Ancak üçüncü setten itibaren izlediğim maçta Berdych'in çok rahat bir oyun sergilediğini söyleyebilirim. Federer'in servislerini kırdıkça morallenen Çek tenisçi, bu sette 12 winner atmayı başardı. İkinci servis sayılarında da büyük bir düzelmeye giden Berdych %80'lik bir oran tutturmayı başardı. Üst üste kaybettiği sayılarla morali bozulan Federer ise bu sette fazla bir varlık gösteremedi ve seti 6-1 kaybetti. Son set çekişmeli geçti. Berdych file önünde çok başarılı bir performans ortaya koyarken Federer servisi kırıldıktan sonra oyundan düştü. İlk servislerde büyük bir başarı yakalayan Berdych seti 6-4, maçı da 3-1 kazanarak yarı finale yükselmeyi başardı. Bu sene ikinci defa Federer'i yenen Çek tenisçinin rakibi, Yen-Hsun Lu'yu 3-0 gibi kolay bir skorla geçen üç numaralı seri başı Novak Djokovic oldu. Federer'se bu turnuva sonunda Dünya sıralamasında üçüncülüğe gerileyecek.
Maç biter bitmez bir başka heyecanı izlemeye koyuldum. Rafael Nadal, İsveçli yıldız Robin Soderling'le oynuyordu. Maçı açtığım anda ilk setin skorunu 5-2 Soderling diye görünce bu maçın da ne kadar çekişmeli olacağını anladım. Birkaç hafta önce, yine bir Grand Slam'de (Fransa Açık) karşılaşmışlardı. Finalde Nadal maçı 3-0 kazanarak şampiyon olmuştu. Bu sefer Soderling aynı şekilde bitmesine engel olacak gibiydi. İlk seti 6-3 kazandığı zaman da kolay kolay pes etmeyeceğini gösterdi. File önünde çok etkili olan İsveçli tenisçi bu sette tam 14 winner atarak rakibini yenmeyi başardı. İlk servis sayılarında %88'lik başarı gösteren Soderling, 6 ace atarak bu setteki etkinliğini arttırdı. İkinci sete Nadal biraz daha sinirli başladı. Bir karar sonrası sayısı silindiği gibi rakibine puan verilince hakeme uzun süre itiraz etti. O andan itibaren üst üste dört oyun kazanan Nadal, rakibinin servisini kırarak seti 6-3 kazanmayı başardı. Özellikle çizgi gerisinden attığı forehandlerle etkili olan İspanyol tenisçi sinirlerine hakim olunca maçı berabere getirdi.
Üçüncü set ise heyecan vericiydi. Soderling çok gergin bir şekilde sete başladı. Aslında siniri kendisineydi. Üst üste yaptığı basit hatalarla rakibinin sete ortak olmasını sağladı. İkinci servis sayılarında %41'lik bir yüzde yakalayan İsveçli acelerdeki 12-5'lik üstünlüğünü bu sette devam ettiremedi. 5 ace atan Nadal rakibinin hatalarından faydalandı. Ancak bu sette, Nadal'ın backhandlerinde sıkıntı olduğunu gözlemledim. Üst üste kaçırdığı sayılarla maç uzadı ve seti 7-6 Nadal aldı. Son seti izleme fırsatı bulamadığım için bir şey söylemem zor. Ancak 6-1 bittiğine göre Soderling'in üçüncü setten sonra maçtan koptuğu fikrini çıkarabilirim. Nadal bir kez daha rakibini yenerek yarı finale kalmayı başardı. Yarı finalde, dört numaralı seri başı Andy Murray ile oynayacak. Bu sene Avustralya Açık'ta karşılaşan iki rakipten Murray rakibini yenerek yarı finale çıkmıştı. Bakalım bu defa kazanan kim olacak?

NBA'i takip eden insanlar bilecektir ki bu ligin tek sıkıntısı, hiçbir zaman herhangi bir takım sporunda yaşanan transfer heyecanının yaşanmamasıdır. Bu yüzden en ufak bir takas haberi bile Amerikan basınını hareketlendirmeye yeter. Bir büyük yıldızın takım değiştirmesi ise haftalarca hatta aylarca tartışılır. Ama o Amerikan basını 1 temmuzdan itibaren belki de ne yapacağını bilemez hale gelecek. Zaten 2 yıldır beklenen 2010 yazında LeBron'un hangi takım seçeceği, başkanlık seçimlerinden bile daha önemliydi. O gün artık gelip çattı. Bütün dünya, 2003'teki efsane draft sayesinde ilk defa bu kadar çok süperstar oyuncunun takım değiştirmesini izleyecek. LeBron James, Dwyane Wade, Chris Bosh, Dirk Nowitzki bu oyunculardan sadece bazıları. Ortalık çok karışacağa benziyor.
İşte 1 temmuzdan itibaren serbest kalacak oyuncular:
NBA Doğu Konferansı
Boston Celtics
Ray Allen, Tony Allen, Marquis Daniels, Lester Hudson, Marcus Landry, Paul Pierce (O), Nate Robinson, Brian Scalabrine, Shelden Williams
New Jersey Nets
Josh Boone,Tony Battie, Chris Douglas-Roberts, Trenton Hassel, Jarvis Hayes, Chris Quinn, Bobby Simmons
New York Knicks
Sergio Rodriguez, Eddy Curry (O), Chris Duhon, J.R. Giddens, Eddie House, Tracy McGrady, David Lee, Cuttino Mobley (bıraktı), Toney Douglas
Philadelphia 76ers
Francisco Elson, Allen Iverson, Rodney Carney
Toronto Raptors
Roko Ukic (O) Chris Bosh (O), Quincy Douby, Amir Johnson, Pops Mensah-Bonsu, Rasho Nesterovic, Patrick O'Bryant
Chicago Bulls
Devin Brown, Aaron Gray, Lindsey Hunter, Jerome James, Acie Law, Brad Miller, Jannero Pargo, Ronald Murray, Anthony Roberson, Hakim Warrick
Cleveland Cavaliers
Jawad Williams, LeBron James (O), Tarence Kinsey, Shaquille O'Neal, Leon Powe (T), Sebastian Telfair (T)
Detroit Pistons
Chucky Atkins, Kwame Brown, Fabricio Oberto, Will Bynum, Walter Sharpe, Rodney Stuckey (T), Ben Wallace
Indiana Pacers
Travis Diener, T.J. Ford (O), Luther Head, Josh McRoberts (T), Earl Watson
Milwaukee Bucks
Bruce Bowen (bıraktı), Primoz Brezec, Royal Ivey, Michael Redd (O), Luke Ridnour, Jerry Stackhouse, Kurt Thomas
Atlanta Hawks
Maurice Evans (O), Othello Hunter, Joe Johnson, Randolph Morris, Joe Smith, Mario West, Marvin Williams
Charlotte Bobcats
Tyrus Thomas, Tyson Chandler (O), Raymond Felton, Stephen Graham, Nazr Mohammed (O), Theo Ratliff
Miami Heat
Joel Anthony, Carlos Arroyo, Mario Chalmers (T), Yakhouba Diawara, Udonis Haslem, Jermaine O'Neal, Jamaal Magloire, Quentin Richardson, Dwyane Wade (O), Dorell Wright
Orlando Magic
J.J. Redick, Adonal Foyle, Anthony Johnson, Jason Williams
Washington Wizards
Randy Foye, Earl Boykins, Javaris Crittenton, Mike James, Mike Miller, Fabricio Oberto, James Singleton
NBA Batı Konferansı
Denver Nuggets
Malik Allen, Anthony Carter, Joey Graham, Kenyon Martin (O), Johan Petro
Minnesota Timberwolves
Nathan Jawai, Chucky Atkins, Mark Blount, Antonio Daniels, Darko Milicic, Aleksandar Pavlovic, Oleksiy Pecherov, Alando Tucker, Damien Wilkins
Oklahoma City Thunder
Ryan Bowen, Matt Harpring (bıraktı), Nenad Krstic (O), Kevin Ollie, Etan Thomas
Portland Trail Blazers
Marcus Camby, Juwan Howard, Joel Przybilla (O)
Utah Jazz
Carlos Boozer, Kyrylo Fesenko, Sundiata Gaines, Kyle Korver, Wesley Matthews
Golden State Warriors
Raja Bell, Speedy Claxton, Devean George, Chris Hunter, Cartier Martin, Vladimir Radmanovic (O), Anthony Tolliver, C.J. Watson
Los Angeles Clippers
Steve Blake, Bobby Brown, Rasual Butler, Drew Gooden, Travis Outlaw, Kareem Rush, Brian Skinner, Craig Smith
Los Angeles Lakers
Adam Morrison, Jordan Farmar, Shannon Brown (O), Derek Fisher, D.J. Mbenga, Josh Powell
Phoenix Suns
Louis Amundson, Grant Hill (O), Channing Frye (O), Amar'e Stoudemire (O)
Sacramento Kings
Jon Brockman, Larry Hughes, Carl Landry (T), Sean May, Dominic McGuire, Kenny Thomas, Ime Udoka
Dallas Mavericks
J.J. Barea (T), Greg Buckner, Brendan Haywood, Dirk Nowitzki (O), Tim Thomas
Houston Rockets
Hilton Armstrong, Kyle Lowry, Brian Cook, Chuck Hayes (T), Yao Ming (O), Luis Scola
Memphis Grizzlies
Ronnie Brewer, Rudy Gay, Steven Hunter, Jamaal Tinsley, Marcus Williams
New Orleans Hornets
Ike Diogu, Aaron Gray, Sean Marks, Darius Songaila (O)
San Antonio Spurs
Keith Bogans, Matt Bonner, Michael Finley, Marcus Haislip, Manu Ginobili, Roger Mason, Ian Mahinmi
T: Takım opsiyonu
O: Oyuncu opsiyonu
Bir diğer önemli rekabetin yaşandığı takım formaları konusunda da çeyrek final itibariyle Adidas'ın üstünlüğü mevcut. Formalarını ürettiği Almanya, Arjantin, Paraguay ve İspanya ile çeyrek finalde boy gösterecek olan Adidas, bu dört takımın birbirleriyle eşleşecek olmasından dolayı bir temsilcisiyle finale kalmayı garantiledi. Diğer tarafta ise Nike giyen Brezilya-Hollanda ve Puma giyen Uruguay-Gana birbirleriyle karşılaşarak yarı finallere gelecek. 2006'da yarı finalden yukarıya çıkamayan Nike (Portekiz) ve şampiyon İtalya'yı giydiren Puma'dan birisi finalde Adidas'ın karşısında olacak. Takımların yaşadıkları rekabetin yanında biraz hafif kalmış gibi gözükse de bu büyük giyim markaları için şampiyon takımı giydirmek çok önemli. Çünkü kupa sonrası yapılacak reklam çalışmaları ve bütçeler buna göre belirleniyor. 98 finalinde Nike'ın hasta Ronaldo'yu (gerçek Ronaldo) zorla sahaya çıkarması bu konudaki en güzel örneklerden. En az sahada yaşanan kadar sert geçen bu rekabetin sonucunu 11 Temmuz'da hep beraber göreceğiz...Neden bahsettiğimi şimdi daha net açıklamak istiyorum. Bilindiği gibi Formula 1 daha çok Batı Avrupa merkezli bir spor. Almanya, İtalya, İngiltere, İspanya ve az biraz Fransa gibi ülkelerle ayakta durmuştur. En azından benim ilk izlediğim zamanlar böyleydi. Sonradan işin içine Latin Amerika ülkeleri girdi. Brezilyalı pilotları izlemek farklı bir tat verdi bizlere. Asya'dan sadece Japonya bu heyecana katılırken Hindistan ve Malezya gibi ülkeler de Formula 1 tutkusuna kendilerini kaptırdılar. 2000'den sonraya baktığımızda Formula 1, Afrika dışında bütün kıtalara hitap eden bir spor olmuş durumdaydı. Heyecanın ve tutkunun azaldığı şu dönemlerde Formula 1 yetkilileri de farklı planlar peşindeler. Bu sporu daha zevkli hale getirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Arada hataları da olsa amaçlarının, bu sporu yaygınlaştırmak olduğuna şüphe yok. Neticede çok büyük bir pasta var ortada.
2000'den sonra düşen heyecanı 2010'dan sonra tekrar yükseltecek gibiler. Asya ve Latin Amerika'daki izlenme oranlarını arttıran F1, artık farklı bir bölgeyi fethetmek için uğraş vermekte. Doğu Avrupa! Evet, yıllarca Soğuk Savaş sonrasında farklı gözlerle bakılan bu coğrafya artık daha açık durumda. Demir Perde aralandı ve o aralıktan süzülen güneşi, buradaki insanlar da görmeye başladılar. Özellikle son yıllarda Bulgaristan ve Rusya F1'e hem pilot hem de pist vermek konusunda sıkı bir şekilde çalışıyorlar. Buna en iyi örnek Vitaly Petrov. 26 yaşındaki Rus pilot, GP2'de geçirdiği başarılı sezondan sonra bu sene Formula 1'de yarışmaya başladı. Polonyalı takım arkadaşı Robert Kubica ile birlikte Renault'da fena işler yapmıyorlar. Petrov belki çok iyi bir pilot değil ama Ruslar'ın F1'e verdiği ilk pilot. Bunun bilincinde olduğunu her defasında tekrarlıyor Petrov. Ruslar'ın pilot yollama sevdası Petrov'la kalmayacak gibi duruyor. Mikhail Aleshin, şu sıralar Formula Renault 3.5 yarışlarında mücadele ediyor. Geçen sene Formula 2'yi üçüncü sırada bitiren Rus pilot bu sene Formula Renault 3.5 serisinde lider durumda. Çok genç olmasa bile Petrov'un yaptığını birkaç sene sonra kendisi de yapabilir. Aynı seride yarışan diğer Rus pilotlar Daniil Move ve Anton Nebilitskiy, çok parlak pilotlar olmasalar bile bu yarışlarda Rusya adına mücadele ediyorlar. Ayrıca Rus takımı KMP Racing de bu serinin takımları arasında. Henüz başarısı bulunmayan ancak 19 yaşında olan GP3 pilotu Ivan Lukashevic de ileride daha iyi yerlere geleceği düşünülen Rus pilotlardan. Tabi Rusya ve Formula 1 demişken Midland'ı da es geçmek olmaz. 2006 yılında Rusya bayrağı ile yarışan bu takım, puan alamadan sezonu bitirip kepenkleri kapatmıştı. Gerçi yeni puan sistemi olsa 3 puan alabileceklerdi ama o da ne değiştirebilirdi ki?
Ecclestonu'un pistler konusunda bir diğer düşündüğü ülkenin Rusya olması da tesadüf değil. Rusya'daki potansiyelin büyüklüğünden etkilenen Bernie, burada da yarışılması gerektiğini söylemişti. Henüz yetkililerle görüşmeler ne aşamada, bilemiyorum. Ancak Rusya'nın da takvime girmesi işleri epey karıştıracak. Takvimden ülke çıkarılması bir ihtimal. Ancak yarış sayısının fazlalaşmasını Bernie'nin istediğini herkes biliyor. Özellikle 25 yarışlık bir seri olması için çabalıyor. Neticede pastayı daha da büyütmek gerek. Ama bu durum pilotlar ve takım patronları tarafından çok iyi bir şekilde karşılanmayacaktır. Adamlar seyyah gibi oradan oraya dolaşıyorlar.
Eksen kayması konusundan daha fazla kaymadan yazının sonlarına gelelim. Formula 1 artık sadece Avrupalılar'ın tekelinde olan bir yarış değil. Polonyalı, Rus, Hint, Japon pilotlar da burada yarışmaktalar. Başarıları henüz yok. Ancak bu, hiçbir zaman olmayacak anlamına gelmiyor. Ayrıca sadece pilotlar olarak da düşünmemek gerekiyor. Ülkeler de bu spora artık yatırım yapmak istiyorlar. Malezya, Bahreyn, Japonya, Türkiye ve şimdi Güney Kore, ileride Bulgaristan, Rusya... Artık geniş bir yelpazenin parçası olmak için yarışıyor ülkeler. Bu da pilotların yarışı kadar zevkli. Kaybeden, büyük bir pazarı da elinden kaçırmış olacak. Önümüzdeki günlerde bizim de bu spora katkımızın devam edip etmeyeceğini göreceğiz. Umarım çok fazla cimrilik yapıp da altın yumurtlayan tavuğu elimizden kaçırmayız. F1, Türkiye'de yavaş ama düzenli bir şekilde yükselen spor dalları arasında. Bunu bırakmamalıyız.
Öncelikle şuradan başlayalım; futbol dünya çapında neden bu kadar çok seviliyor? Herkes birçok farklı cevap verebilir, ama sanırım hepsinin ortak noktası, her ne kadar maçtan önce belli takımlar mutlak favori olarak gösterilse dahi, 90 dakikanın her türlü sürprize gebe olmasıdır. Bugün Brezilya karşısında fark yemesi beklenen bir Kuzey Kore’nin, son dakikada durumu 2-2’ye getirebilme ihtimalidir bizi heyecanlandıran. Futbol adına 90 dakika boyunca en doğru şeyleri yaptığınız halde, rakibin tek bir atakla sizi yenebilme şansının her zaman var olmasıdır. Öyle maçlar olur ki, boş kaleye goller kaçar, direklerde sayısız top patlar, çizgiden son anda akıl almaz bir top çıkar; ama bir de bakarsınız rakip futbolcunun fizandan çektiği şut ağlarla buluşur. İşte bence budur bize bu oyunu delice sevdiren şey. Bazıları top yuvarlaktır der, bazılarıysa top bizi sevmedi. Biz ona “topun adaleti” diyelim. Bana göre futbolun ruhu, ne olduğunu asla çözemediğimiz ve çözemeyeceğimiz –belki de asıl bu yüzden sevdiğimiz- “Topun Adaleti”dir.
İşte tam bu noktada, şu ayrımı çok iyi yapmamız gerekiyor; biz futbolun ruhu dediğimiz şeyi topun adaletine mi bırakacağız, yoksa insanların adaletine mi? Burada şunu da unutmamak lazım; futbol artık eskisi gibi değil. İngiltere’de daha modern futbolun yeni yeni yerleştiği yıllarda, gole giden oyuncuya arkadan kasti yapılacak müdahalelerin oyundan ihraç ile cezalandırılması konusu gündeme alındığında insanlar, “Canım öyle şey olur mu, hiçbir centilmen rakibine arkadan kasti müdahale yapar mı?” diye şaşırmışlar. Ya da penaltı vuruşunun ilk kullanıldığı zamanlarda, kale boşaltılırmış. Haydi o kadar eskiye gitmeyelim, 1970’den önce sarı ve kırmızı kart uygulaması yoktu, hakem oyuncuya dışarı çık dedi mi oyuncu çıkardı. Artık futbol eskisi gibi değil derken kast ettiğim tam da bunlar işte, biraz yukarıda yazdığım her şey bize artık komik geliyor. Bir futbolcu eliyle gol attığında, hiçbirimiz ondan bunu hakeme itiraf etmesini beklemiyoruz. Aslında beklememek de gerekir, çükü artık tek bir gol dahi akıl almaz derecede para ve şöhret demek, dolayısıyla asıl olması gereken, kural dışı olayları tespit edip ceza verebilmek. Bunun için de hakemlerin çaresiz kaldığı durumları belirleyip, eksiklikleri kapatmak gerekiyor.
Burada biraz kendi çocukluğumuza gidelim, vakti zamanında yaptığımız mahalle maçlarını hatırlayalım. Oyun oynama coşkusu ve saf kazanma arzusuyla bazen bir gazoz kapağının peşinden koşturduğumuz o zamanlarda bile, hatalı kararları olabildiğince önleyen bir mekanizma vardı: “Bak senin adamın gol değil diyor” belki de dünyanın en saf/en ahlaklı kontrol mekanizması. Mutlaka her maç buna benzer durumlar olurdu. Belki de bugün hepimizin o maçları sevgiyle yâd etmesi de, mahalle maçlarının tam da futbolun ruhuna uygun olmasıdır, kim bilir?
Şu örnekle konuyu bağlamak istiyorum; malum hepinizin bildiği üzere teniste “şahin gözü” denilen bir video kontrol mekanizması var. Sizce tenisin ruhu ve heyecanı, maç sayısını belirleyecek topun banttan sekip iki taraftan birinin alanına düşme ihtimali midir, yoksa aslında dışarıya düştüğü halde içeride kararı verilen bir ‘winner’la oyuncunun maçı kazanması mıdır? İşte futbolun ruhunun ne olduğu da, aslında bu soruya vereceğiniz cevapla aynı.
Peki nedir bu hatalı kararların çözümü deseniz, +2 asistan hakem uygulamasının yanı sıra, sadece ofsayttan verilen/verilmeyen goller, topun çizgiyi geçip/geçmediği durumlar, ceza sahası içindeki elle müdahaleler için başvurulacak, önünde ekran bulunan bir hakemin daha yer alması bana en çok mantıklı gelen çözüm. Ayrıca adaleti tam sağlayabilmek açısından, bu uygulamalar tüm turnuvalarda ve liglerde yapılmalı, FIFA bunu için gereken kaynakları sağlamalı.
Bu sonuçlarla pazar gününe geldik. Yarış başladığında Vettel müthiş bir çıkış yaptı ve arkasındakilerin kendisini geçmesine engel oldu. Webber ise çok kötü bir çıkış yaptı. Hamilton ve Ferrari pilotlarının kendisini geçmesine engel olamadı. Daha geride Button, Petrov ve Rosberg de kötü çıkış yaparken, Ferrari pilotları ve Schumacher üst sıralara tırmanmayı başardılar. İlk tur bittiğinde Vettel-Hamilton-Alonso-Massa-Kubica-Button-Barrichello-Hulkenberg-Webber-Buemi gibi pilotlar ilk 10'a girmişlerdi. Yarışın bundan sonraki kısmında fazla değişiklikler yaşanmadı. Vettel her turda Hamilton'la arasındaki farkı açmaya başladı. Bu sırada, arka tarafta Webber henüz yedinci turdayken pite girip sert lastiklere geçiş yapmıştı. Bu yüzden biraz arkaya düştü. Dokuzuncu turdaysa yarışın kaderini değiştirecek kaza meydana geldi.
Lotus pilotu Kovalainen, arkasındaki Webber'e kolay geçiş imkanı tanımıyordu. Ancak son hızla Lotus pilotunun arkasına geçen Webber, hızını ayarlayamamıştı. Kovalainen'in erken frene basması da kazaya sebep olan nedenlerdendi. Sonuçta iki pilotun ufak hesap hatası pahalıya mal oldu ve Webber, Kovalainen'e arkadan çok sert bir şekilde çarptı. İşin kötüsü, Webber'in aracı çarptıktan sonra ters döndü. Neyse ki o şekilde yolda sürüklenmedi ve hemen düzelip lastik bariyerlere çarptı. 500. yarışında Lotus bir aracını kaybederken Red Bull da Türkiye'den sonra Valencia'da da kaza şokuyla sarsıldı. Mark Webber'in durumunun iyi olması takım için tek teselliydi. Ama bu kazadan sonra yaşananlar, bence 2010 yılının en çok konuşulacak olayları arasına girecektir. Tam da kurallar yeni değişmişken, güvenlik aracının yarışa girdikten sonra oluşan durum son derece talihsiz olmuştur.
Kazayı gören pilotlar, hemen lastik değiştirmek için pite girdiler. Ancak pite girişlerde bazı araçların hız kuralına uymadığı tespit edildi. Toplamda dokuz araç incelemeye alındı. Bu işin bir kısmı. Diğer kısmı ise Hamilton'ın yaptığı. Hamilton, güvenlik aracı piste girerken hızını azaltmış ancak sonradan ne olduysa bir anda hızını arttırıp güvenlik aracını geçmişti. Pist komiserleri olayı incelemeye aldılar ve olay sonunda Hamilton'a pitten geçme cezası verildi. Cezayı alacağını öğrenen Hamilton, pistteki en iyi zamanı yapıp arkadakilerle arasındaki farkı açtı ve sonra da pitten geçerek tekrar yarışa katıldı. Sıralamada yer kaybetmeyen Hamilton böylece ikinci sırada yarışmaya devam etti. Olayın üçüncü boyutu ise Schumi'nin tarafında yaşandı. Zaten pite erkenden girmiş olan Alman pilot, kazanın olduğu sırada değil de bir tur sonra tekrar pite girmek istedi. Açıkçası, yarışın başında iki kere pite girmesini anlayamadım. Ama bu taktik onlara pahalıya patladı. Çünkü pit çıkışı konvoyun geçmesini bekledi. Güvenlik aracının arkasındaki konvoyu bekleyip yarışa döndüğü zaman 19. sıraya geriledi. Böylece bir kaza, üç tane farklı sorun yaratmış oldu.
Yarışın ilerleyen bölümlerinde pek fazla geçiş olmadı. Zaten Valencia GP, geçişe fazla müsait bir pist değil. Güvenlik aracından sonra pite girmeyen Kobayashi arka tarafı kontrol altına aldı ve yarışı uzun süre üçüncü sırada götürdü. Button da kendisini zorlamayınca yarışta fazla geçiş de izlemedik. Bunların dışında, arkada Massa ve Schumi rakiplerini geçip yarışı en iyi şekilde bitirmeye çalıştılar. Ancak Schumi yarışı başladığı yerde bitirdi. Massa da 11. sırada kalıp puan alamadı. Yarışı baştan sona lider götüren Vettel ise zaferini ilan etti. McLaren pilotları Hamilton ikinci, Button üçüncü oldu. Williams pilotu Barrichello ise sezonun en iyi derecesi olan dördüncülüğü elde etti. Kubica yükselişine devam edip beşinci oldu. Sutil, Force-India'ya puanlar kazandırmaya devam etti ve altıncı sırada yarışı bitirdi. Kobayashi, rüya gibi bir yarışın ardından yedinci sırayı aldı. Son turda Buemi'yi geçişi nefes kesiciydi. Alonso sekizinci olarak Ferrari'de hayalkırıklığı yaratırken, Buemi dokuzuncu ve Mercedes pilotu Rosberg onuncu oldu.
Yarıştan sonra Schumi ve Ferrari cephesi çok kızgındı. Hamilton'ın sadece pistten geçme cezası alması ve dokuz pilota beş saniye cezası verilmesi herkeste kuşku yarattı. Ferrari tarafı yarışın manipüle edildiğini ve bu işin Formula 1'in güvenirliğine zarar verdiğini söyledi. Ferrari başkanı Luca di Montezemolo ''Böyle şeylerin yaşanması Formula 1'i zedeliyor. Ferrari'nin bu yarışta geride kalmasının sebebi, yarış hakemlerinin verdikleri kararlardır'' şeklinde konuştu. Benzer şeyleri Alonso da ifade etti. Güvenlik aracı girerken arka arkaya sıralanan iki pilot, yarış bittiğinde çok farklı yerlerdeydiler. Bu durumun altını çizdi İspanyol pilot. Benim şahsi fikrim de yarışın mide bulandırıcı olduğu yönünde. Hamilton'ın yaptığı hareket sadece pitten geçme cezasıyla geçiştirilemezdi. Dokuz pilotun, güvenlik aracı kuralını ihlal etmesinden sonra beş saniye ile cezalandırılması da kabul edilecek gibi değil. Hatırlanacağı gibi Schumi, bu sene Monaco GP'de güvenlik aracı yoldan çıkarken son turda Alonso'yu geçtiği için 20 saniye cezası almış ve puansız bir şekilde yarışı tamamlamıştı. Ondan sonra yapılan güvenlik aracı ile ilgili kural değişikliği anlaşılan yeterli olmamış. Açıkçası bariz bir çifte standart var. Zaten çoğunluğun da hemfikir oldukları nokta, güvenlik aracı kurallarında hala standart getirilmemiş olması. Vettel yarışı birincilikle bitirdi ama soru işaretleri sezonun ortasında oluşmaya başladı. Sezon sonunu bakalım nasıl getirecekler?..

Geçen sene bugünlerin en çok tartışılan kavramıydı "Sportif Direktör". Zaten konuları kaşımaya meraklı medyamız, özellikle işler kötü giderken, kanırttı durdu bu kavramı. Şubat gibi Aykut Kocaman ile Daum arasında kara kedi varken, şampiyonluk yolunda aralarından su sızmıyordu. Benzer bir durum Trabzonspor için de geçerliydi. Sezon boyu Ünal Karaman'ın ne yaptığı bir türlü anlaşılamadı. Bir sene sonra geldiğimiz noktada Aykut Kocaman Fenerbahçe futbol takımının yeni teknik direktörü. Peki acaba şimdi Aziz Yıldırım, X ismi sportif direktör yapsa, Aykut Kocaman bunu kabul eder mi?
Futbolumuzun son 20 senesinin örnek oyuncularından birisi. Nasıl ki, "Metin-Ali-Feyyaz" dan, Hami'den ve Bülent Korkmaz'dan kimse nefret etmezse, Aykut-Oğuz da öyle bir şeydir futbol severler için. Herkesin saygı duyduğu, gözü kör olmuş fanatiklerin bile sevdiği isimlerdendi Aykut Kocaman. Hatta ben kendimce, onun hiçbir başarısı olmadığını savunanlara, bağımsız çaba halinde defalarca başarının şampiyonluk olmadığını anlatmaya çalıştım. Ama geldiğimiz noktada bir çuval inciri berbat etmiş yahut ettirilmiş bir Aykut Kocaman var.
Dürüst, mert, ahlaklı adamın üzerinde gereksiz soru işaretleri oluştu. Ve işin daha acı kısmı bu soru işaretlerinde Aykut Kocaman'dan çok Aziz Yıldırım'ın suçunun olması. Üst üste kaçan 2 şampiyonluk sonrası, her büyük takım başkanı gibi kendisine bir kurşun geçirmez yelek buldu. Hem de aynı Aziz Yıldırım daha önce Rıdvan Dilmen ve Oğuz Çetin'e de aynı şekilde davranmıştı.
Tıpkı Yıldırım Demirören'in Rıza Çalımbay ve Ertuğrul Sağlam'a, Adnan Polat'ın Bülent Korkmaz'a yaptığı gibi, işler dibe vurduğunda futbolun patronları kendilerine güvenlik olarak, taraftarın sevgililerini tutuyorlar. İşin daha garibi ise taraftar şuursuz başkanlarına sahip çıktığının yarısı kadar sahip çıkmıyor kendi kahramanlarına.
Hiçbir başkanın 100 yıllık takımların kahramanlarına böyle davranmaya hakkı yok. Göreve geliş şekli ve yaşadığı bir sene sevimsiz de olsa, Aykut Kocaman bizim kuşağın mahalle maçlarında olduğu futbolculardan. Umarım bir mucize olur ve bu sefer harcanan bizim kahramanımız olmaz.

28 Haziran 2010 belki de futbolda değişimin başlangıcı olacak. Aynı günde oynanan iki Dünya Kupası maçında, maçlarının belki skorunu değil ama hikayesini değiştiren iki trajik hataya şahit olduk. Hakem hatalarının futbolun bir parçası olduğunu savunan insan varsa hala, bu hataların kendilerinin tuttukları takıma yapıldıklarını düşünsünler. Tamam romantik futbolun sevdalısıyız, ama sapla samanı karıştırmamak lazım.
Arjantin-Meksika maçına gelecek olursak, oyunu iki bölümde incelemek lazım. 26. dakikaya kadar olan, Meksika’nın moralli olduğu bölüm ve geri kalan ziyanlık olarak. Meksika maça normal futboluyla başladı. Arjantin yarı sahasında bulduğu geniş alanları kullanmaya çalışıyor, Dos Santos kaleye doğru dikine çalımlarla ilerliyor, Hernandez ceza sahası civarında geziniyordu. Sol bek Salcido uzaktan denemelerle Arjantin kalesini yokluyor, Guardado orta sahada iyi mücadele ediyordu. Arjantin ise Veron’suz orta sahasıyla yalpalıyor, Messi’nin yüküne ortak olan Tevez ile oyunu soğutmadan saldırıyordu. İki takımda gol yememekten ziyade kendi oyunlarına bakıyorlardı. Bu yüzden birbirlerine bıraktıkları geniş alanlarda futbolcular bize keyif veren küçük gösteriler yapmaya yer buluyordu.
Ama 26. dakikada inanılmaz bir hakem hatasına bütün maç kurban gitti. Ve işte iki maçta yaşanan bu hatalardan sonra belki Fifa, oyunun içine biraz daha teknolojiyi sokar diye düşünmeye başladım. Çünkü 44 sene önce tartışılan benzer bir pozisyonun tekrarlanması, gelişen dünyaya tezat bir durum oluşturuyor. Oyunun akıcılığını zedelemeden yapılacak her türlü eklemeye ben bugünden sonra razıyım. Çünkü haksızlığa uğramış takımlar, futbol sahalarında görmek istemediğimiz türden hüzünler bırakıyor bize.
Maçın geri kalanı için Tevez, Higuain ve Hernandez’e attıkları golden, diğer futbolculara da hakemi öldürmedikleri için teşekkür etmek lazım. Böyle bir maçtan sonra, Meksika şunları yanlış yaptı, Arjantin bunları doğru yaptı demek, doğru olmaz. Daha az hakem hatalı ve daha adil bir turnuva olması dileğiyle. Günün sonunda Almanya ve Arjantin rakip oldu. Umarım temiz bir maçta, temiz bir kazanan olur.
Nereden başlasam bilemiyorum. Geçmişten günümüze farklı hikayeleri olan bir eşleşme İngiltere - Almanya. Zaten çokça okuduğunuz geçmişe girmeden maça bakmak en güzeli. İki ülke de belli ki elenmekten korkuyordu. Yavaş ve güvenli oynamaya çalıştılar maçın başında. Fakat gençlik işte. Yerinde duramıyor Almanlar. Biraz biraz geldiler. Baktılar ki İngilizler sarsılıyor, daha fazla üzerine gittiler rakiplerinin. Çok fazla da baskıyı arttırmadan defans hatasına kaleci beceriksizliği eklenince golü buldular. Artan güven ile ikinciyi bulmaları da kolay oldu.
Tam bu iş bitti derken hatasını affettiren Upson’ın golüyle acaba dedirtti bize İngiltere. Kısa süreli şok geçiren Almanlar’ın bu ruh halinden Lampard ile faydalandı İngilizler ama hakem de şokta olmalı ki herkesin gördüğünü göremedi. İngiltere’nin 90 dakika boyunca zirvesi bu beş dakika oldu. Maçın geriye kalanında bir daha oyununu o seviyeye çekememesi ise çok şaşırtıcıydı. Buna karşın Almanlar tam tersi şekilde istedikleri anda karşı kaleye gittiler ve attıkları üçüncü golle maça noktayı koydular. Gerisi Almanlar için keyif İngilizler içinse işkence oldu. Halısaha maçı tadında tamamladı Almanya müsabakayı. İstese ezeli rakiplerine daha fazla gol atabilirlerdi, dörtte durdular.
İki forvetinin maç boyunca toplam üç kez paslaştığı garip bir 4-4-2 oynayan İngiltere’nin fazla ilerleyemeyeceği belliydi. Bunun sinyallerini grup maçlarında çokça verdiler. Bu maçta onları favori görenlerin güvendiği Capello ise sahada oynayan oyuncularından daha formsuzdu. James Milner ısrarı ile Joe Cole’dan verim alamadı. Gerard ve Lampard’ı bir arada oynatmak için sol kanatı çökertip, Ashley Cole’dan faydalanamadı. Hücumun bütün yükünü Rooney’nin sırtına yükleyerek, onu da bitirdi. Bu kadar yanlış üst üste konunca da İngiltere bir türlü farkını ortaya koyamadı.
Almanlar’ın ise en büyük şansı bana göre hala Ballack’ın sakatlanması. Ballack olmayınca daha hızlı daha efektif bir takım oluyorlar. Schweinsteiger, Müller, Khedira önlerinde Mesut ile dört dörtlük bir orta sahaya sahipler. Hem defanslarının hem de forvetlerinin eksiklerini kapatıyorlar. Sakinler, gençler ve en önemlisi oyuna tamamen hakim oluyorlar. Daha ileriye gitmek için bu çizgiyi korumaları gerek. Bunu başarabildikleri kadar uzun süre Afrika’da kalacaklar. Capello’nun aksine Löw Birleşmiş Milletler’i andıran futbolcular gruptan bir takım yaratabildi.
Maçın pozisyonu içinde bir şeyler söylemek gerekirse, eğer hakem o golü verse maçın sonu farklı olabilirdi. Ama vermedi ve bu hikaye yazıldı. Yazılan hikayede başrollerde hep Alman oyuncular yer aldı. Top ile çizgi arasındaki farktan öte Neuer ile James arasındaki yetenek farkı maçın skorunu ortaya çıkardı. Hakemin kalitesinden daha çok bunlara bakmak gerekli. Bir 44 yıl da bu an konuşulacak ama skor değişmeyecek. Almanya 4 - İngiltere 1!
İtalya'nın kupadan erken elenmesi elbette daha uzun süre konuşulacak. Lippi'nin yaşlı kadro seçimi, Prandelli'yle başlayacak yeni yapılanma, yeni milli takım kaptanı gibi konular Serie A başlayana kadar büyük ihtimalle gündemin ilk sırasında yer alacak. Ama şu sıralar İtalya'da "Il Giornale"nin Cuma günü ilk sayfadan yayınladığı karikatür ve Pepe'nin onlara verdiği cevap konuşuluyor.

Bir tarafta rezalet siyasi kimliğine rağmen, futbolu hepimize sempatik gelen Amerika Birleşik Devletleri, diğer tarafta Afrika'nın kupada kalan son temsilcisi vardı. Maça hızlı başlayan taraf Gana oldu, ve daha beşinci dakikada Kevin Prince Boateng, Gana'yı öne geçirdi. Aslında geriye düşmek ABD için alışılmış bir durumdu. Grupta 270 dakika içinde sadece Cezayir maçının son anlarını önde oynamış bir takımdı. Takımın bu durumunda ünlü yönetmen Steven Spielberg'in koç Bob Bradley'e " Hocam siz önce geri düşün, sonra geriden gelip kazanın. Bunun çok güzel filmi çekilir, parayı kaldırırız valla" demesinin de önemli bir payı var.



















