldı.
Jordan Farmar: Los Angeles Lakers'ın Shannon Brown ile birlikte değişmeli olarak takımın 2. oyun kurucusu olmaktan sıkılmış olsa gerek, New Jersey yolunu tuttu. Ama bir dakika, unuttuğu bir şey var, Harris hala Nets'te!
Raymond Felton: Charlotte'dan New York'a gitti.
Derek Fisher: Steve Blake geldikten sonra Miami'nin teklifini ciddi olarak düşündü. Fakat Kobe onu 10 dakika konuşarak takımda kalmaya ikna etti.
Foye Randy: Kasvetli ve sıkıcı başkent Washington'dan, eğlence ve dünya sinemasının başkenti Los Angeles'a, Clippers'a gitti.
Rudy Gay: Memphis'te kalmayı tercih etti. Oyuncuların bu sezon yaptığı en iyi seçimlerden birisiydi.
Ryan Gomes: Portland'dan Clippers'a gitti.
Drew Gooden: Artık kendisini takip edemiyoruz. Her free agent döneminde, her takas döneminde takım değiştiriyor kendisi. Son durağı Clippers'tan ayrılarak Bucks oldu. Ersan için talihsiz bir durum. Villanueva ile iyi bir ikili olacaklar, benzerlik olarak.
Al Harrington: New York David Lee'yi mi Al'ı mı daha çok arar derseniz, Al derim. New York Knicks'i bırakıp, Denver'ın yolunu tuttu.
Udonis Haslem: Blog yazarları olarak kendisinin alnından öpüyoruz. Para için kendisini satmadı, Miami Heat'te kaldı. Bizce sadece bu karar yüzünden formasını emekli etmeleri lazım. Ne Wade, ne LeBron, kralsın Udonis Haslem!
Chuck Hayes: Houston'da kaldı.
Brendan Haywood: Çok fazla teklif aldı, ama Dirk kalınca oda kalmayı tercih etti. Halen Dallas oyuncusu.
Luther Head: Pacers'tan New Orleans'a geçti.
Grant Hill: Sadece 1 senelik kontrata imza atarak Suns'ta kaldı.
LeBron James: Aslında bu yazının girizgahında bahsettiğim tüm o hazırlıklar bu adam içindi. Kararını açıklaması için tiyatro oyunları oynandı. 6 takımdan teklif aldı. Bulls, Cavs, Knicks, Miami, Nets, ve Clippers. Her ne kadar Clippers yöneticileri ile görüşmedim dediyse de, ESPN kanalında düzenlenen tiyatro gösterisinde ağzından kaçırdı. Maksimum kontrat vermeyen tek takım Miami'yi seçti. Kral seneye Wade ve Bosh ile ligin altını üstüne getirecek.
Amir Johnson: Şehir değiştirmeyip Toronto ile 5 yıllık kontrata imza attı.
Joe Johnson: Atlanta'da kalmayı tercih etti. Çok fazla teklif alan oyunculardan birisiydi ama Atlanta 6 sene kontrat önerince, geleceğini garantiye almak adına teklifi kabul etti.
Kyle Korver: Sniper lakaplı oyuncu Utah'tan Bulls'a gitti. Bunda 3 senelik kontratın ve Boozer'ın büyük etkisi oldu tabi ki.
David Lee: Daha LeBron'un kararını beklemeden, New York'tan ayrıldı ve anlaşılamayan bir nedenden dolayı Golden State ile anlaştı. Aslında nedeni belli, 6 senelik iyi bir kontrat. Peki New York'ta ki günlerini arar mı? Kesinlikle...
Shaun Livingston: O da Foye gibi Charlotte ile anlaştı. Kontrat henüz imzalanmadı fakat 3 senelik olacağı konuşuluyor.
Darko Milicic: Benim sevmediğim nadir oyunculardandır kendisi. Basketbolu yüzünden mi? Hayır. Adriana Lima ile evliliği yüzünden. Neyse konuyu dağıtmayalım, Wolves ile 3 yıllık yeni kontrat imzaladı ve yuvada kaldı.
Mike Miller: Takip ettiğimiz ajanslardan değilde, LeBron'dan öğrendik Miami ile anlaştığını. Washington'dan 5 yıllığına Miami'ye taşınarak, efsane adayı olan kadroya katıldı.
Yao Ming: Dev Çin'li Houston ile tekrar anlaşma imzaladı. Sakatlığı yüzünden beklenen teklifleri alamadığı söyleniyor.
Dirk Nowitzki: Dallas'ta kaldı. En fazla teklif alan oyunculardan birisiydi ama 4 yıllığına kulübünde kaldı.
Jermaine O'neal: En şaşırtıcı kararlardan birisiydi. Yani insan Miami'de, o kadroda olmayı nasıl istemez? Boston Celtics kendisine 2 yıllık kontrat teklif etti ve o da kabul etti. Şampiyonluk yüzüğü görmesi artık çok zor. 14 yılı devirdi ve kontratının sonuna kadar Boston'da kalırsa, büyük ihtimalle burada basketbolu bırakır.
Travis Outlaw: Clippers'tan, "herkese teklif yapan ama kimseyle anlaşamayan takım" Nets'e gitti.
Johan Petro: Denver'dan Nets'e doğru yol aldı. 3 yıl için artık Nets oyuncusu.
Paul Pierce: Kontratı biten süper yıldızlardan Pierce, önceki kontratından daha az paraya, diğer teklifleri geri çevirerek Boston'da kaldı. Bu hareketi ile, Boston tarihinin en iyi beşi arasına girmeyi garantiledi. Tebrikler Paul!
Luke Ridnour: Bucks'tan 4 yıllık kontratla Wolves'a geçti.
John Salmons: NBA'de 8. yılını geçiren oyuncu 5 yıl daha Bucks forması giyecek.
Luis Scola: O da gelen tekliflere hayır cevabı vererek Houston'la 5 yıllık anlaşma imzaladı.
Amar'e Stoudemire: Suns'tan, bu sezon için hazırlanan New York'a gitti. Hemde inanılmaz bir ücrete. 5 yıl boyunca Nash olmadan, takımın lideri olarak izleyeceğiz onu. LeBron'un takıma gelmesini çok istedi ama olmadı. Kararından pişmanlık duyduğunu sanmıyorum. Nede olsa New York'un en gözde adamı o artık!
Tyrus Thomas: Charlotte'ta kaldı 5 seneliğine.
Dwyane Wade: New York'lu ünlü rapper Jay-Z bir şarkısında " o'na sorsan LeBron'u alır, ben ise Wade'i" diyordu. Aslında birçok New York'lu rapper onu şehirde istiyordu. Hepsi bir şarkısında mutlaka, onun Knicks formasını giymesini ne kadar çok istediklerini anlatıyordu. Fakat o "big three" için Miami'de kaldı. Bosh ve LeBron'la yüzük savaşı verecek. Kontratın detayları ise bilinmiyor.
Ben Wallace: "Big Ben" 14. senesinin sonunda, onu Ben Wallace yapan takımla 2 sene daha anlaştı. Detroit Pistons'ta bir "Bad Boy" olarak bırakacak basketbolu.
Hakim Warrick: Bulls'tan Hidayet'in yeni takımı Suns'a geçti.
Shelden Williams: Celtics'ten yıllık 931 bin dolarlık kontrat ile Denver'a geçti.
Dorell Wright: Miami'den, 3 yıllığına Golden State Warriors'a gitti.
Tony Allen: Boston'dan ayrılarak Memphis'e 3 yıllığına gitmeyi kabul etti.
Brain Cook: Houston ile görüştüler fakat anlaşma olmadı. Clippers'ın yeni kadrosunda bende varım dedi.
Zydrunas Ilgauskas: LeBron isteyince hemen Miami'ye gitti. 2 yıl boyunca efsane kadronun içinde olacak.

İmza Atmamış Olanlar:

İsimlerin yanındaki takımlar, oyuncunun kontratı bittiği sırada oynadığı takımlardır.

Louis Admundson (Suns)
Joe Alexander (Bulls)
Mallik Alen (Nuggets)
Rafer Alston (Heat)
Joel Anthony (Heat)
Carlos Arrayo (Heat)
Chucky Atkins (Nugets)
Jose Barea (Mavericks)
Matt Barnes (Magic)
Earl Barron (Knicks)
Tony Battie (Nets)
Jonathan Bender (Knicks)
Keith Bogans (Spurs)
Earl Boykins (Wizards)
Ronnie Brewer (Grizzlies)
Primoz Brezek (Bucks)
Jon Brockman (Kings)
Bobby Brown (Clippers)
Devin Brown (Bulls)
Kwame Brown (Pistons)
Shannon Brown (Lakers)
Rasual Butler (Clippers)
Will Bynum (Pistons)
Brian Cardinal (Timberwolves)
Rodney Carney (Suns)
Mario Chalmers (Heat)
Jarron Collins (Suns)
Jason Collins (Hawks)
Mardy Collins (Clippers)
Javaris Crittenton (Wizards)
Marquis Daniels (Celtics)
Yakhouba Diawara (Heat)
Travis Diener (Blazzers)
Ike Diogu (Hornets)
Chris Douglas-Roberts (Nets)
Francisco Elson (Suns)
Maurice Evans (Hawks)
Kyrylo Fesenko (Jazz)
Michael Finley (Celtics)
Adonal Foyle (Hornets)
Channing Frye (Suns)
Devean George (Warriors)
J.R Giddens (Knicks)
Joey Graham (Nugets)
Stephen Graham (Bobcats)
Aaron Gray (Hornets)
Willie Green (Suns)
Kenny Hasbrouck (Miami)
Trenton Hassell (Nets)
Jarvis Hayes (Nets)
Eddie House (Knicks)
Josh Howard (Wizards)
Juwan Howard (Blazzers)
Larry Hughes (Bobcats)
Kris Humpries (Nets)
Chris Hunter (Warriors)
Steven Hunter (Grizzilies)
Allen Iverson (76ers)
Royal Ivey (Bucks)
Cedric jackson (Wizards)
Nathan Jawai (Timberwolves)
Richard Jefferson (Spurs)
Anthony Johnson (Magic)
Acie Law (Bulls)
Kyle Lowrey (Rockets)
Jamaal Magliore (Heat)
Ian Mahinmi (Spurs)
Sean Marks (Hornets)
Cartier Martin (Wizards)
Kenyon Martin (Nuggets)
Roger Mason (Spurs)
Wesley Matthews (Jazz)
Sean May (Kings)
Dj Mbenga (Lakers)
Tracy McGrady ( Knicks)
Dominic McGuire (Kings)
Brad Miller (Bulls)
Patrick Mills (Blazzers)
Nazr Mohammed (Bobcats)
Adam Morrison (Lakers)
Anthony Morrow (Warriors)
Flip Murray (Bulls)
Rasho Nesterovic (Raptors)
Steve Novak (Clippers)
Patrick O'Bryant (Raptors)
Fabricio Oberto (Wizards)
Kevin Ollie (Thunders)
Jannero Pargo (Bulls)
Sasha Pavlovic (Timberwolves)
Oleksiy Pecherov (Timberwolves)
Josh Powell (Lakers)
Joel Przybilla (Blazzers)
Chris Quinn (Nets)
Vladmir Radmanovic (Warriors)
Shavlik Randolph (Heat)
Theo Rattlif (Bobcats)
Michael Redd (Bucks)
J.J Redick (Magic)
Quentin Richardson (Heat)
Nate Robinson (Celtics)
Sergio Rodriguez (Knicks)
Quiton Ross (Wizards)
Brian Scalabrine (Celtics)
Mustafa Shakur (Thunders)
Bobby Simmons (Nets)
James Singleton (Wizards)
Brian Skinner (Clippers)
Craig Smith (Clippers)
Joe Smith (Hawks)
Darius Songaila (Hornets)
Jerry Stackhouse (Miami)
DeShawn Stevenson (Mavericks)
Peja Stojakovic (Hornets)
Sebastian Telfair (Cavaliers)
Etan Thomas (Thunders)
Kurt Thomas (Bucks)
Tim Thomas (Mavericks)
Jamaal Tinsley (Grizzilies)
Anthony Tolliver (Warriors)
Ime Udoka (Kings)
C.J Watson (Warriors)
Earl Watson (Pacers)
Mario West (Hawks)
Chris Wilcox (Pistons)
Damien Wilkins (Timberwolves)
Jason Williams (Magic)
Jawad Williams (Cavaliers)
Marcus Williams (Grizzilies)
Antoine Wright (Raptors)



• Efe Yılmaz l 0 Yorum

Beşiktaş resmi görüntüde bir hazırlık maçı oynadı dün, tıpkı Galatasaray'ın geçen sene erken açtığı sezonda oynadığı gibi. Ve girişte bu maçın asla bir ölçü olmayacağı klişesine girsem sanırım kimse yadırgamaz beni. Sırf bu maçı izleyebilmek için dün gazetede kaldım. Alman teknik adam Schuster'in Beşiktaş'ı hakkında minik ip uçları edinmek istiyordum çünkü.

En geriden başlarsak, sağ bek tercihinin Erhan Güven oluşu beni açıkçası şaşırrtı. Geçen sezonun ikinci yarısını gurbet ellerde geçiren oyuncuyu görmek istedi sanırım hoca. Defansif anlamda zaten çok zorlanmadı siyah-beyazlılar ama Erhan'ın isabetsiz ortaları en büyük eksisi. Göbekte ise Toraman-Sivok tercihi ve Ferrari'nin kadroda bile olmayışı günün sürpriziydi. Gazetelerin bazılarında sabah Ferrari'nin Alman hocanın taktik anlayışına uygun olmadığı yönünde haberler vardı. Bakalım bu durum geçici bir şey mi yoksa cidden Ferrari yolcu mu göreceğiz. Sol bekte ise yılların değişmeyen tek gerçeği İbrahim Üzülmez vardı.

Orta saha kurgusu ise ligin ne kadar heyecanlı geçeceğinin göstergesiydi. Tek defansif oyuncu Ernst'in yanına Tabata, önlerinde Quaresma, Delgado , ve değişmeli Nihat-Bobo oynadı. Sanırım Schuster gözüne kestirdiği takımlara karşı tek defansif orta saha ile çıkacak ve gene tahminim daha zor geçmesi olası maçlarda Ernst'in yanında Necip oynayacak (ki bu tahminleri sanırım milyonlar dün ekran başında yapmıştır). Queresma ile ilgili bir nokta dikkatimi çekti. Sezonu bu kadar erken açan bir takımda Q7'nin bu kadar hırslı olması hem sevindirici hem düşündürücü. Çünkü eskilerin "Hızlı hoşan atın, haceti seyrek olur" sözü geldi aklıma. Umarım bu sadece benim evhamım olarak kalır ve bu futbol sanatçısını sezon boyunca dolu dolu izleyebiliriz.

Forvet hakkında ise Nihat ve Bobo zaman zaman birlikte zaman zaman tek başlarına oynadılar. Türkiye'nin sayılı golcülerinden Nihat sezon başı kampı geçirince neler yapabileceğinin kısa bir özetini geçti bize. Acaba zaman zaman İnci'ye yazıyor mu diye merak etmedim değil. Nihat'ın gol atması, özgüven kazanması ve tribünlerle barışması önemli. Nobre'nin ise gol atması bence hayırsız bir durum. Maazallah usta teknik direktör kendisini forvet zanneder de bir kaç maç forma verirse Beşiktaşlılar'ın ruh sağlığı bozulabilir.

Tek eleştirim ise kornerler konusunda olacak. 20 fazla korner kullanılan bir maçta Beşiktaş'ın kornerden gol bulamaması cidden düşündürücü. Demek ki henüz kitabın o sayfasına gelmemişler. Sonuçta Beşiktaş dün ter attı, geçen sezonun başarısızlığının cezasını şimdi çekiyorlar. Önlerinde bunun gibi en az 3 resmi ter idmanı daha var. Yolları açık olsun.

• Kemal Mardin l 0 Yorum


Gün geçmiyor ki mucizesinin sırrı meçhul, psişik hayvan Paul'ü saflarına katmak isteyen yeni talipliler çıkmasın. Geçtiğimiz hafta yapılan basın toplantısında Turgay Demirel'in dile getirdiği, Paul'ü Dünya Basketbol Şampiyonası için Türkiye'ye getirme girişimi hepimizi heyecanlandırmıştı. İstirahatini sürdürdüğü, Almanya'daki akvaryumun yetkililerinin birkaç aylık ömrü kalan Paul'ün böylesi bir yolculuk ve sonrasında yoğun ilgiyle geçecek günler yaşamasına nasıl baktığı bile henüz bilinmezken, bugün düşen habere göre bu işin tek taliplisinin biz olmadığımız ortaya çıktı.

İspanya'nın şampiyonluğunu doğru tahmin ettikten sonra, ülkede adeta halk kahramanına dönüşen Paul'e Madrid Hayvanat Bahçesi de talip olmuş ve açıklanmayan bir miktar para teklif etmişler bile.

Öncelikle, benim temennim artık hayvana huzur verilmesi. Bir aydır oyuncak oldu zaten. Ölmeden önce biraz sakin takılsın, gönlünce yüzsün, etsin falan. Ha illa bir yerlere kımıldatılacaksa, tabii ki buraya gelmesini tercih ederim. Şampiyona için müthiş bir reklam olur. Ne var ki, ister buraya getirsinler, ister Madrid'e götürsünler, bu işin para karşılığı olmaması lazım. Tarım ve hayvancılık gibi sebeplerle hayvanların alınıp satılmasına eyvallah ama böylesi eğlence işleri için de hayvanlara mal muamelesi yapmamak lazım.

• Anıl Can Yıldırım l 15 Temmuz 2010 0 Yorum


Dünya Kupasının bitmesiyle boşluğa düşen ben ve benim gibi futbolseverlerin imdadına hazırlık maçları yetişti. Beşiktaş'ı saran Avrupa Ligi heyecanını bir kenara bırakırsak diğer kulüpler kamplarına devam etmekte. Benim bahsetmek istediğim konu Galatasaray ve Galatasaray'ın hazırlık maçlarındaki rakip tercihleri.

Hafızası biraz kuvvetli olanlar FC Kleve ve Homberg takımlarını geçen seneden hatırlayacaklar. Evet geçen seneki kamp döneminde de aynı takımlarla mücadele etmişti Galatasaray. FC Kleve'yle 2-2 berabere kalırken Homberg'i 2-0 yenmişti. Bu seneki maçlarda iki rakibini de 4-0 ve 5-0 yenen Galatasaray hakkında gelişme kaydettiği, hocasına ve sisteme alıştığı minvalinde açıklamalar yapmak için çok erken. Yeni transferlerden Cana hariç bu takımın ilk 11'ine yazılabilecek bir isim gözükmüyor. Cana da daha ne oynadığını nasıl oynadığını gösterebilecek maçları oynamış değil. Ali Turan, Cana veya Çağlar için Galatasaray'ın üzerine gelebilen bir rakibi beklemek gerek. Serdar Özkan ve Mehmet Batdal'ın, geçtiğimiz senelerde çok baş ağrıtan sakatlık sorunlarında Rijkaard'ın sarılacağı adamlar olmak için savaş vermekten başka seçenekleri yok. Musa Çağıran ise fiziği sayesinde A takım kadrosunda tutunmayı başarır. Kullandığı başarılı kornerle attırdığı goller ise, Emre Çolak'ın frikik gollerine rağmen tercih edilmemesi göz önünde bulundurulursa Rijkaard için pek bir önem ifade etmiyor.

Sonuç olarak Adnan Polat'ın, biri Cana olmak üzere, alınacağını söylediği 5 yabancı transfer tamamlanana kadar önümüzdeki seneki Galatasaray'ı görmek mümkün olmayacak. Şimdilik en büyük kazanç, küstürülen ve satılması gündemden düşmeyen Arda'nın oynadığı istekli futbolla taraftarın kendisine uzattığı zeytin dalı.

• Efe Yılmaz l 0 Yorum


Dün gece Guti transferinin gerçekleşeceği ilan edildi. Sabah bazı kaynaklar ufak tefek pürüzlerin olduğunu belki geçikme yaşanacağını söylediler, ama sanırım Yıldırım Demirören bile bu noktadan sonra bu transferi tehlikeye atmaz. Q7 ve Guti gibi futbolcuların yeteneksiz yahut kötü futbolcu olduğunu iddia etmek gereksizlik. Ama unutmamak lazım dünyanın en iyi futbolcusuda olsan senden başka 10 futbolcuya daha ihtiyacın var yanında. Diğer taraftan yabancı sınırının süratli bir aşımı söz konusu Beşiktaş adına. Bütün bu gerceklikte biraz sesli düşünmek istiyorum. Amacım kesinlikle bu büyük transferleri eleştirmek değil, sadece durumu anlamaya çalışmak.

Yerli Oyuncular

RÜŞTÜ REÇBER, UĞUR İNCEMAN, YUSUF ŞİMŞEK, CENK GÖNEN, CUMALİ BİŞİ, EKREM DAĞ, ERHAN GÜVEN, HAKAN ARIKAN, İBRAHİM TORAMAN, İBRAHİM ÜZÜLMEZ
İSMAİL KÖYBAŞI, MERT NOBRE, NECİP UYSAL, NİHAT KAHVECİ, RIDVAN ŞİMŞEK

Şu anda TFF'nin resmi sitesinde hali hazırda Beşiktaş'ın futbolcularından A takımda oynaması muhtemel gözüken isimler bunlar. Yusuf'un, Erhan'ın ve Cumali'nin bu takımda fazla şansı olmayacağı bir gerçek. Geriye kalan 12 futbolcudan 3 tanesi kalaci. 9 futbolcunun 4 tanesi mecburen sahaya çıkacak. Sol bek için İbrahim Üzülmez ve İsmail Köybaşı aday. İbrahim Toraman, Rıdvan ve Ekrem sağ bek için adaylar. Nihat forvet'in, Uğur ise orta sahada Necip ve Ernst'in yedeği. İşte bu karmaşık denklemde Saha içinde hangi 6 yabancının forma giyeceği önemli oluyor.

Yabancılar

Quaresma, Ernst, Guti ve Ferrari, kağıt üzerinde formanın öncelikli sahipleri. Söylendiği gibi Raul da gelirse garanti futbolcu sayısı 5'e yükselecek. Yabancı futbolcuların 6 engelinden sadece yabancıları yedekleyebileceği düşünülürse işler iyice karışık. Sözleşmesi meşhur derin dondurucuya kaldırılan Fink dışında elde hali hazırda Tello, Tabata, Sivok, Zapo, Holosko, Bobo, Delgado ve Hilbert var. Yeni transfer Hilbert'in bu sezon gönderilmeyeceği gibi bir inanca sahip olursak şu anda Beşiktaş'ın 13 yabancısı var. Bu durumda fazla 3, bir transfer daha yapılırsa 4 fazla futbolcu var.

Beşiktaş'ın nasıl bir taktik dizilişle sahaya çıkacağını henüz bilemiyoruz, ama bu durumda özellikle iki mevkide kaliteli yerli oyuncu eksikliği göze bakıyor. Bence bu eksiklerden bir tanesi kanat bir taneside orta sahanın ortasında Ernst ve Necip'i yedekleyebilecek kapasitede bir yerli oyuncu. Uğur'un yıllardır sergilediği performans düşünülünce zamansız yaşanabilecek sakatlıklarda mağdur olmamak için o bölgeye transfer şart bence. Kanatlarda Q7, Hilbert, Nihat gibi alternatiflerin yedekleri kalırlarsa Holokso ve Tello'dan biri, joker Ekrem ve bir ihtimal sol açık olarak İsmail düşünülebilir. Ama ciddi manada bir kadro derinliği için Ekrem'den daha becerikli ve yedek kulübesinde huzursuzluk yaratmayacak bir isme ihtiyaç var.

Tabii ki Beşiktaş'ın transferleri görkemli ve doğru. Taraftarın bu yüzden büyük heyecan duyması normal. Yıldırım Demirören'de sezon öncesi bu hamleler ile elini güçlendirmek istiyor. Ama konunun diğer tarafında ciddi bir mali disiplinsizilik var. Mali tablonun vahim durumu seneye Şampiyonlar Ligi'ne katılamama ihtimali gerçek olursa daha da ağır olur. O yüzden Beşiktaş'ın bu sezonu en kötü ikinci bitirmesi lazım. Uzun maraton düşünüldüğünde yerli oyuncu kalitesinin de arttırılması lazım.

En kötü senaryolar gerçekleşse bile Beşiktaş'ın bu sezon ligde zevk vereceği, gündemde kalacağı tartışmasız. Ama biliyorum ki günlük heyecanların peşinde koşmayan Beşiktaş taraftarlarıda bu ters durumları değerlendiriyor. Bakalım Demirören bu hamlelerle kazandığı nefreti biraz durdurabilecek mi, yoksa işler kötü gidince yeniden "yeterler" başlayacak mı?

• Taşra Baskısı l 74 Yorum


Avea sponsorluğunda, bu akşam oynanacak, Beşiktaş - Vikingur maçına iki adet Eski Açık bileti veriyoruz. Aşağıdaki soruya doğru cevap veren ilk iki kişi biletlerin sahibi olacak.

Soru:
Beşiktaş'ın yeni transferi Guti, 2007/2008 sezonunun ikinci yarısında Real Madrid'in Valladolid ile oynadığı maçı kaç gol ve kaç asistle tamamlamıştı?

Lütfen cevapları yorum olarak ve iletişim bilgilerinizi yazmadan gönderiniz.

Doğru cevabı ilk verenler ilker ve Novemberrain oldu. Kendilerini tebrik ediyor ve iletişim bilgilerini rica ediyoruz.

• Kemal Mardin l 2 Yorum


1. Lig'in statüsünde yine bir deneme yanılmayla karşı karşıyayız. Artık playoff sistemini her sene değiştirmek adet oldu. Yeni sezonda 1. Lig'i 3., 4., 5., ve 6. sırada bitiren takımlar deplasmanlı olarak çift maç eleme usulüyle oynayacak. Buna göre, sezonu 3. bitiren takım ile 6. bitiren takım, 4. bitiren ekip ile de sezonu 5. tamamlayan kulüp, birbirleriyle çift maç eleme usulü oynayacak. Bu müsabakalarda galip gelen takımlar tarafsız sahada tek maç eleme usulünde Final müsabakası yapacak.

Öncelikle bu sistemin geçen seneki saçmalıktan çok daha mantıklı olduğunu kabul etmek lazım. Hatırlarsanız iddiası kalmayan Adanaspor ve Karşıyaka'nın boşu boşuna bir maç daha yapmışlardı. Hatta bu olabilecek en iyi senaryoydu. Ola ki iddiası olmayan bir takım şampiyonluk için oynayan bir takımla oynasaydı çok daha büyük bir skandal ortaya çıkacaktı.

Peki iki sezon önceki alıştığımız sistemle bunu karşılaştırsak? Açıkçası artıları da var eksileri de. En önemli artısı bütün sezonun tek maça indirgenmemesi ve ilk maçını kaybeden takımın bir şansının daha olması. Diğer bir artısı ise güvenlik. Dört takım taraftarını bir şehirde zapt etmek çok kolay olmuyordu. Şimdi güvenlik riski en fazla normal bir lig maçı kadar olacak.

Ne var ki eksiler biraz daha ağır basıyor. Öncelikle takımlar perişan olacak. Kısa süre içerisinde git, gel; kazanırsan sonra bir daha git. Sıkıntı. Eski sistemde playoff'un yapılacağı şehirde bir hafta önceden kampa girip hazırlanma ve alışma şansı oluyordu. Aynısı taraftarlar için de geçerli. Maçların oynandığı şehire bir kere gidip bitene kadar kalma diye bir olay ortadan kalkıyor. Mecbur git-gel yapılacak. En önemli eksi ise playoff'un karnaval havasının kaybolacak olması. Şimdi öyle sıradan bir deplasmana gidiliyormuş gibi sessiz sedasız gidilip dönülecek. Bir şehirin bir haftalığına da olsa bambaşka takımların renklerine bürünmesi görülmeye değer bir manzarayı ortaya çıkarıyordu.

Şöyle de bir şey var ki bu playoff işi zaten hepten saçma. Ligi 3. bitirenin ne günahı var ki? Hele geçen sene olduğu gibi averajla 3. sırada kalanların. Son ana kadar çok daha yoğun bir mücadele içinde olan bu takımların direkt yükselme şansını kıl payı kaçırmanın yarattığı moral bozukluğunun da etkisiyle playoff'a büyük dezavantajla geldikleri artık gözle görülür bir gerçek. Bugüne kadar ligi 3. sırada bitiren hiçbir takım Süper Lig'e yükselme hakkını elde edemedi.

Sonuç olarak playoff hepten kalkmadığı sürece hangi sistemin uygulandığının pek de önemi yok ama illa birisi seçilecekse bu bildiğimiz, alıştığımız ve kötünün iyisi olan iki sene önceki sistem olmalı. Daha geçen sene değiştirdiğimiz sisteme hemen geri dönüp tükürdüğümüzü yalamayalım demiş olabilirler ama hatanın neresinden dönsen kardır diye de bir şey var.

• Kemal Mardin l 14 Temmuz 2010 1 Yorum


Öncelikle Beşiktaş'ı tebrik etmek lazım. Büyük iş Guti'yi getirmek. Hayatında altyapı dahil hiçbir zaman Real Madrid'den başka takımın formasını giymemiş bir oyuncuyu İspanya dışına çıkarmak bile olay aslında.

Benim açımdan bu transferin en değerli taraflarından biri ise alınan oyuncunun Avrupalı olması. Bugüne kadar ligimize diğer kıtalardan gelen oyunculara nazaran Avrupalılar'ın hayal kırıklığı yaratma oranı hep daha düşük olmuştur. Ayrıca dünya futbol arenasındaki ismimizi sağlamlaştırmanın yolu da ancak Avrupalı yani daha yüksek hayat standardına alışık olmasına rağmen Türkiye'yi tercih eden oyuncularla mümkün. Gelen Avrupalı'nın bu kadar meşhur bir isim olması da cabası oldu. Ardından geleceklere örnek teşkil edecektir mutlaka.

Ne var ki başlıktaki sorunun da cevabını vermek lazım. Malum, kadroda Nihat Kahveci adında "ben" hastalığına yakalanmış bir oyuncu var. Serbest vuruşa, kornere, penaltıya, her şeye ben vurmalıyım, hatta tacı da ben atmalıyım mantalitesi yüzünden Euro 2008'de kendini sakatlayan bu arkadaş, maalesef akıllanmayıp geçen zaman içinde tıp literatürüne Nihat Kahveci Sendromu isimli bir hastalık sokmanın eşiğine geldi. Umuyorum sahada Haz. Guti varken kendisine ancak çift vuruşta topu tepme görevinin düşebileceğinin farkındadır. Uyum sağlarlarsa Guti ona istemediği kadar gol attıracaktır zaten.

• Efe Yılmaz l 0 Yorum


İzlediklerim içinde milli takım ayrıcalığından 2002'yi saymazsak en güzeliydi 2010. Zaten böyle büyük cümleler edebilecek kadar yaşlanmadım henüz. İçinde güzel hikayeler, özlenesi maçlar vuvuzela ve Ömer Üründül barındıran bir kupa oldu. Bende bu yüzden aklımda kalanları paylaşmak istedim sizinle.

Jabulani ve Vuvuzela

Turnuva başlamadan meşhur oldu Jabulani. Hazırlık maçınca Fransa kalecisini avlayışı bu şöhretini iyice pekiştirirken, Pirlo'nun paslarının isabetsizliği ile topa olan güvensizlik zirvelere çıkmıştı. Ama ne kadar garip dünyanın en iyi paslaşan takımlarından İspanya, aynı topla tıkır tıkır paslaştı, Almanya'nın hızlı ataklarında milimetrik paslar yerini buldu. Green ve Muslera gibi kaleciler zaman zaman yeteneksilziklerine kılıf olarak kullandılar güzelim topu, Forlan ise tartışmasız Jabulani'ye en iyi hükmeden futbolcuydu. Gol sanatının inceliklerini turnuva boyunca bizlerden esirgemedi.

Vuvuzela tartışmaları ise daha kupa başlamadan gündemdeydi. Kimimiz sevdik, kimimiz sevmedik. Bazı firmalar ise ses ayarları ile önlem alma yoluna gitti çıkan seslere. Ama bence özet şu: Sahada oynanan futbol güzelse vuvuzela sinek vızıltısı.
Ömer Üründül ve TRT 1

Biz garibim futbol severler vuvuzela korkusuyla kavrulurken, asıl gürültü canavarı Ömer Üründül oldu. İnanılmaz demode futbol yorumları ile turnuva başında bizi kızdırırken, ilk iki günün ardından sohbetlerimize geyik malzemesi olarak kaldı.

TRT'nin durumu ise daha vahimdi. İlk maçın 85. dakikasına kadar ekranda dakika ve skor yazmıyordu. Bir mucize eseri 85'de ekranın sol üst köşesine konan dakika spor, 87'de kaldırıldı. Sanki TRT turnuvayı yayınlayacağının farkında değildi. Bizim vergilerimiz geyiğine girmiyorum korkmayın. Ama güzelim turnuva nasıl ziyan edilir konusunda şov yaptılar. Maç sonu en güzel görüntüleri kesip reklama girdi, final maçına kadar hiçbir maçta, röportajları çevirme ihtiyacı duymadılar. Özet geçersek, rezil bir sunuş yaptılar.
Fransa ve İtalya

2006'nın iki finalisti gruplardan çıkamayarak turnuvaya veda etti. İtalya'nın zaten ahı gitmiş vahı yaşlanmış kadrosundan fazlasını beklemek hayalcilikti. En azından takım içi rezaletler yaşamadan veda ettiler.

Fransa milli takımının yaşadıkları ise en kibar haliye rezaletti. Futbolcuların Raymond DOMENECH'e yazdıkları mektupla zirveye ulaşan kepazeliklerle turnuvadan elendiler. Aslında Hiç fena olmayan bir kadroları vardı. Zidane'siz final oynamaları düşünülemezse de en azından çeyrek finali görmesi lazımdı bu kadronun. Ama başlarında teknik direktör olmayınca olamadı.


Güney Afrika

Dünya Kupası tarihinin gruplardan çıkamayan ilk takımı oldu Güney Afrika. İtiraf etmem gerekiyor ki ben sürekli FIFA'nın en sahibi ülkelere belli oranlarda güzellikler yaptığına inanıyorum. Ama bu kupa sanırım bu açıdan en temiz kupa oldu.

ABD, Şili ve Paraguay

Bu üç ülkenin adı yan yana yazıldığında konu genelde ABD'nin Latin Amerika'daki yolsuzlukları falan olur. Ama konu futbol olunca bende bu turnuva için bu takımların ortak özellikleri, turnuvaya kattıkları güzellikler oldu. Şili hocasına deli diyen gerçek delilere inat güzel ve atak futbol oynamayı tercih etti. ABD bütün siyasi sevimsizliğine rağmen futbolda yaptığı doğrularla saha içi sempatimizi kazandı ve Paraguay'da Cardozo o penaltıyı kaçırmamış olsa Dünya Kupaso tarihinin en görkemli sürprizlerinden birisine imza atacaktı belkide.

Uruguay ve Gana

Birisi Afrika'nın diğeri ise Güney Amerika'nın gururu oldular bu turnuvada. Oynadıkları maçın 120. dakikasında kader ağlarını ördü ve trajedi başladı. Suarez Uruguay'ın kahramanı olurken, Afrika kıtasının nefretini kazandı. Kolay değil, eğer Suarez o kurtarışı yapmamış olsa, Gana yarı finale çıkan ilk Afrika takımı olacaktı.

İngiltere ve Arjantin

Tarihin düşman kardeşleri bu turnuvada ortak bir kaderi paylaştılar. Almanya iki takıma da 4 gol attı. Kağıt üzerinde güzel kadrolara sahip iki takımda taraftarlarını üzdüler. Bu iki takımın yıllardır yarı final yahut daha ötesini görememesi daha uzun konular olduğu için onları uğradıkları hezimetlerle baş başa bırakıyoruz şimdilik.

Almanya ve İspanya

Başarı ve güzel futbolu birleştiren iki takım yarı finalde karşı karşıya geldiler. Ömrümde ikisininde taraftarı olmadı ve sanırım olmayacağım. Ama keşke bu turu Almanya geçseydi. Genç takımlardaki yetenekleri A takıma monte etme konusunda hepimize ders veren Almanya, yıllardır kazandığı antipatikliği tersine çevirdi.

İspanya ise 2008'den kötü bir turnuva geçirdi. Oynadıkları pas oyununun antitezlerini 2 senedir çok izledik. Bu onların handikabı olsa da yetiştirilen bu altın jenerasyon Dünya Kupası'nı kazandı.

Hollanda ve Çirkin Futbol

Sevinmek için sevmeyen romantiklerin aşık olduğu kadındı Hollanda bir zamanlar. Turnuva boyunca ise 90ların Almanya'sı gibi oynadılar. Hele final maçının ilk yarısında sergiledikleri kasap futbol normal bir hakemle daha vahim sonuçlara sebep olabilirdi. Turnuva boyunca onlara haksızlık mı yapıyorum dedim, ama büyük futbol adamı Cruyff'un kendilerine verdiği ayardan sonra düşüncelerimin haksız olmadığını anladım.

Daha burada anlatılmayan birçok hikayesi var turnuvanın. Dört sene daha bekleyeceğiz seni umarım 2014 daha da güzel olur.

• Atilla Nesipoğlu l 0 Yorum


Fransa Bisiklet Turu'nun ikinci dağ etabı olan 204,5 km'lik Morzine-Avoriaz ile Sainth-Jaen de Maurienne parkuru dün geçildi.Güne sarı mayo ile başlayan Cadel Evans rakiplerinin çok gerisinde kaldığı etabı, Fransız Bisikletçi Sandy Casar 5 saat 8 dakika 10 saniyelik derecesi ile kazandı.

Yarışın başından itibaren Schleck, Contador, Evans, Sastre, Leipheimer, Basso, Menchow gibi bisikletçiler ön grubun hemen arkasında kümelendiler. Genel klasmanın önemli isimleri, tırmanış sırasında birbirlerinden kopmak istemediler. Fakat günün son ve en zorlu zirvesi olan Col de la Madeleine grubun yavaş yavaş dağılmasına neden oldu. Shleck birkaç atak yapmasına rağmen hemen peşindeki Contador'dan kurtulamadı. Bu ikili yarışın sonuna gelindiğinde önde kaçan grubu da yakalamayı başardı. 2009 yılında da turu birlikte domine eden ikili bu sezon da başbaşa kaldılar. Sarı mayonun sahibi Cadel Evans ise 8. etapta geçirdiği kazada kırılan dirseğinin etkisiyle geride kaldı ve sarı mayoyu Andy Schleck'e teslim etti. Frank Schleck'in ardından Andy Schleck'in de sarı mayoyu giymesiyle bereber Schleck Kardeşler, François&Pascal Simon kardeşlerden sonra sarı mayoyu giyme başarısını tekrarlayabilen ilk kardeşler oldu.

Turda bugün geçilecek Chambery-Gap etabı öncesi sarı mayo Contador'un 41 saniye önündeki Andy Schleck giyecek. Yeşil mayo Thor Hushovd'un sirtında kalırken, puanlı mayo Anthony Charteau'ya geçti.

• Eray Kaş l 13 Temmuz 2010 1 Yorum


Bir şehir düşünün ki ABD’nin en büyüğü, en popüleri, en zenginlerinin yaşadığı, hani taşı toprağı altın derler ya öyle... Ve o şehrin bir de NBA takımını hayal edin. İnsan ne bekler? Tarihi başarılarla dolu, en az beş yılda bir şampiyonluğa oynayan, başarısızlığı hiçbir zaman hazmedeyen bir takım değil mi?

İşte o New York şehri, iş basketbola gelince her konuda başarısızlığın tamamıyla dibine vurmuş durumda. ABD’nin en büyük şehrinin takımı New York Knicks, tam 37 yıldır şampiyon olamıyor. Biraz düşünmek lazım sanırım bu konuda. 37 yıldır bir İstanbul takımının, bir Londra takımının şampiyon olamadığını düşünmek mi? Dalga geçiyoruz sanırım birbirimizle... İşte NYK, öyle bir takım. Patrick Ewing, 2000 yılında New York’u bıraktıktan sonra Knicks, play-off’ta hiç tur geçemedi. Daha da komik olanı son altı sezondur play-off’a dahi giremedi.

İşte bu yaz herşey değişecekti. O kara yıllar artık mazide kalacaktı. 2010 yazındaki büyük transfer sezonu için planlamalar daha 2008 yazında başlamıştı. Takımın genel menajeri değişmiş, koçu değişmiş, eldeki yüksek ve uzun kontratlı oyuncular birer birer elden çıkarılmaya başlamış. Kısacası herşey yoluna girmeye başlamıştı. Hazır gibiydi bütün şehir cümbüşe...

Herşey hazırdı fakat ufacık bir şey unutulmuştu New York’ta. Hani Frank Rijkaard’ın bir felsefesi var ya ‘Sorunlar çözülmez, zamanla unutulur’ diye. Belki de şehir hep bu felsefeyle yaşamaya çalışıyor. Ama geçen zaman onlara daha çok acı vermeye başladı artık. Şehirde sanki herkesin iliklerine kadar işledi başarısızlık. Olmuyor ne yapsalar olmuyor. 2 yıldır LeBron’la yatıp LeBron’la kalkan koca şehir, kontratı haricinde dünyaları verse de bu adamı getiremedi. Sebep ne? Tabi ki sözde kral James’in korkaklığı da ağır basıyor. Ama olay şehrin ruhani boyutlarında saklı biraz da. Galatasaray, Fenerbahçe’yi niye yenemiyorsa aynı şey burda da var sanki. NBA’de bir takımı ne kadar kötü yönetirseniz yönetin, kurallar size bir zaman sonra mutlaka başarılı olma imkanı verir.

Şimdi New York’ta yeni hedef seneye Carmelo Anthony’i, ondan sonraki sene de Chris Paul’u almakmış. Ne diyelim? Umut fakirin ekmeği sonuçta. Ben artık şuna inandım Space Jam filmindeki o yaratıklar gelse bile olmayacak gibi ya. Biraz da üzülüyor insan...

NOT: Bu yazıyı yazdığım sıralarda şehrin beyzbol takımı New York Yankees’in 37 yıldır sahibi olan George Steinbrenner’in hayatını kaybetmesi de beni şehrin ruhani boyutlarından korkutmadı da değil hani...

• Kemal Mardin l 3 Yorum


Şimdi mışıl mışıl uyuyan İspanyollar birkaç saat öncesine kadar deliler gibi şampiyonluklarını kutluyordu. Ama ne kutlama ile!

Böyle kutlamaları organize etmek oldukça zordur aslında. Belirsizlik üstüne plan yapıyorsunuz sonuçta. Ya şampiyon olursak ihtimaliyle. Buna rağmen muhteşem bir organizasyon vardı dün gece ama daha da muhteşem olanı sunumdu tabii ki.

Eğlenceli İspanyol ezgileriyle süslenen kusursuz ve görkemli çekimleri izlerken ekranın başında mıhlandım kaldım. Tüylerim diken diken olmuş halde, deliler gibi orada olabilmeyi, o an olmasa bile en yakın zamanda Madrid'e gidip kutlama otobüsünün geçtiği caddelerden geçmeyi, dün geceki manzaraları gözümde canlandırabilmeyi istedim.

Bir şampiyonluk ancak bu kadar güzel pazarlanabilirdi. Bir taşla iki kuş deyimine ancak bu kadar uygun bir örnek olabilirdi. Hem Dünya Kupası'nı kazanıyorsun, hem de bunu doğru düzgün kutlama becerisine ve görgüsüne sahip olduğun için ülkene milyonlarca turist çekme şansı yakalıyorsun.

İster istemez biz ne yapardık diye de düşündüm tabii. Bugün çıkan gazetelerdeki muhtemel manşetleri hayal ettim ve maalesef aklıma ilk gelen şu oldu: "Taksim'de Çirkin Kutlama"